El Camino De Santiago.
Kırk beşinci yaş günü hediyem! Şaşırtıcı olan bu hediyenin annemden gelmesi. Hayatından ve yanından uzaklaşmamam için aynı apartmanda kendi evinin bir üst dairesini benim için satın alan annemden. Evet, elbette insanlar değişebilir, elbette hayat sürprizleriyle gelir lâkin burada mevzu annem. Annem ya! Dünya dönmeye devam ediyor mu? Bir söyleyiverin bana…
Hazırdım, heyecanlıydım. Mucizelere inanmaya başlamıştım. Birbirini tanımayan küçük bir gurupla Coelho’nun yürüdüğü yollarda yürüyecektim. Tarihi Hac yolunu…
Uçakta tanıştım guruptakilerle, çok karışmadım içlerine, herkes kendi yolunun yolcusuydu sonuçta. Haritalar, kalacağımız pansiyon ve oteller, telefonlara indirilen rotalar hazırdı.
İşte meşhur yoldayım. Birkaç kilometre sonra tozun tıkadığı burnumu temizlemeye çalışırken söyleniyorum kendi kendime. ‘Ne işim var benim burada? Annem beni öldürmek istiyor sanırım. Her yer toz toprak, taş ve kuru otlarla kaplı. Sarı deniz kabukları ve ok işaretleri olmasa burada kaybolurdum kesin.’
Vardığım ilk dinlenme noktasında önce özel yol pasaportuma yürüdüğüm kilometreyi belirten damgayı vurdurup soluğu banyoda alıyorum. Ayaklarım davul, üzerimden akan su kirli sarı… Uyuyup kalıyorum sert yer yatağında…
Yine yürüyoruz. Ayakkabımın arkası topuğuma sürtündükçe canım acıyor. Peçete aranıyorum çantanın diplerinde. Bir kadın elindeki peçeteyi uzatarak konuşuyor. Arkasından vuran güneş yüzünü gölgelemiş, göremiyorum.
“Bir şeyi fazlasıyla ciddiye almak önemli bir kişilik zafiyetidir.”
Güneşi elimle perdeleyip konuşana bakıyorum teşekkür ederek…
“Ama siz! Siz…. Adına şiirler yazılan kadın. Siz sadece varoluşunuzla koskoca edebiyat dünyasını etkilediniz.”
“Yok canım, ne münasebet! Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum.”
Peçetenin içinden düşen gri beyaz kuş tüyüne bakarken güldüğünü duyuyorum.
“Kendini bu kadar çok önemseme çocuk!”
Peçeteyi ayakkabıma sıkıştırmaya çalışıyordum ki kafamı kaldırdım yoktu. Yakalarım umuduyla hızla doğruldum yerimden, yer yarılmış içine girmişti sanki… Önümdeki küçük gruba yaklaşıp Tomris Hanım’ı aranmaya başladım.
“Çantanız sökülmüş. Verin de şuracıkta halledivereyim, ne işim vardı ki zaten burada? Yaşlıyım ben. Yaşlı yetiştirildim.”
Al bana bir şok daha….
“Benim işim kelimeleri kesip biçmek, kendi kafama göre yeniden dikmek…” Bir yandan da çantasından çıkardığı muazzam bir dikiş kutusunu açıp içinden çantanın rengine uygun hardal sarısı bir ip çıkarıyor, iğneye geçirmeye çalışıyordu.
“Annemle barışmak için bu Hac yolunu yürümem mi gerekiyordu illaki? Affetmiştir o beni, bilirim affetmiştir. Neyse yaşadıklarımdan yazıyormuşum ya ben, bu yolun da bir hikâyesi yazılır elbet.”
Dikmişti bile söküğü… Benim açık ağzımı kim dikecek? Teşekkür etmek için gevelediğim cümleler de yetmedi… Etrafıma bakıp “Sevim Burak, Sevim Burak burada” dedim. Kimse ilgilenmedi. El sallayıp uzaklaşan yaşlı adımlara takılı kaldı gözlerim…
Grubun çok gerisinde kalmıştım. Gördüklerimin gerçek olduğuna ikna etmeye çalışıyordum kendimi. Bacağıma attığım çimdikle istemsizce bağırdım. Duyan olmadı mı?
Geceyi geçireceğimiz hostele giriş yaptığımda o günün damgasını vurdurmak için yetkili birilerini aradım resepsiyon benzeri girişte. Karşıdaki koridordan müthiş güzel bir kadın bana doğru geliyordu. Gözleri kendinden sürmeli, kocaman… Gülümseyerek vurdu kaşeyi pasaport defterime ve kulağıma eğilip sessiz küçük harflerle;
“Bu gece arabayla seni bir yere götüreceğim. Tam gece yarısı hazır ol” dedi. Füruğ benimle konuşuyordu, şaşkındım yine elbette. Siz olsanız?
“Düşler
Ne kadar safsalar;
O yükseklikten düşer ölürler…”
“Bilir misin şiirlerimi? Sende sanki biraz şiir eksik, görüyorum. Şiir oku, şiiri hisset, bırak anlamaya çalışmayı!”
“Unutma, tam gece yarısı!”
Eski model bir arabayız. Vakit tam gece yarısı…
“Şiir akıntıdır, gidiştir. Başarılı olmak fikri insanı aldatıyor. Gururlu ve durgun yapıyor. Oysa ben yaşamak istiyorum…”
Hızlandık, çok sevdiğini söylüyordu rüzgârda uçuşan saçlarının yüzünde bıraktığı izleri…
Karanlıkta bir şeye çarptık. Kapkaranlık….
Gözlerimi açtığımda kolumu, bacağımı yokladım önce. Başım ağrıyordu biraz. Kırık yoktu. Hiçbir şeyim yoktu.
Odamdaydım, yatağımda. Telefonun sesini duydum, komodine uzandım.
“Efendim anne. Evet, sabah erken çıkacağız yola. Merak etme. Üç gün sadece. Kamp anne bu, yapma Allah aşkına. Tamam, dikkat ederim…”
Telefonu bırakırken gri beyaz bir tüy uçtu hayatıma….






