Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Ağustos 2023

Hayat

Küresel Bir Paylaşım Talebi

Semin Güven

Paylaş

1

3


Bugün dünya bizim sayemizde daha önce deneyimlemediği bir noktada ve biz hiç yüzmediğimiz sulardayız.

David Attenborough, bir açılışta yaptığı konuşmada bazı istatistikler paylaşıyor: Dünya üzerindeki mevcut memeli nüfusunun %96'sı biz ve evcilleştirdiğimiz memelilerden; kuş nüfusunun %70'i de yine çoğunlukla yemek amacıyla evcilleştirdiklerimizden, ağırlıklı tavuktan oluşuyor. Antropolojik okumada ise tek bir yırtıcı türün bu kadar geniş bir yayılımı gezegenin bilinen milyarlarca yıllık tarihinde hiç yaşanmadı. Bu da demek oluyor ki geleceği öngörmek için elimizde empirik data bulunmuyor. Fakat geçmişe baktığımızda rahatlıkla ayırt edilen gerçek şu ki, biz yayılımcı, yırtıcı bir türüz ve önümüzde şimdiye kadar keşfedilmiş hiçbir canlı türü yaşam alanını bizim tarafımızdan dokunulmadan koruyamıyor. Peki bu istemli, amaçlarımız doğrultusunda dönüştürme, dönüştüremediğinde kökünü kurutma davranışımız iş kendi türümüze geldiğinde aniden durur mı? İnsan haklarının yazılı kurallarına göre cevap evet. Bu kurallar bireylerin yaşam haklarını ve özellikle özgürlüklerini korumayı hedefliyor. Peki eşitlik olmadan özgürlük ne kadar mümkün?

Tüm bu rakamların dışında bambaşka bir istatistikten bahsedeceğim. Dünyadaki insan nüfusunun %2’sinin psikopat olduğu düşünülüyor. Bu demektir ki her 500 kişiden 10 tanesi başkasına zarar vermememizi sağlayan vicdan gibi doğal duygusal kontrol mekanizmalarından yoksun. Instagramda kaç takipçiniz var? Ya Facebook’ta kaç arkadaşınız var? Hemen popüler kültürle arasında baypas yapmadan belirteyim bu insanlar seri katiller demiyorum fakat şartlar gerektirdiğinde seri katile dönüşebilme potansiyeli taşımıyor da sayılmazlar. Yalnız sizin ve benim gibi yapabildikleri bir şey var, o da öğrenmek. İyi ve kötüyü öğrenebiliyorlar. Yani içerikten bağımsız da olsa ahlaki değerlerden tamamen bağımsız sayılmazlar ve sosyal yaşamın bir zorunluluğu olarak bu değerleri özümsemeseler de alıp uygulayabiliyorlar. Geçtiğimiz yıl oldukça popüler olan dizi Dahmer’de diziye adını veren seri katilin bir itirafı bence bu açıdan düşünülmeye değer. Sonrasında serileşecek katilliğinin ilkinden sonra polislerin gelip kendisini tutuklamasını bekler. Sonradan öğrendiğime göre gerçeklerle örtüşen dizinin bu vurgusunda açıkça ortaya konuyor ki sonraki cinayetler için ilkinde kimsenin kendisini tutuklamak için gelmeyişinden cesaret almış ama aynı zamanda da durdurulmayı her suçundan sonra beklemiştir. Belki vicdanen rahatsızlık hissetmemesine rağmen belli bir öğretiyi özümsediği aşikâr. Bu da gösteriyor ki en çarpık zihinli insan bile işlediği suçun yanlış olduğunu anlayamasa bile en kötü ihtimalle (sonuçlarını hesaba katmak suretiyle) öğrenebiliyor, toplumsal yaşam bu öğretiyi bireylere aşılamaya muktedir. Buradan varmaya çalıştığım sonuç ahlakın vicdani bağlamının dışındaki araçsallaşmış kurallar rolünün ne kadar güçlü olabileceği ki bu rol insanın belki mevcut tüm canlılığın geleceğini tayin edecek şirazesi olacaktır.

Neyse ki bu nobran kurallar bütünü girift görünümünün aksine tarihin bize gösterdiği kadarıyla esnek ve şartlara uyum gösteren, farklılaşıp dönüşebilen bir yapı. Asıl sorular ise günümüzün gereksinimleri ve zorunlulukları bu yapıyı ne yönde ve ne hızda değiştirecek?

İnternet devrimiyle içine düşülen bilgi havuzundan kitlelerin çıkarsayabileceği bir şey var ki bir yerde kutsal bilinenlerin kutsal sayılmadığı başka yerlerde de yaşanabiliyor. Hatta daha dikkatli bakıldığında ayrıca görülüyor ki bazı açılardan daha bile iyi yaşandığı olabiliyor. Öyle ki lokal olamayacak kadar geniş kapsayıcılıkta insana özgü bazı “evrensel” kurallar uygulanmadığı takdirde uygulandığındakinden daha iyi durumda olunabiliyor. Bu durum, sıradan insanın diğer memelilerle de paylaştığı temel adalet bilinciyle çelişiyor ve bu adaletsizlik kabullenilemediği takdirde insanın önünde iki yol kalıyor: birincisi kutsal bildiklerinin geçerliliğinden şüphe duymak ve yerine konulacak (farklılığa saygıyı da içine alacak) yeni değerlerin arayışına girmek. Fakat bu ilk yolun belirlediği bu oldukça zor ve çetrefilli görevin altından kalkmak her yiğidin harcı olmadığından genellikle çok daha kolay olan ikinci yol seçiliyor ve çoğu insan tanıdık kutsallarına daha da sarılıp aşkın bir inançla kendi doğrularını haksızca yüceltiyor, seçkinleştiriyor. Öyle ki yücelttiği doğruları aynı derecede yüceltmeyenleri ahlaksızlık, yozlaşmışlık ve körleşmişlikle damgalıyor, tümden dışlıyor. Korkarım ki bu pazarlığı bilinçli olarak da yapmıyor ki süreç bilgiyle tersine çevirilebilsin. Yalnız böylelikle, “Bu şey benim bildiğimden farklı fakat gerçekten zararlı mı?” sorusundan önce tüm kapılar kapatılıyor ve bireyden bireye aktarılarak gelenekselleşen önyargılar oluşuveriyor. Aynı soruya adil bir şekilde cevap vermek için gereken güven ortamını ise pek çok toplum yabancı olana zaten kolayca sağlamıyor, bu da “yeni gelenler” için makûs seçeneği daha da yaygınlaştırıyor.

Bu önyargıları değiştirip boşa çıkarmanın en etkili yolu ise zaman gibi görünüyor, gelecek nesiller öncekilerin kalıp korkularını miras almakta diretse de en azından yaptığı eklemeler çoğunlukla aradaki duvarı aşındırmaya yönelik rol alıyor, çünkü öncekilerin itinayla kaçındığı iki taraf arasındaki etkileşim sonraki nesiller için kaçınılmaz ve olağan hale geliyor. Bu durum Türkiye’de tarikatların iyi bildiği toplumsal bir gerçek. Bu yüzden yeni nesilleri örgün eğitimden, haliyle “diğer” ile etkileşimden uzak tutmak yegane öncelikleri. Değişen zaman koşullarında ise bu sistemi devam ettirmeleri eskisine nazaran çok daha ağır bir tahakküm gerektiriyor. Zira insanlar ve kültürler arası etkileşim ağı her geçen gün genişleyip git gide yoğunlaşıyor, bu da diğeriyle araya çekilmek istenen yalıtımı iyice zorba ve aşırıcı kılıyor. Yine de çoğunlukla ekonomik nedenlerden yaşam alanını değiştirirken içinde bulunduğu topluluk kalabalıklaşıp genişleyen fakat kozmopolitleşmeye alışmaya daha bir kaç jenerasyon geride bulunan göç etmiş vatandaşların kendilerini hakim kültürün dışında hissettikmeleri gibi derya deniz sosyal mecralarda da aslında buna çok benzer bir değişime lokasyon değiştirmeksizin dahil olunuyor. Ya düşmanlaşıp diğer insanlara haksız ve desteksiz öfkeler kusuluyor ya da bilmediği bir etkileşim alanında karşı cinsle flört, hem cinsiyle rekabet dışında iletişim bilmez, zorlama ve derinliğini kaybetmiş bir güruha dönüşülüyor. Birey, uyumlanmayı seçse bile bunu ilk etapta görüntüsünü benzetmek olarak aldığından içerik anlamında sığ ve hem kendine hem özendiğine yabancı kalakalıyor. Almanya’ya yerleşen işçilerin ilk jenerasyonu için de bu böyle oldu, instagramda trans birini gören geleneksel küçük şehir insanı için de bu böyle. Halbuki gereken yalnızca saygı; hem kendine hem diğerine karşı. Saygıyı göstermeyi öğrenirken saygı talep eden dili de geliştiririz. Kendiliğinden geçişken ve değişken olan kültür de böylece zenginleşir. Her ne kadar bu sürecin zorlukları ve engelleri varsa da uzun vadede kaçınılmaz olan bu geçişkenliğin mümkün kıldığı ortaklıktır.

semin güven

Nedenler bir tarafa sonuç olarak saygının zora koşulduğu düzende kutsallara sarılınılıyor. Üstelik bir şeyin kutsallaştırılması için kutsal olduğu iddiası taşıması bile gerekmiyor. Kutsallarla kastım dinselleşmiş gelenekleri de içine alan yobazlaşma ağırlıklı olmakla birlikte her zaman dogmatik doktrinler değil, son zamanlarda pek bir tercih edilen deyimle "hayat tarzı”nın bir sağlayıcısı olarak görülen batının “tartışmasız” üstünlüğüne olan inanç ve pozitif bilimcilik de aslında aynı sınıfa giriyor. Bilimin (onu bu günlere getiren) kendi kendisini durmaksızın sorgulama ve düzeltme refleksi bile bilginin kalabalıklara yayılım hızını yakalayamıyor ve milyonların fikirleri çığ olup elle tuttulur gerçeklerin üzerini kaplıyor, gerçeklerden ziyade komplo teorilerinde boğuluyoruz. Bunun yanında insanın fayda odaklılığının bir sonucu olarak teknolojiyi bir iki saat içinde elimiz suya değmeden kirli giysilerimizi temize çeviren bir araç olarak değerlendiriyoruz. Aynı teknolojiyi iki üç tane deli amcanın eline yüzbinlerce metrekarelik alandaki ekosistemi üzerindeki tüm canlılar ve çamaşır makinalarıyla birlikte yok edebilecek nükleer oyuncak vermek olarak değerlendirmiyor, değerlendiremiyoruz. Umuyoruz ki bu deli amcalar yazının başında bahsettiğim %2’lik dilimden olmasın. İnşallah…

Sonuçları bakımından ele alırsak; dini dediğimiz töresel doktrinlerin izlenmemesi sonucu ortaya çıkabilecek potansiyel sonuçları değerlendirmedeki ciddiyetimizi, devlet iradesini tekelleştirmenin risklerini değerlendirmede gösteremeyişimiz bariz ki çelişkili hatta iki yüzlüdür. Muhafazakarlığın ilişkileri düzenlemede sağladığı kullanım kolaylığının yerini diğeriyle ilişkiyi kopartmaya bırakması aslen muhafaza edilenin kendisini ortadan kaldırıyor. Yerindeki koca boşluktaysa yalanların ve mevcut güç dengesizliğinin muhafazası kalıyor. Halbuki her türlü bilgi alışverişinin bu derece kolaylaştığı bir ağın içerisinde yaşarken umulan toplumların en büyük hassasiyeti dürüstlük, en büyük alınganlıkları azınlığın çıkarı için çoğunluğun hayati gereksinimlerinin yok sayılması olsun. Ama milliyetçileşen ve ayrıştıkça ayrışan dünyada ne yapalım ki durum şimdilerde bunun tam tersi. Durum, az önce de bahsettiğim göç etmiş bireyin kendine yabancı olanı (ya da tam tersi) dışlayıp düşmanlaştırma davranışının toplumsal çerçeveye tekabülü adeta. Bunu, toplumsal insanın bir refleksi olarak değerlendirmek, her çağda ve coğrafyada ilerlemenin ve değişimin karşısında, zamanla aşılmak üzere ortaya çıkan geçici engel olarak okumak da mümkün. Umalım ki bu engel insanlığı günümüzdeki çeşitliliğini koruyarak ileriki çağlara ve daha eşit koşullara taşımada bir orifisleme etkisi yapsın. Zira bir ülkenin diğer ülkeye asker çıkarmasını yasaklayan uluslararası anlaşmalar kağıt üzerinde kaldığı, dahası silahlı güçlerin yollanmasında beyis duyulmayan ülkeden kaçan sivillerin sığınma hakkını reddedip veya en iyi ihtimalle “mülteci” diye yaftalanarak rezalet şartlarda yaşamalarının reva görüldüğü düzen mantık barındırmıyor. Bu kadar doğrudan kurulabilecek sebep-sonuç ilişkilerinin kurulmamasının ise (ağıza alınması hiç istenmeyen) ayrımcılık ve ırkçılık dışında bir açıklamasının olmayışı, küresel anlamda hala güçlü toplulukların zayıfı ezmesinin norm alındığı bir dünya düzeninin yegane kanıtı olarak kabak gibi karşımızda duruyor. O tarafa bakmamayı tercih ediyoruz.

İnsan zihni tehlikeye o kadar obsesif şekilde kurulu ki tehlikenin ortadan kalktığı şartlarda bile aynı düşünce davranışını sürdürüp bu kez kendine yarattığı paranoyalarla savaşmaya programlanmış. O paranoyaları gerçeğe dönüştürmedeki başarısı ise malesef en az ütopyaları gerçeğe dönüştürmedeki potansiyeli kadar. Bunun en büyük kanıtı ise insanların toplu şekilde katledilmeleri ya da sakat bırakılmaları amacıyla üretilen araçların adının “Savunma Sanayi” olarak rahatlıkla kanıksanabiliyor oluşudur.

Halbuki siyasi haritadaki çizgilerin temsil ettiği sınırların geçirgenliği bireyler için halen izne tabiyken ortada iki tarafın da kabul ettiği doğal karşılanan bir hiyerarşinin olduğu inkar edilemez. Bu da diğerinin varlığıyla bozacağı, arı tutulmak istenen bir şeylerin varlığına yani bir başka kutsallaştırmaya işaret ediyor. Eşitlik talep etmeyi geçtim eşitlikten bahsedebilmenin seçkinlere has olduğu bir ortamda dezavantajlıların haklılığı bile güç sahibi seçkinlerin tanım ve onayına muhtaçken gerçek anlamda eşitlikten bahsedilebilir mi? Seçkin azınlığın bir sabah uyandığında bu adaletsizliği fark edip ellerinde tuttukları kaynakları paylaşmaya gönüllü oldukları bir senaryoda dahi bu gücün dağıtımında yine önyargılar ve etiketler etkili olacaktır. Peki ya bu kastçılığın içerisinde medeniyet tam nereye oturmaktadır?

Bu noktada kurtuluşun korumacılıkta değil yerel olmayan küresel bir bakıştan geçtiğini savunan 2019’da kaybettiğimiz Fransız düşünce insanı Michel Serres’den bahsetmeden geçmek istemem. Serres, suyu, havayı, ateşi, toprağı ve canlıları temsil eden hakiki bir dünya örgütü olan Wafel’in (İngilizce water, air, fire, earth, living’in kısaltması) kurulmasını öneren, 70 yıllık düşünce hayatına yaklaşık 70 eser sığdırmış küreselci bir bilim felsefecisi. Doğanın bir dekora indirgenip failliğinin görmezden gelinmesinin karşısında yer alırken toplum sözleşmesinin, yaşayanların dışında doğal kaynakların varlığını sürdürme hakkının savunusunu da mümkün kılacak şekilde genişletilmesini öneriyor. Serres bir röportajında1 “Yeni teknolojiler toplumları ve meslekleri değiştirmiştir. Oysa çağdaş dünyada söz sahibi olan herkes, insan bilimleri, siyasal bilimler, sosyoloji alanlarında yetişmektedir… Toplumun dönüşümlerinin sebepleri üzerine hiçbir şey bilmeyen kimseler tarafından yönetiliyoruz.” diyor. Etik dersi müfredatına yanaşmayan mühendisleri, klasik fizikten bihaber quantum felsefecilerini düşününce Serres’in, gözümüzün önünde duran bu bir başka çelişkili durum konusunda oldukça haklı olduğu aşikar.

Bugün dünya bizim sayemizde daha önce deneyimlemediği bir noktada ve biz hiç yüzmediğimiz sulardayız. Devamlılığımız için yeni ve (en az) her canlıyı içeren kapsayıcı bir yaşam hakkı anlayışının yaygınlaşması ve özümsenmesi şarttır. Bunun için insan hakları anlamında gelen önerilerinse diğer kültürlerin de, mümkün olduğunca gelişmişlik başlığıyla ayrıma uğramadan, tuzu katılarak biraz daha pişirilmesi hem kapsamının genişletilip geliştirilmesi hem de gerçek anlamda uygulanabilirliğinin sağlanması için kaçınılmaz görünüyor. Çünkü belli ki toplumsal ve sosyal gelişimin çok ilerisine geçmiş (savunma sanayi olarak adlandırılan) savaş ve yıkım sanayi ve teknolojisinin önünü almak için özgürlüğün; bundan 20 sene önce olsa haberimizin belki de olmayacağı facia niteliğindeki kıyımları, açlığı ve hastalıkları dünyanın diğer tarafında bolca bulunabilen kaynakların kolaylıkla aktarımıyla önlenebileceğini bilmenin önce sorumluluğunu almak gerekiyor. Bunun için gereken paylaşımı bilgi, haber ve para gibi araçlar bağlamında çoktan gerçekleştirdiğimiz düşünülürse gerisini getirmek işten bile değil. Gelecek, hali hazırda tesis edilmiş salt kazanma hırsından beslenen yarış kültüründe değil paylaşım ve uyumda can bulacak bir rekaberlik tasarımında yatıyor ve bizi bu kapsayıcı amaca götürecek tek bir zihni bile kayırmacılık ya da ayrımcılığa kurban etme lüksümüz bulunmuyor.

1  Haldun Bayrı çevirisi ile: https://medyascope.tv/2019/08/04/michel-serres-dogaya-bir-avukat-bulmak-gerek/

 
YORUMLAR

Hüseyin Gürses

Bu yazı inanılmaz.Bu bir yorum sayılmaz biliyorum ama nereden başlayacağımı bilemiyorum.

27 Eylül 2025

Hüseyin Gürses

"Sarpa Saran Ütopya Ya Da 100. bölüm" adlı hikayenizi okudum.Ve size bir kaç mesaj attım.Instagram'a çok hakim değilim. Mesajlarımı okudunuz mu bilmiyorum.Bu yazınız da çok etkileyici. Her şeyi yazmışsınız zaten.Ekleyecek bir şey bulamıyorum. Hatta pek çok noktada verdiğiniz bilgiler sayesinde kafamdaki dağınık düşünceler epey düzene girdi diyebilirim. Çok teşekkürler.

2 Ekim 2025

Hüseyin Gürses

"Sarpa Saran Ütopya Ya Da 100. bölüm" adlı hikayenizi okudum.Ve size bir kaç mesaj attım.Instagram'a çok hakim değilim. Mesajlarımı okudunuz mu bilmiyorum.Bu yazınız da çok etkileyici. Her şeyi yazmışsınız zaten.Ekleyecek bir şey bulamıyorum. Hatta pek çok noktada verdiğiniz bilgiler sayesinde kafamdaki dağınık düşünceler epey düzene girdi diyebilirim. Çok teşekkürler.

2 Ekim 2025

Öne Çıkanlar

Susan Sontag’a Göre Yazar Olmak: “Edeb..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

13 Ekim 2025

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Şu an demokratmış gibi görünse de otokratik rejimle yönetilen ülkelerde, çoğunluğun yanı sıra bir de yüksek eğitimli ve bilgi bir alt grup var. Yirmi birinci yüzyılın diktatörleri önceki yüzyıllardaki seleflerinin aksine muhalif sesleri doğrudan şiddet kullanarak değil, d..

Devamı..

Kahvaltı Takımı Seçiminde Nelere Dikka..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024