Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Şubat 2018

Öykü

Raymond Carver • Tüyler

Raymond Carver

Paylaş

16

0


İşyerinden arkadaşım Bud, beni ve Fran’i akşam yemeğine çağırdı. Karısını tanımıyordum, Bud da Fran’i tanımıyordu. Böylece ödeşmiş oluyorduk. Ama Bud’la arkadaştık. Evde küçük bir bebekleri olduğunu da biliyordum. Bud bizi yemeğe çağırdığında bebek sekiz aylık olmalıydı. Nasıl geçip gitmişti bu sekiz ay. Vay be, zaman nasıl da geçmişti. Bud’ın, işyerine bir kutu puroyla geldiği günü hatırlıyorum. Puroları yemekhanede dağıtmıştı. Eczaneden alınmış purolardı: Dutch Masters. Ama her bir puronun üstünde kırmızı bir etiket vardı ve ambalajın üzerinde “ERKEK!” yazıyordu. Puro içmediğim halde bir tane aldım. Bud, “İki tane al,” dedi. Kutuyu salladı. “Ben de puro sevmem. Onun fikri.” Karısından söz ediyordu. Olla’dan. Karısıyla hiç karşılaşmamıştım ama telefonda sesini duymuştum bir kez. Bir cumartesi öğleden sonrasıydı ve yapmak istediğim hiçbir şey yoktu. İstediği bir şey var mı diye sormak için Bud’ı aradım. Telefonu bu kadın açtı ve, “Alo,” dedi. Takılıp kaldım, adını hatırlayamıyordum. Bud’ın karısıydı. Bud adını defalarca söylemişti. Ama bir kulağımdan girip ötekinden çıkmıştı. Kadın tekrar, “Alo,” dedi. Telefondan televizyonun sesini duyabiliyordum. Kadın sordu, “Kim o?” Bir bebeğin ağlamaya başladığını duydum. “Bud,” diye bağırdı kadın. “Ne var?” dediğini duydum Bud’ın. Hâlâ adını hatırlayamıyordum. Telefonu kapattım. Bud’ı işyerinde gördüğümde aradığımı elbette söylemedim. Ama bir şekilde karısının adını söylemesini sağladım. “Olla,” dedi. “Olla,” dedim kendi kendime. Olla. “Abartmaya gerek yok,” dedi Bud. Yemekhanede oturmuş kahvelerimizi içiyorduk. “Yalnızca dördümüz. Sen ve karın, ben ve Olla. Sıradan bir yemek. Yedi civarı gelin. Bebeği altıda doyurur. Peşinden yatırır, biz de yemeğe otururuz. Bizim evi bulmak zor değil. Yine de al bu haritayı.” Bana bir kâğıt uzattı. Üstünde bütün ana ve tali yollar, şeritler falan işaretliydi; pusulanın yönlerini de küçük oklarla işaretlemişti. Büyük bir X işareti evin yerini gösteriyordu. “Gelmek için sabırsızlanıyoruz,” dedim. Ama Fran o kadar da meraklı değildi. O akşam televizyon seyrederken, Bud’lara bir şey götürmeli miyiz diye sordum. “Ne gibi?” dedi Fran. “Bir şey getirmeni istedi mi? Nereden bileyim ben? En ufak bir fikrim yok.” Omuzlarını silkti ve bana o bakışını fırlattı. Daha önceleri ona Bud’dan söz etmiştim. Ama onu tanımıyordu ve tanımak için istek de duymuyordu. “Bir şişe şarap alabiliriz,” dedi. “Neyse çok önemli değil. Al bir şarap işte.” Kafasını salladı. Uzun saçları omuzlarının üstünde ileri geri salındı. Başkalarına ihtiyacımız mı var der gibiydi. Birbirimize yeteriz. “Gel buraya,” dedim. Yanıma sokulunca sarıldım. Fran uzunca bir yudumda içilen suya benzer. Sarı saçları sırtına dökülür. Bir tutam saçını aldım ve kokladım. Elimi saçlarına doladım. Kucaklamama izin verdi. Yüzümü saçlarına gömdüm ve biraz daha sarıldım ona. Saçları bazen işine engel olunca tutar, omuzlarının üstünden geri atar. Kızar. “Bu saçlar dertten başka şey değil,” der. Mandırada çalıştığından işe giderken saçlarını toplamak zorundadır. Her akşam onları yıkar ve televizyonun önünde otururken fırçalar. Arada sırada, kestirmekle tehdit eder. Ama yapacağını sanmıyorum. Saçlarını çok sevdiğimi bilir. Onlar için deli olduğumu bilir. Ona saçları yüzünden âşık olduğumu söylerim. Onları kesersen aşkım da bitebilir derim. Bazen İsveçli diye çağırırım onu. Bilmeyen, Fran’i İsveçli sanabilir. Yan yana oturduğumuz akşamlarda o, saçlarını fırçalar ve hayallerimizden konuşuruz. Bir keresinde yeni bir araba ve Kanada’da birkaç hafta geçirebilmeyi dilemiştik. Ama hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı dilemedik. “Belki daha sonra,” dedik birbirimize. Zamanımız vardı. Hâlâ bekleyebileceğimizi düşünüyorduk. Bazı geceler film izlemeye giderdik. Bazen de evde oturur televizyon seyrederdik. Ara sıra da Fran bana bir şeyler pişirirdi ve bir oturuşta ne var ne yoksa yerdik. “Belki şarap içmiyorlardır,” dedim. “Sen yine de al. Onlar içmezse biz içeriz.” “Kırmızı mı, beyaz mı?” diye sordum. “Tatlı bir şeyler alacağız,” dedi bana aldırmadan. “Ama bir şey almasak da çok umurumda değil. Sen başlattın. Daha da büyütmeye gerek yok, gitmekten vazgeçeceğim yoksa. Küçük ahududulu pastalar yapacağım. Ya da başka bir kek.” “Tatlıları vardır,” dedim, “tatlı ayarlamadan insanları akşam yemeğine davet etmezsin.” “Belki sütlaç çıkartırlar. Ya da jöle! Sevmediğimiz şeyler,” dedi. “Hem kadını da tanımıyorum. Ne hazırlayacağını nereden bilelim. Ya jöleyi dayarsa önümüze?” Kafasını salladı. Ben omuzlarımı silktim. Hakkı vardı. “Sana verdiği o eski puroları da al. Yemekten sonra salona geçer, puro eşliğinde Porto şarabı içersiniz. Ya da filmlerdeki insanlar ne içiyorlarsa onu.” “Anlaşıldı, bir şey götürmüyoruz.” “Yaptığım ekmekten götürürüz,” dedi Fran.   Bud ve Olla şehrin yirmi mil kadar dışında oturuyorlardı. Üç yıldır orada oturuyorduk ama doğrusunu söylemek gerekirse, çevreyi pek de dolaşmamıştık. Döne döne giden o dar yollarda araba sürmek zevkliydi. Akşamın erken saatleriydi, ılık ve tatlı bir hava vardı. Çayırları, çitleri, eski ahırlara doğru acele etmeden yürüyen süt ineklerini gördük. Çitlerin üstünde duran kırmızı kanatlı siyah kuşlar ve samanlıkların etrafında daireler çizen güvercinler gördük. Bahçeler vardı, çiçeğe kesmiş kır çiçekleri ve yolun kenarına kurulmuş küçük evler. “Keşke buralarda otursak,” dedim. Öylesine bir düşünceydi işte, gerçekleşmeyecek başka bir dilek. Fran yanıt vermedi. Bud’ın haritasını incelemekle meşguldü. İşaretlediği dörtyol ağzına vardık. Haritanın gösterdiği gibi sağa saptık ve tastamam 3,3 mil daha gittik. Yolun solunda bir mısır tarlası, bir posta kutusu ve çakıl döşeli bir garaj yolu gördüm. Garaj yolunun sonunda, ağaçların arasında sundurmalı bir ev vardı. Çatısında bir baca görülüyordu. Ama yaz aylarındaydık ve elbette bacadan duman çıkmıyordu. Yine de hoş bir manzaraydı, bu düşüncemi Fran’e de söyledim. “Burası cehennemin dibi,” dedi Fran. Yola girdim, iki yanımızda mısırlar yükseldi. Arabadan daha yüksektiler. Tekerleklerin altında çakılların gıcırdadığını duyuyordum. Eve yaklaştığımızda, beyzbol topu büyüklüğünde bir şeylerin asmalardan sarktığı bir bahçe gördük. “Bunlar da ne?” dedim. “Ne bileyim ben,” dedi, “kabak belki. Hiçbir fikrim yok.” “Hadi Fran,” dedim, “sakin ol.” Ağzını açmadı. Altdudağını emdi ve bıraktı. Eve yaklaşınca radyoyu kapattı. Ön bahçede bir bebek salıncağı vardı, sundurmada da oyuncaklar duruyordu. Evin önünde arabayı durdurdum. Tam o anda korkunç bir çığlık duyduk. Tamam, evde bir bebek vardı ama bu ağlama sesi bir bebek için fazlaydı. “Bu ses de ne?” diye sordu Fran. Aniden akbaba kadar büyük bir şey kanat çırparak ağaçların birinden indi ve tam arabanın önüne kondu. Şöyle bir sallandı. Uzun boynunu arabaya çevirdi, kafasını kaldırarak bize baktı. “Vay canına,” dedim. Ellerim direksiyonda o şeye bakakaldım. “İnanılmaz. Daha önce gerçeğini hiç görmemiştim,” dedi Fran. Bunun bir tavuskuşu olduğunu elbette ikimiz de biliyorduk ama o sözcüğü yüksek sesle söylemedik. Yalnızca durup seyrettik. Kuş, kafasını yukarı kaldırdı ve aynı acı çığlığı attı. Tüylerini kabarttığı için yere indiğinde göründüğünden iki kat büyük görünüyordu. “Vay canına,” dedim yeniden. Ön koltukta kalakalmıştık. Kuş biraz ileri gitti. Sonra kafasını yana çevirerek gerindi. Parlak, vahşi gözünü üstümüzden ayırmıyordu. Yukarı dikilmiş kuyruğu açılıp kapanan bir yelpazeye benziyordu. Gökkuşağının bütün renkleri o kuyrukta parlıyordu. “Aman allahım,” dedi Fran yavaşça ve elini dizime koydu. “Vay canına,” dedim. Diyecek başka ne vardı? Kuş o garip feryadı bir kez daha dile getirdi: “Mey-oov, mey-oov” ve gitti. Eğer bu sesi gecenin bir vakti ilk kez duymuş olsaydım, can çekişen biri ya da vahşi ve tehlikeli bir şey olduğunu düşünürdüm.   Ön kapı açıldı ve Bud sundurmaya çıktı. Gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Saçları ıslaktı. Herhalde duştan daha yeni çıkmıştı. “Kapa çeneni Joey,” diye bağırdı tavuskuşuna. Ellerini çırpınca kuş biraz geriledi. “Yeter be, sus artık. Kapa çeneni ihtiyar şeytan.” Basamaklardan aşağı indi. Arabaya yaklaşırken gömleğini pantolonuna tıktı. İşyerinde ne giyiyorsa yine onları giymişti – kot pantolon ve gömlek. Ben kumaş pantolon ve kısa kollu spor bir gömlek giymiştim. Ayrıca güzel, mokasen ayakkabılarımı. Bud’ın nasıl giyindiğini görünce kendi giydiklerimden rahatsız oldum. “Gelebildiğinize sevindim,” dedi Bud arabaya yaklaşınca. “Hadi içeri gelin.” “Selam Bud,” dedim. Fran’le arabadan çıktık. Tavuskuşu biraz ilerde durmuş, kafasını bir o yana bir bu yana sallıyordu. Pek yaklaşmamaya dikkat ederek yürüdük. “Evi bulmakta zorlanmadınız, değil mi?” diye sordu bana. Fran’e bakmıyor, tanıştırılmayı bekliyordu. “Güzel tarif etmişsin,” dedim. “Bud, bu Fran. Fran, Bud. Fran zaten seni tanıyor sayılır.” Bud güldü ve el sıkıştılar. Fran, Bud’dan daha uzundu, Bud’ın kafasını kaldırması gerekti. “Habire senden söz ediyor,” dedi Fran, elini geri çekerken. “Bud şöyle, Bud böyle. Neredeyse söz ettiği tek kişi sensin. Seni tanıyor gibiyim artık.” Bir gözü sundurmaya yaklaşan tavuskuşundaydı. “Bu adam arkadaşım. Elbette benden söz etmeli,” dedi Bud ve sırıtarak omzuma hafif bir yumruk attı. Fran elindeki ekmek somununu ne yapacağını bilemiyordu. Bud’a verdi. “Bir şeyler getirdik.” Bud somunu aldı. Ters çevirdi ve hayatında gördüğü ilk ekmek somunuymuşçasına baktı. “Zahmet etmişsiniz,” dedi. Somunu yüzüne yaklaştırıp kokladı. “Ekmeği Fran yaptı,” dedim. Bud kafasıyla onayladı. “Hadi içeri gidelim ve anneyi görelim,” dedi. Elbette Olla’dan söz ediyordu. Etraftaki tek anne Olla’ydı. Annesinin öldüğünü Bud’dan duymuştum, babası da o çocukken evi terk etmişti. Bud kapıyı açtığı anda, tavus hızla ilerleyerek sundurmaya sıçradı. Evin içine girmeye çalışıyordu. “Oo,” dedi Fran bacağına yaslanan kuşu fark edince. “Joey, allah belanı versin,” dedi Bud ve kuşun kafasının üstünü tekmeledi. Tavus biraz geri gitti ve şöyle bir sallandı. Sallanırken kuyruğundaki telekler tıkırdadı. Bud yeni bir tekme atacakmış gibi yapınca kuş biraz daha geriledi. Bud bize kapıyı açtı. “Olla lanet şeyi evin içine alıyor. Çok geçmez, masada yemek yemek ve yatağımızda uyumak da ister.” Fran kapının hemen içinde durarak mısır tarlasına baktı. “Güzel yerde yaşıyorsunuz,” dedi. Bud hâlâ kapıyı tutuyordu. “Değil mi Jack?” diye sordu Fran. “Kesinlikle,” dedim. Fran’den bunu duyduğuma şaşırmıştım. “Dışarıdan göründüğü kadar da iyi değil,” dedi Bud hâlâ kapıyı tutarak. Kuşa doğru tehditkâr bir hareket yaptı. “Sürekli hareket. Bir dakika rahat bulamazsın. Hadi içeri geçin millet.” “Orada yetişenler ne?” diye sordum. “Domates,” dedi Bud. “Kocam da tam bir çiftçi,” dedi Fran, kafasını sallayarak. Bud güldü. İçeri geçtik. Saçını topuz yapmış, tombul küçük bir kadın bizi oturma odasında bekliyordu. Ellerini önlüğüne sarmıştı. Yanakları parlak kırmızıydı. Bir an nefesinin kesildiğini düşündüm, ya da bir şeye kızdığını. Beni tepeden tırnağa süzdükten sonra bakışları Fran’e kaydı. Düşmanca değildi, yalnızca bakıyordu. Fran’i uzun uzun seyretti ve yanakları daha da kızardı. Bud, “Olla bu Fran. Bu da arkadaşım Jack. Hakkında her şeyi biliyorsun zaten. Millet Olla’yla tanışın,” dedi. Ekmeği Olla’ya uzattı. “Ne bu?” dedi Olla. “Aa, ev yapımı ekmek. Çok teşekkürler. İstediğiniz yere oturun. Kendi evinizde gibi davranın. Bud, niye ne içmek istediklerini sormuyorsun? Ocakta yemek bıraktım.” Bunları dedikten sonra ekmeği de alarak mutfağa geri döndü. “Hadi oturun,” dedi Bud. Fran’le kendimizi kanepenin üstüne attık. Sigara paketime uzandım. Bud, “İşte sana küllük,” dedi. Televizyonun üstünden ağır bir şey aldı. “Bunu kullan,” diyerek küllüğü önümdeki sehpaya bıraktı. Kuğuya benzetilmeye çalışılmış cam küllüklerden biriydi. Sigaramı yaktım ve kibriti kuğunun sırtındaki açıklığa attım. Küçük bir dumanın kuğunun sırtından süzülüşünü seyrettim. Renkli televizyon açıktı, biz de bir süre seyrettik. Yarış arabaları pistte hızla dönüyorlardı. Spiker ciddi bir sesle konuşuyordu. Ama heyecanını bastırır gibi bir havası da vardı. “Yetkililerin doğrulamasını bekliyoruz hâlâ,” dedi. “Bunu izlemek istiyor musunuz?” diye sordu Bud. Ayakta durmaya devam ediyordu. Benim için fark etmediğini söyledim. Gerçekten fark etmiyordu. Fran omuz silkti. Ne önemi var ki, der gibiydi. Gün her halükârda heba olmuştu. “Yirmi tur kadar kaldı,” dedi Bud. “Sonuna geliyor. Biraz önce büyük bir kaza oldu. Yarım düzine araba yarış dışı kaldı. Kimi sürücüler yaralandı. Ölen kalan var mı henüz söylemediler.” “Kalsın o zaman,” dedim. “Seyredelim.” “Kim bilir, belki lanet arabalardan biri gözümüzün önünde patlar,” dedi Fran. “Ya da biri tribüne dalar ve berbat sosisli sandviçler satan adamı ezer.” Gözlerini televizyondan ayırmadan bir tutam saçı parmaklarının arasına aldı. Bud, acaba şaka mı yapıyor diye Fran’e baktı. “Kaza epey ciddiydi. Her şey birbirine girdi. Arabalar, araba parçaları, insanlar ortalığa saçıldı. Ee, size ne getireyim? Biramız var, bir şişe de Old Crow viskimiz var.” “Sen ne içiyorsun?” diye sordum Bud’a. “Bira. Kaliteli ve soğuk.” “Ben de bira alayım,” dedim. “Ben o Old Crow’dan alayım, az miktar da su,” dedi Fran. “Uzun bir bardakta, biraz buzla beraber lütfen. Sağ ol Bud.” “Elbette,” dedi Bud. Televizyona bir bakış daha attıktan sonra mutfağa gitti.   Fran beni dürterek başıyla televizyona doğru işaret etti. “Yukarı bak,” diye fısıldadı. “Sen de görüyor musun?” Baktığı tarafa baktım ben de. İçine birkaç papatya konmuş ince kırmızı bir vazo vardı. Vazonun yanındaki sehpa örtüsünün üstünde, dünyada görüp göreceğiniz en çarpık çurpuk dişlerin alçıdan kalıbı duruyordu. Bu berbat şeyin dudakları yoktu, çenesi de yoktu tabii; yalnızca kalın, sarı bir sakıza benzer bir şeyin içine oturtulmuş bu eski alçı dişler. Tam o anda Olla karışık kuruyemiş dolu bir kap ve bir şişe alkolsüz birayla geri geldi. Önlüğünü çıkarmıştı. Kuruyemiş kabını sehpanın üstüne, kuğunun yanına koydu. “Buyrun alın,” dedi, “Bud içkilerinizi getiriyor.” Bunu derken yüzü tekrardan kızardı. Hasırdan yapılmış eski bir sallanan koltuğa oturdu ve sallanmaya başladı. Alkolsüz birasını içerek televizyona baktı. Bud da üstünde Fran’in viskisi, su ve benim biram olan ahşap bir tepsiyle geldi. Tepsiye kendisi için de bir şişe bira koymuştu. “Bardak ister misin?” diye sordu bana. Başımı salladım. Dizime hafifçe vurdu ve Fran’e döndü. Fran bardağı Bud’dan aldı ve, “Teşekkürler,” dedi. Gözleri yeniden dişlere çevrildi. Bud onun nereye baktığını fark etti. Arabalar pistte çığlıklar attı. Biramı aldım ve dikkatimi ekrana verdim. Dişler beni ilgilendirmiyordu. “Tel takılmadan önce Olla’nın dişleri böyleydi,” dedi Fran’e. “Ben alıştım onları orada görmeye. Ama sanırım acayip duruyorlar. Gerçekten, neden onları ortalıkta tuttuğunu bilmiyorum.” Olla’ya baktı. Sonra bana bakıp göz kırptı. Koltuğuna oturdu ve bacak bacak üstüne attı. Birasından içerek Olla’ya baktı. Olla bir kez daha kızardı. Alkolsüz birası elindeydi. Bir yudum aldı. “Onlar, Bud’a neler borçlu olduğumu bana hatırlatmaları için,” dedi. “Ne demiştin?” Fran kuruyemiş kabından kajuları seçiyordu. Durdu ve Olla’ya baktı. “Ne dediğini kaçırdım, kusura bakma.” Fran kadına bakmaya devam etti ve söyleyeceği her neyse onu bekledi. Olla’nın yüzü bir kez daha kırmızıya döndü. “Şükran duyacağım birçok şey var. Bu da onlardan biri. Bud’a ne kadar borçlu olduğumu bana hatırlatsınlar diye onları ortalıkta tutuyorum.” Birasından içti. Sonra şişeyi aşağı indirip devam etti, “Güzel dişlerin var, Fran. Hemen fark ettim. Ama benimkiler çocukluğumda çarpıktılar.” Tırnağıyla ön dişlerine vurdu. “Bizimkilerin dişlerimi yaptıracak kadar parası yoktu. Bu yüzden nasıllarsa öyle kaldılar. İlk kocam için nasıl göründüğümün önemi yoktu. Gerçekten yoktu! Bir sonraki içkiyi nasıl içeceği dışında hiçbir şey umurunda değildi. Dünyada tek dostu vardı, şişesi.” Kafasını salladı. “Sonra Bud ortaya çıktı ve beni tüm bunlardan kurtardı. Birlikte olmaya başladıktan sonra ilk söylediği şey, ‘Bu dişleri yaptıracağız,’ oldu. O kalıp Bud’la tanışmamızdan hemen sonra yapılmıştı, ortodontiste ikinci gidişimde. Teller takılmadan hemen önce.” Olla’nın yüzü kırmızılığını koruyordu. Ekrandaki görüntüye baktı. Birasından içti, başka söyleyecek şeyi kalmamış gibiydi. “Ortodontist çok becerikli olmalı,” dedi Fran. Televizyonun üstündeki korkunç dişlere yeniden baktı. “Muhteşemdi,” dedi Olla. Koltuğunda döndü. “Bak.” Ağzını açtı ve bize dişlerini yeniden gösterdi, artık hiç utanma belirtisi göstermeden. Bud televizyonun yanına gidip dişleri almıştı. Olla’nın yanına gitti, dişleri Olla’nın yanağına yaklaştırdı. “Öncesi ve sonrası,” dedi. Olla uzanarak kalıbı Bud’dan aldı. “Biliyor musunuz, ortodontist bunu almak istedi.” Konuşurken kalıbı kucağında tutuyordu. “Olmaz dedim. Onların benim dişlerim olduğunu söyledim. O zaman kalıbın fotoğraflarını çekti. Onları bir dergide yayımlatacağını söyledi.” Bud, “Derginin nasıl olacağını bir hayal edin. Pek satmamıştır herhalde,” dedi ve hepimiz güldük. “Teller çıktıktan sonra bile gülerken elimle ağzımı kapatmaya devam ettim,” dedi Olla. “Böyle. Bazen hâlâ kaparım. Alışkanlık işte. Bir gün Bud dedi ki, ‘Artık bunu yapmayı kesebilirsin Olla. Bu kadar güzel dişleri gizlemene gerek yok. Artık çok hoş dişlerin var.’” Olla, Bud’a baktı. Bud ona göz kırptı. Kadın güldü ve gözlerini indirdi. Fran viskisinden bir yudum aldı. Ben biramdan içtim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Fran de bilmiyordu. Ama sonrasında diyecek çok şeyi olduğunu biliyordum. “Olla,” dedim. “Bir defasında size telefon açmıştım. Sen yanıt verdin. Ben de kapattım. Neden kapattığımı bilmiyorum.” Bunu dedikten sonra biramdan bir yudum aldım. Şimdi ne diye bundan söz ettiğimi bilmiyordum. “Hatırlamıyorum,” dedi. “Ne zamandı?” “Epey önce.” “Hatırlamıyorum,” dedi ve kafasını salladı. Parmaklarıyla kucağındaki alçıdan dişlere dokundu. Yarışa bir göz attı ve koltuğunda sallanmaya devam etti. Fran bana baktı. Altdudağını emdi. Ama bir şey demedi. “E, başka neler var?” dedi Bud. “Biraz daha kuruyemiş alın,” dedi Olla. “Yemek az sonra hazır olur.” Evin arka tarafındaki bir odadan ağlama sesi yükseldi. “Hayır,” dedi Olla, Bud’a bakarak ve yüzünü buruşturdu. “Bizim ufaklık,” dedi Bud. Arkasına yaslandı, yarışın geri kalan üç-dört turunu sessizlik içinde izledik. Bebeğin sesini birkaç kez daha duyduk, arka odadan gelen huysuz çığlıklar şeklinde. “Bilmiyorum,” dedi Olla. Sandalyesinden kalktı. “Yemeğe oturmak için hemen hemen her şey hazır. Yalnızca et suyunu halletmem gerekiyor. Ama önce bebekle ilgilensem iyi olur. Siz niye gidip masaya oturmuyorsunuz? Bir dakikaya gelirim.” “Bebeği görmek istiyorum,” dedi Fran. Dişler hâlâ Olla’nın elindeydi. Gidip onları televizyonun üstüne bıraktı. “Seni görürse biraz huysuzlanabilir,” dedi. “Yabancılara pek alışık değil. Biraz bekle, bakalım tekrar uyutabilecek miyim? O zaman gelip bakabilirsin, uyurken.” Salonun arkasındaki odaya gidip kapıyı açtı. Yavaşça içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Bebek ağlamayı kesti.   Bud televizyonu kapattı, biz de içeri gidip masaya oturduk. Bud ve ben işyerinde olup bitenlerden söz ettik. Fran dinledi. Arada sırada soru bile sordu. Ama sıkıldığını görebiliyordum, belki de Olla bebeği görmesine izin vermediği için alınmıştı. Olla’nın mutfağına göz gezdirdi. Bir tutam saçı parmağına dolayarak Olla’nın eşyalarına baktı. Olla mutfağa geri geldi. “Altını değiştirdim ve oyuncak ördeğini verdim. Belki izin verir de yemeğimizi yeriz ama pek de belli olmaz,” dedi. Bir kapak açtı, ocağın üstünden bir tava aldı. Kırmızı et suyunu bir kâseye boşalttıktan sonra kâseyi masaya koydu. Başka tencerelerin de kapaklarını açarak her şeyin hazır olup olmadığını kontrol etti. Masada jambon, tatlı patates, patates püresi, lima fasulyesi, mısır koçanları ve yeşil salata vardı. Fran’in ekmeği jambonun yanında başköşede duruyordu. “Peçeteleri unuttum. Hadi başlayın. Kim ne içiyor? Bud yemekte süt içer.” “Süt olur,” dedim. “Ben su alayım,” dedi Fran. “Ama kendim alırım. Yeterince işin var, bana servis yapmakla uğraşma.” Sandalyesinden kalkacak gibi oldu. “Lütfen,” dedi Olla. “Misafirimizsiniz. Hiç kalkma. Gidip getireyim.” Yeniden kızardı. Ellerimiz kucağımızda oturup bekledik. Alçıdan dişleri düşündüm. Olla peçeteler, Bud ve benim için büyük birer bardak dolusu süt ve Fran için bir bardak buzlu suyla geri döndü. “Teşekkürler,” dedi Fran. “Bir şey değil,” dedi Olla. O da oturdu. Bud boğazını temizledi. Başını eğdi ve birkaç şükran sözü mırıldandı. O kadar alçak sesle konuştu ki sözcükleri güçlükle seçebildim. Ama anlamlarını sezdim – birazdan tıkınacağımız yemekler için Yüce Yaradan’a teşekkür ediyordu. “Amin,” dedi Olla, Bud bitirince. Bud jambon tabağını bana uzattı, kendisine de patates püresi aldı. Yemeye koyulduk. Arada sırada Bud’ın ya da benim, “Bu jambon gerçekten iyi” ya da “Bu tatlı mısır yediklerimin en iyisi” dememiz dışında pek bir söz etmedik. “En güzeli de bu ekmek,” dedi Olla. “Ben biraz daha salata alayım Olla,” dedi Fran, herhalde biraz yumuşamış olarak. “Bundan biraz daha alsana,” diyordu Bud, jambon tabağını ya da et suyu kâsesini bana uzatarak. Zaman zaman bebeğin sesini duyuyorduk. Olla kafasını çevirip dinliyordu, sonra bir şey çıkmamasından hoşnut, dikkatini tekrar yemeğine veriyordu. “Bebek bugün biraz keyifsiz,” dedi Olla, Bud’a. “Hâlâ onu görmek istiyorum,” dedi Fran. “Kız kardeşimin de küçük bir bebeği var. Ama Denver’da yaşıyorlar. Ne zaman oralara gideceğim ki. Daha hiç görmediğim bir yeğenim var.” Fran biraz düşündü, sonra yemeğine döndü. Olla ağzına biraz jambon attı. “Uykuya dalar umarım,” dedi. “Daha her şey duruyor. Biraz daha jambon ve tatlı patates alın millet,” dedi Bud. Çatalını tabağına bırakan Fran, “Artık, tek lokma bile yiyemem,” dedi. “Harika olmuş ama daha fazla yiyemem.” “Biraz yer ayırın,” dedi Bud. “Olla ışgın turtası yaptı.” “Sanırım ondan bir parça alabilirim,” dedi Fran. “Herkesle beraber.” “Ben de,” dedim, kibarlık olsun diye ama. On üç yaşından beri ışgın turtasından nefret ediyordum, çilekli dondurmayla beraber yediğim için hasta olmuştum. Yemeklerimizi bitirdik. Sonra o lanet tavuskuşunu tekrardan duyduk. Bu sefer çatıdaydı. Kafalarımızın üstünde olduğunu duyabiliyorduk. Çatı tahtalarının üstünde ileri geri yürürken bir çeşit tıkırtı yapıyordu. Bud kafasını salladı. “Joey birazdan durur. Yorulup yatmaya gider. Ağaçlardan birinde uyuyor.” Kuş aynı çığlığı bir kez daha koyverdi. “Mey-oov!” Kimse bir şey demedi. Ne denebilirdi ki? Olla, “İçeri girmek istiyor Bud,” dedi. “Hayır, içeri giremez. Misafirimiz var, fark ettiysen. Lanet ihtiyar bir kuşu evde isterler mi sence? Pasaklı bir kuş ve senin eski dişlerin. İnsanlar ne düşünecekler sonra.” Kafasını salladı. Güldü. Hepimiz güldük. Fran de bizimle beraber güldü. “Hiç de pasaklı değil Bud,” dedi Olla. “Ne oluyor sana? Joey’i seversin. Ne zamandan beri ona pasaklı demeye başladın?” “Halının üstüne sıçtığından beri,” dedi. “Kabalığımı mazur görün,” dedi Fran’e. “Ama sana diyeyim, bazen o kuşun boynunu burasım geliyor. Öldürmeye bile değmez, değil mi Olla? Bazen gecenin bir yarısında çığlığıyla yataktan fırlıyorum. Beş para etmez. Tamam mı Olla?” Olla, Bud’ın saçmalamalarına kafasını salladı. Birkaç lima fasulyesini tabağında döndürdü. “Nasıl oldu da bir tavuskuşu aldınız?” diye sordu Fran. Olla bakışlarını tabağından kaldırdı. “Hep bir tavuskuşum olsun istedim. Küçük bir kızken bir dergide fotoğrafını gördüğümden beri. Hayatta gördüğüm en güzel şey olduğunu düşündüm. Fotoğrafı kestim ve yatağımın üstüne astım. Uzun süre o fotoğrafı atmadım. Sonra Bud’la buraya gelince artık alabilirim diye düşündüm. ‘Bud, bir tavuskuşu istiyorum,’ dedim. Bud bu isteğime güldü.” “Sonunda etrafa sordum,” dedi Bud. “Yakınlarda bir yerde ihtiyarın biri yetiştiriyormuş. Cennetkuşları, diyordu. Bu cennetkuşuna yüz papel ödedik.” Alnına bir şamar attı. “Yüce allahım, pahalı zevkleri olan bir kadınım var.” Olla’ya bakıp sırıttı. “Bunun doğru olmadığını biliyorsun Bud. Her şey bir yana, Joey iyi bir bekçi köpeği,” dedi Fran’e. “Joey varken bekçi köpeğine ihtiyacımız yok. Her şeyi duyuyor.” “Olur da işler kötü giderse, Joey’i bir tencereye koyacağım,” dedi Bud. “Tüyleriyle falan.” “Bud! Hiç komik değilsin,” dedi Olla. Ama güldü ve biz dişlerini yine gördük. Bebek yeniden ağlamaya başladı. Bu sefer cidden ağlıyordu. Olla peçetesini bırakıp masadan kalktı. “Biri değilse öbürü. Getir şunu Olla.” “Getireceğim,” dedi Olla ve bebeği almaya gitti.   Tavuskuşu bir kez daha acı acı bağırdı ve ensemdeki tüylerin dikildiğini hissettim. Fran’e baktım. Peçetesini aldı, geri bıraktı. Mutfak penceresine doğru baktım. Dışarısı karanlıktı. Pencere açıktı ve bir sineklik vardı. Kuşu ön sundurmada işittiğimi sandım. Fran gözlerini salona dikmiş, Olla ve bebeği bekliyordu. Bir süre sonra Olla, bebekle geldi. Bebeğe bakıp derin bir nefes aldım. Olla bebekle masaya oturdu. Bebeği kollarının altından tutmuştu, böylece bebek, yüzü bize dönük olarak annesinin kucağında ayakta durabiliyordu. Olla önce bana, sonra Fran’e baktı. Artık, yüzü kızarmıyordu. Birimizin bir şey demesini bekledi. “Aa,” dedi Fran. “N’oldu?” diye sordu Olla hemen. “Bir şey değil. Pencerede bir şey gördüğümü sandım. Sanırım bir yarasa.” “Buralarda yarasa olmaz,” dedi Olla. “Belki de bir pervaneydi,” dedi Fran. “Bir şeydi işte. Demek bebeciğimiz bu.” Bud, bebeğe bakıyordu. Sonra Fran’e baktı. Sandalyesini arka ayakları üstüne dikti, başını salladı. Sonra bir kez daha salladı ve, “Sorun değil, dert etmeyin,” dedi. “Şu anda bir güzellik yarışması kazanacak hali olmadığını biliyoruz. Clark Gable’a benzer yanı yok. Ama ona zaman verin. Biraz şansla, büyüdükçe babasına benzeyecek.” Bebek, Olla’nın kucağında dikiliyor, masanın etrafındaki bizlere bakıyordu. Olla ellerini bebeğin göbeğine doğru indirmişti, o da böylece tombul bacakları üstünde ileri geri sallanabiliyordu. İstisnasız, gördüğüm en çirkin bebekti. O kadar çirkindi ki, bir şey diyemiyordum. Ağzımdan tek bir söz çıkmıyordu. Hastalıklı ya da biçimsiz olduğunu söylemiyorum. Öyle bir şey yok. Yalnızca çirkindi. Büyük kırmızı bir suratı, dışarı çıkık gözleri, geniş bir alnı ve kocaman dudakları vardı. Sözü edilecek bir boynu yoktu ve üç dört kat sarkık gerdanı vardı. Gerdan, kulaklarının hemen altından başlıyor, kulakları da çıplak kafasından dışarı fırlıyordu. Bileklerinden yağ sarkıyordu. Kolları ve parmakları yağlıydı. Ona çirkin demek bile övgü olurdu.   Çirkin bebek gürültü yaparak annesinin kucağında yukarı aşağı zıpladı. Sonra zıplamayı bıraktı. Öne eğilerek şişman koluyla Olla’nın tabağına uzanmaya çalıştı. Çok bebek gördüm. Ben yeniyetmeyken iki kız kardeşimin toplam altı bebeği vardı. Çocukken bebeklerin etrafındaydım her zaman. Mağazalarda ve başka yerlerde bebekler gördüm. Ama bu başkaydı. Fran de durmuş ona bakıyordu. Onun da diyecek söz bulamadığına eminim. “Yaşına göre büyük, değil mi?” dedim. “Allahın izniyle futbolcu olup çıkacak eminim. Aklı fikri yemekte.” Sanki bunu doğrulamak istermişçesine, Olla çatalını tatlı patateslere daldırıp bebeğin ağzına tuttu. “Hani benim bebeğim,” dedi şişko şeye bizi umursamadan. Bebek öne doğru eğildi ve tatlı patatesler için ağzını açtı. Olla’nın yaklaştırdığı çatala ulaşıp ağzını kapattı. Patatesleri çiğnedikten sonra Olla’nın kucağında biraz daha sallandı. Gözleri o kadar pörtlekti ki, sanki dışarıdan yüzüne monte edilmiş gibi duruyorlardı. “Ne bebek, Olla,” dedi Fran. Bebeğin yüzü buruştu. Ağlamaya başladı. “Joey’i içeri al,” dedi Olla, Bud’a. Bud sandalyesinin ön ayaklarını yere indirdi. “İzin verirsen, en azından Jack ve Fran’e soralım, onlar için sorun olur mu diye.” Olla önce Fran’e, sonra bana baktı. Yüzü yine kızarmıştı. Bebek kucağında hoplamaya devam ediyor, aşağı inmek için çırpınıyordu. “Burada biz bizeyiz,” dedim. “Ne isterseniz yapabilirsiniz.” “Belki Joey gibi yaşlı, kocaman bir kuşu evin içinde istemezler. Bu hiç aklına gelmedi mi Olla?” dedi Bud. “Sizin için sorun olur mu?” diye sordu Olla. “Joey içeri gelse? Bu akşam kuşun keyfi yerinde değil. Bebeğin de, sanırım. Joey’in içeri gelmesine ve uyku saatinden önce onunla biraz oynamasına alışkın. İkisi de yerlerinde duramıyor bu akşam.” “Bize sorma,” dedi Fran. “Gelmesi sorun değil bence. Hiç bu kadar yakından görmemiştim. Ama sorun değil.” Bana baktı. Bir şey dememi bekliyordu sanki. “Yok yahu,” dedim. “Bırakın girsin.” Bardağımı kapıp kalan sütü bitirdim. Bud sandalyesinden kalktı. Gidip ön kapıyı açtı. Bahçe ışıklarını yaktı. “Bebeğin adı ne?” diye sordu Fran. “Harold,” dedi Olla. Harold’a biraz daha tatlı patates verdi. “Çok akıllı gerçekten. Zehir gibi. Ne derseniz anlıyor. Değil mi Harold? Çocuğun olana kadar bekle Fran. O zaman anlarsın.” Fran ona baktı. Ön kapının açılıp kapandığını duydum. “Akıllı olduğu doğru,” dedi Bud mutfağa geri gelirken. “Olla’nın babasına çekmiş. Ailede en azından bir tane akıllı adam varmış.”   Bud’ın arkasına doğru bakınca oturma odasındaki tavuskuşunu görebiliyordum. Kafasını bir o yana bir bu yana döndürüyordu, bir el aynasını yüzünüzün önünde döndürmeniz gibi. Şöyle bir sallanınca çıkan ses yan odada karıştırılan bir deste oyun kâğıdının sesine benziyordu. Öne doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha. “Bebeği tutabilir miyim?” dedi Fran. Bunu öyle bir şekilde söyledi ki, Olla izin vermekle sanki ona bir iyilik yapmış olacaktı. Olla bebeği masanın üstünden Fran’e uzattı. Fran bebeği kucağına oturtmaya çalıştı. Ama bebek kıpırdanmaya ve tantana etmeye başladı. “Harold,” dedi Fran. Olla bebeği tutan Fran’i seyrediyordu. “Harold’ın büyükbabası on altı yaşındayken, ansiklopediyi baştan sona okumaya başlamış. Başarmış da. Yirmi yaşına geldiğinde bitirmiş. Annemle karşılaşmadan hemen önce.” “Şimdi nerede?” diye sordum. “Ne yapıyor?” Kendi kendine böyle bir hedef koyan bir adama ne olduğunu merak ediyordum. “Öldü,” dedi Olla. Bir yandan da bebeği dizlerinin üstüne sırtüstü yatıran Fran’i seyrediyordu. Fran bebeği çenesinin altından gıdıkladı. Bebekle konuşmaya başladı. “Ormanda çalışıyordu,” dedi Bud. “Kesiciler, üzerine ağaç düşürdüler.” “Annem sigortadan biraz para aldı. Ama hepsini harcadı. Her ay Bud ona bir şeyler gönderiyor.” “Çok bir şey değil,” dedi Bud. “Zaten bizde ne var ki. Ama Olla’nın annesi sonuçta.” Bu arada tavuskuşu, cesaretini toplamış, küçük sallanma ve sıçrama hareketleriyle yavaş yavaş mutfağa giriyordu. Kafasını bir açıyla dikmiş, kırmızı gözlerini bizden ayırmıyordu. Tüylerden oluşan küçük bir filize benzeyen ibiği, başının üç beş santim üstünde duruyordu. Kuyruğundan telekler yükseliyordu. Masadan birkaç adım ötede durdu ve bizi süzdü. “Boşuna cennetkuşu demiyorlar bunlara,” dedi Bud. Fran bakmadı. Bütün dikkatini bebeğe vermişti. Avuçlarını çırparak yaptığı oyun bebeğin hoşuna gitmişti bir şekilde. Yani en azından gürültü yapmayı kesmişti. Bebeği biraz kaldırıp kulağına bir şey fısıldadı. “Dediklerimi kimseye söyleme, olur mu?” dedi. Bebek pörtlek gözleriyle ona bakıyordu. Sonra uzandı ve bebek eliyle Fran’in sarı saçlarından bir tutam aldı. Tavuskuşu masaya daha da yaklaştı. Kimse bir şey demedi. Kıpırdamadan durduk. Bebek Harold, kuşu gördü. Fran’in saçını bıraktı ve kucağında ayağa kalktı. Tombul parmaklarıyla kuşu gösterdi. Yukarı aşağı sıçrayarak sesler çıkarttı. Tavuskuşu masanın etrafında hızla yürüyerek bebeğe doğru gitti. Uzun boynunu bebeğin bacaklarının arasında gezdirdi. Gagasını bebeğin üst pijamasının altına soktu ve sert kafasını ileri geri salladı. Bebek gülerek tekmeler attı. Sırtüstü yatarak Fran’in dizlerinden aşağı yere kaydı. Tavuskuşu, sanki aralarındaki bir oyunmuşçasına, bebeği itmeye devam ediyordu. Bebek ileri doğru gitmek için çırpınırken Fran onu bacaklarına bastırmış tutuyordu. “İnanamıyorum,” dedi. “Bu tavuskuşu kafayı yemiş, hepsi bu,” dedi Bud. “Lanet kuş, kuş olduğunu bilmiyor, asıl mesele bu.” Olla sırıttı ve yeniden dişlerini gösterdi. Bud’a baktı. Bud sandalyesini masadan uzaklaştırdı ve başıyla onay hareketi yaptı. Tamam, bebek çirkin olmasına çirkindi, ama bildiğim, Bud ve Olla buna aldırmıyorlardı. Aldırsalar bile herhalde basitçe şöyle düşünüyorlardı; çirkinse çirkin, sonuçta bizim bebeğimiz. Bu yalnızca bir aşama. Çok yakında başka aşamalar olacak. Şimdi bu, sonra başkası. Bütün aşamaların yaşandığı uzun vadede işler yoluna girecek. Bunun gibi bir şeyler düşünüyorlardı herhalde. Bud bebeği kaptı ve Harold çığlıklar atana kadar başının üstünde döndürdü. Tavuskuşu tüylerini kabartı ve seyretti. Fran tekrar kafasını salladı. Bebeğin bozduğu giysisini düzeltti. Olla çatalını aldı ve tabağındaki lima fasulyelerine girişti. Bud, bebeği sırtına aldı. “Daha turta ve kahve var.” Bud ve Olla’nın evindeki o akşam özel bir şeydi. Özel olduğunu biliyordum. O akşam, hayatımdaki neredeyse her şeyle ilgili kendimi iyi hissettim. Hissettiklerimi Fran’e anlatmak için sabırsızlıktan ölüyordum. O akşam bir dilek tuttum. Orada, masada otururken, bir dakikalığına gözlerimi kapattım ve kafamı patlatırcasına düşündüm. O akşamı hiç unutmamayı diledim. Gerçekleşen dileklerimden biri oldu bu. Ne yazık ki öyle oldu. Elbette, o günlerde bunu bilemezdim. “Ne düşünüyorsun Jack?” dedi Bud. “Yalnızca düşünüyorum,” dedim sırıtarak. “Yalnızca düşünüyor,” dedi Olla. Biraz daha sırıttım, kafamı sallayarak.   O akşam eve geri dönüp yorganın altına girince Fran, “Tatlım, doldur içimi tohumlarınla,” dedi. Sözlerini tepeden tırnağa bütün vücudumla duydum ve çığlıklar atarak bıraktım ne varsa. Daha sonra, işler bizim için değiştikten ve çocuk geldikten sonra, bütün bunlardan sonra Fran, Bud’lardaki o akşamı değişimin başlangıcı olarak görecekti. Ama yanılıyordu. Değişim daha sonra geldi – ve geldiğinde, başkalarının başına gelse de bizim başımıza hiç gelemeyecek bir şey gibiydi. Geç saatte televizyon seyrederken, bariz hiçbir nedeni olmadan, “Lanet olasıca tipler ve çirkin bebekleri,” der Fran. “Ve o leş gibi kokan kuş. Yarabbim, hangi akla hizmet öyle bir şey beslenir ki!” der. Bu tür sözler çıkar ağzından sık sık, o akşamdan sonra Bud ve Olla’yı bir daha görmemiş olsa da. Fran mandırada çalışmıyor artık ve saçlarını uzun zaman önce kesti. Kilo da aldı. Bunlardan pek söz etmiyoruz. Ne denebilir ki? Bud’ı fabrikada hâlâ görüyorum. Birlikte çalışıyoruz ve yemek paketlerimizi beraber açıyoruz. Sorarsam, bana Olla ve Harold’dan söz ediyor. Joey artık yok. Bir gece, ağacına tünedi ve bu kadar. Aşağı inmedi. Yaşlılıktan herhalde, diyor Bud. Sonra baykuşlar görevi devraldılar. Bud omuz silkiyor. Sandviçini yiyor ve Harold’ın günün birinde defans oyuncusu olacağını söylüyor. “Çocuğu görmelisin,” diyor. Tamam diyorum kafamı sallayarak. Hâlâ arkadaşız. Bunda bir değişiklik yok. Ama ona söylediklerime dikkat ediyorum. Biliyorum ki bunu hissediyor ve farklı olmasını diliyor. Ben de diliyorum. Kırk yılda bir bana ailemi soruyor. Sorduğunda, “Herkes iyi,” diyorum. “Herkes iyi.” Yemek paketini kapatıyor ve sigaramı çıkarıyorum. Bud kafasını sallıyor ve kahvesini yudumluyor. Gerçek şu ki, benim çocukta sinsi bir damar var. Ama bundan söz etmiyorum. Bunun hakkında annesiyle bile konuşmuyorum. Özellikle onunla. Gitgide daha az konuşuyoruz. Çoğunlukla yalnızca televizyon. Ama o geceyi hatırlıyorum. Tavuskuşunun gri ayaklarını kaldırıp masanın etrafında nasıl ağır ağır yürüdüğünü hatırlıyorum. Sonra arkadaşımın ve karısının sundurmada bize iyi geceler deyişleri. Olla’nın Fran’e tavuskuşu tüylerini verişi. El sıkışmamızı, kucaklaşmamızı, bir şeyler deyişimizi hatırlıyorum. Arabada giderken Fran yanıma sokuldu. Elini bacağımdan ayırmadı. Arkadaşımın evinden kendi evimize bu şekilde döndük.

İngilizceden çeviren: Atilla Erol

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024