Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Mart 2017

Öykü

Rojda Alak • Yıldız

Rojda Alak Koç

Paylaş

44

0


Otuz yedi numaraya yerleşiyorum. Cam kenarı yolun bir parçasıymışım gibi hissettiriyor. Yanımdaki koltuk boş, umarım çocuklu biri yerleşmez. Boş olursa kıvrılıp uyurum da. Yolculukta yanımdakiyle muhabbet etmekten hoşlanmıyorum. Birbirinin ismini sormadan sürdürülen konuşmalar, yan yana olmanın yeterli samimiyetine karar kılındığı bir anda kıçını dönüp uyumalar. En başından gardımı almak için kitabımı çıkarıyorum, okumaya başlıyorum. Yanıma muavinin sesiyle birlikte biri yaklaşıyor. “Burası” dediği yerin yanımdaki koltuk olduğunu, yaklaşan kokuyla anlıyorum. Günlerce hatta haftalarca yıkanmamanın terle birleştiği, terin vücuda yapışıp ekşimsi bir tabaka oluşturduktan sonra tekrar terleyip tabakanın üçüncü belki beşinci katmanını oluşturduğu ağır koku. Yüzümü hemen cama dönüyorum, bir hava sızıntısından nefes almaya çalışıyorum. Muavin oda spreyiyle hedef yanımdaki koltukmuş gibi deneme fısfısları yaparak yaklaşıyor. Defalarca fısfıslıyor koltuğun altına, üstüne, yanına. Başımı çeviriyorum, göz göze geliyoruz.  İkimizin de gözleri yanımdakine kayıyor. Kendisine üç beden büyük montun içine gömülmüş, başında siyah bere var. Yüzünün yarısı montun içinde, kalan yarısını yüzünü öne eğdiği için göremiyorum. Bir kadına değil, erkeğe benziyor daha çok. Muavine bakıyorum. Aynı anda yanımdakinden gözlerini alıp bana bakıyor. “Hanımefendi,” diyor kısık sesle. Ona doğru yaklaştırıyorum yüzümü. Eliyle ön tarafı işaret ederek, “Hostes koltuğuna geçmek ister misiniz,” diyor. Şoför, muavin, ben üçlüsünün resmini görüyorum zihnimde. Başımı iki yana sallıyorum. “Teşekkür ederim.” Cama dönerken yanımdakini göz ucuyla süzüyorum. Dizlerine kadar uzanan montun gerisinden, genişçe kahverengi kadife pantolon giyindiğini görüyorum. Kitabımı cama yaslayıp okumaya başlıyorum. Sayfalar dönüyor,  yanımdaki hiç kımıldamıyor. İçecek servisi başlıyor. Koltuğun ön panelini açıyorum. Ayakları en son baktığımdaki gibi yan yana bitişik duruyor. Koku keskinliğini yitirmiş ya da ben alışıyorum. “Ne içersiniz hanımefendi?”  “Çay,” diyorum. Yanımdaki başını gömdüğü monttan çıkaracak şimdi, ne istediğini ya da belki bir şey istemediğini söyleyecek. Çayımı alıyorum. Muavinin ona seslenmesini beklediğimi fark ediyorum. Ona bakıyor, arka beşliye yöneliyor. Uyuyor mu acaba? Ya da kafasını gömdüğü montun içinde düşünüyor mu? Arkadakilerden biri muavinle konuşuyor. “Kardeşim çok pis koku var, dayanılır gibi değil,” diyor. Servis bitince, muavin yeniden oda spreyiyle geliyor uzunca fısfıslıyor. Çiçek kokusu kötü kokuyu bastırıyor bir süre, sonra ortaya apış arasıyla kusmuk karışımı bir koku çıkıyor. Başımı cama dönüyorum hemen. Yolculuğum boyunca boynumun tutulması pahasına böyle kalmaya karar veriyorum. Kokunun keskinliğini bir daha duyarsam kusacağımdan eminim. Eve varır varmaz valizi koridora atıp banyo yapacağım. Güzel kokulu sabunların köpükleri içinde hayal ediyorum kendimi. Uyanıyorum, gözlerimi ovuyorum. Otobüsün mola verdiğini duymamışım. Sola kıvrılmaktan boynum ağrıyor. Boynumu iki omzuma doğru yavaşça esnetiyorum. Bakıyorum. Yok. Gitmiş. Dışarı çıkıyorum. Havanın soğukluğu yüzümü kesiyor. Atkıyla sarıyorum yüzümü. Soğuğa rağmen biraz yürüyorum. Tuvalete gidip elimi yüzümü yıkıyorum. Ellerimi defalarca sabunluyorum. Otobüsü gözden kaçırmayacağım boş bir masa buluyorum. Bir çay söylüyorum. Sigara yakıyorum. "Oturabilir miyim,” diyor bir ses. Bu o. Boyu uzun.  Kaşları belirsiz. Dudakları yüzüyle aynı renk. Albino solgunluğuyla karşıma oturuyor. Oturunca boynu omuzlarıyla birlikte içine çöküyor. Beresine rağmen saçlarının kısa olduğu anlaşılıyor. “Nereye gidiyorsun,” diyor. “Diyarbakır.” “Ben de,” diyor. Sesinde ve yüzünde hiçbir ifade yok. Konuşmasında hiçbir aksanın izi yok. Gözleri düz bir mermerden kayan su gibi bakıyor. “Öğrenci misin,” diyor. “Hayır öğretmenim.”  “Kürtçe ders veriyor musunuz öğrencilere?” Bu soruyu sorarken öfkeli sert bir ifade yerleşiyor yüzüne. “Hayır,” diyorum. “Yasak çünkü,” diyor. Verdiğim cevap eksikmiş gibi söylüyor bunu. Bakışlarını benden alıyor, başka tarafa bakıyor sonra. Böyle damdan düşercesine yasaklardan bahsetmesi tuhaf geliyor. Otobüse biniyoruz. Yüzüyle montuna sokuluyor yeniden. Ben de başımı cama yaslıyorum. Onunla ilgili kurgular yapıyorum zihnimde. Uzundur yıkanmamışlığı, bedenini saklayan kıyafetleri, solgun yüzüyle sorduğu sorular arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum. Merakım artıyor. Televizyonu açıyorum. Çaktırmadan onu izliyorum. Eldivenlerini çıkarıyor. Parmaklarıyla oynuyor. Ekranın ışığından dikkat kesiliyorum. Tırnaklarının kenarındaki etleri çekiştiriyor. Parmakları ona ait değilmiş gibi soğukkanlılıkla yapıyor bunu. Parmakuçları kanıyor. Bunu yapmasın buna bir son versin istiyorum. Daha fazla dayanamıyorum, çantamdan peçete çıkarıyorum, ona uzatıyorum. “Parmakların kanıyor,” diyorum. Peçeteyi alıyor. Parmaklarına bastırıyor. “Bunu neden yapıyorsun, acımıyor mu?” Bu konuda konuşmak istemiyor gibi yüzünü çeviriyor, tek kelime çıkıyor ağzından. “Acımıyor” diyor. “Daha önce gittin mi Diyarbakır’a,” diyorum. “Yo gitmedim. Televizyonda gördüm. En çok da haberlerde” “ Tanıdıkların mı var orda?  Arkadaş, akraba falan…” “ Kimse yok. Celal nefret eder oradan. Bu yüzden gidiyorum” “Celal kim?” “O  hep küfreder, haberlerde çıkınca. Kürtlerden nefret eder,  solculardan da.” “ Celal kim ?” “ Ondan nefret ediyorum. Beni hep döverdi.  Orospu,  aptal derdi.  Hiç sevmedi beni. Onun evladı değilmişim gibi davrandı hep. Ben de kaçtım” “Celal baban mı?” “Öyle… Ama o hiç baba gibi davranmadı bana. Çocukken bile döverdi.” “ Yani şimdi sen evden Diyarbakır’a mı kaçıyorsun? Üstelik hiç bilmediğin bir yere.” “Yok ben daha önce kaçtım evden. Beş sene dışarıdaydım. Buldular beni, abimle beraber öldüresiye dövdüler, kemiklerimi kırdılar. Hastanede yattım bir ay. Tövbe edeceksin. Gelip evinde oturacaksın dediler. Annem de ölünce, daha çok dövdüler beni. Abim de babam da. Yine kaçtım.” “ Polise gitseydin. Şikâyet etseydin. Ya da akrabalarından yardım isteseydin.” “Kimse orospulara yardım etmez. Evden kaçınca pavyonda çalıştım ben,” diyor, parmaklarındaki etleri çekiştiriyor yeniden. Bileklerine dokunuyorum usulca. Bilekleri incecik. Duruyor. “Diyarbakır’da ne yapacaksın?” “Bir otele giderim. Temizlik yaparım. Her işi yaparım. Onlar da bana kalacak bir yer verirler belki” “Bak her yerin kötü insanları var. Orda herkes bana kucak açar diye düşünme.” “Aman orospuluk yaparsam da Kürtlere yaparım,” diyor.  Söylediği kelimenin anlamını bilmeyen bir çocuk edasıyla düpedüz söyleyişine gülümsüyor sonra. Gülüyorum ben de, hoşuna gidiyor. Gevşiyor. Bana babasının onu akıl hastanesine yatırdığını anlatıyor. Orda uzunca yatmış. Verdikleri ilaçlar onu uyuşturuyormuş. Hiçbir şey düşünmemek, sürekli uyku halinde olmak önceleri iyi gelmiş. “Sonra ot gibi hissettim,” diyor. Bırakmış ilaçları. Evde dayak, aşağılamalar devam etmiş. Yine kaçmış evden. Pavyonda çalıştığı şehre gitmiş. Senden iş çıkmaz artık, bize yaramazsın demişler. Pavyondan arkadaşları para tutuşturmuşlar eline. Valizini almış çıkmış. Nereye gideceğini ne yapacağını bilememiş. Sokaklarda uyumuş günlerce. Evine dönmeye karar vermiş. En fazla kemiklerimi kırarlar yine demiş. Babasının küfürlerini duymuş zihninde. O anda Diyarbakır demiş içinden. Yola koyulmuş. Birkaç arkadaşımla mesajlaşıyorum. Durumu anlatıyorum onlara. Eve götürmek fikri var aklımda onlara soruyorum. “Sakın,” diyorlar. Kadın sığınma evlerinden bahsediyor bir arkadaşım. Bunun için ne yapmam gerektiğini anlatıyor. Ona dönüyorum. Adını hâlâ bilmediğimi fark ediyorum. “Biz birbirimize isimlerimizi söylemedik hâlâ,” diyorum, gülümseyerek adımı söylüyorum. “Yıldız,” diyor. “Yıldız senin için bir arkadaşımla konuştum. Eğer istersen kadın sığınma evlerine yerleşebilirsin,” diyorum. Gözleri parlıyor. “Olur, ne iş verirlerse yaparım,” diyor.  “Hayır," diyorum, "öyle bir yer değil.”  Ona kadın sığınma evlerini anlatıyorum. “Götür beni,” diyor. “Önce polise gitmemiz gerekiyor. Sen polise yaşadıklarını anlatacaksın. Ve oraya yerleştirmelerini isteyeceksin. Onlar seni götürecek. Yapmak ister misin?” “Yaparım,” diyor. “Çok teşekkür ederim sana. Çok teşekkür ederim,” diye ekliyor. İkimiz de arkamıza yaslanıyoruz. Uzaklara bakıyorum. Dağların ardından göğün kahverengiden turuncuya dönüşen renklerini izliyorum. Ay silgiyle silinip sayfada izi kalmışçasına belirsiz görünüyor. Birazdan güneşin parlak sarılığında büsbütün kaybolacak. Dağların ardı turuncudan kırmızıya dönüyor, yer yer sarı parlak ışıklar gökyüzüne doğru sokulmaya başlıyor. Bana yaklaşıyor, o da benimle izlemeye başlıyor. Elmacık kemiklerine bakıyorum. Avurtları içine çökmüş. Zayıf ve çelimsiz görünüyor. Zayıf insanların hayatla bağı daha güçsüz hissini uyandırıyor. Daha rahat görebilsin diye kendimi geriye çekiyorum. Dağların arkasından gökyüzüne bir portakal sıçramışçasına ansızın doğuyor güneş. Otobüsten iniyoruz. Valizimi alıyorum. Yıldız'ın valizi arkalarda, bekliyor. Bir sigara yakıyorum. Eski, derisi dökülmüş, kayışlı kocaman bir mavi bavulu sürüklemeye çalışıyor. Sigaramı söndürüp ona yöneliyorum. Tutacak tek kulpu var, yardım da edemiyorum. “Nasıl taşıyacaksın? Zor olacak,” diyorum yüzümü ekşiterek. “Atayım o zaman, valla bak atayım hemen,” diyor.  Bir anda bavulundan vazgeçişi içimi burkuyor.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eleştiri Ne Âlemde?Maurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gizem Arman

9 Aralık 2025

Özgürleştirici Bir Deneyim Olarak Kita..

Bazen hem okuru hem yazarı tarafından bırakılan en anlamlı miras, bazen bir kırılma anında tutunacak dal, bazen daha başlığıyla bile teselli eden bir dosttur kitap.“Kitap okudukça sıkıntım dağılıyor, ciğerlerim oksijenle doluyordu ..

Devamı..

Carver Bowlby ile Tanışmış mıydı?

Nurhan Şahinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024