Babamın Cinayet Defteri’ni okuyanlar İstanbul’da yaşanan hava kirliliğinden, o dönemin politik zehrine kadar her şeyi görebilecek, günümüzün şartlarının nasıl oluştuğunu daha iyi anlayacaklar diye umut ediyorum.
Babamın Cinayet Defteri, Erdinç Akkoyunlu'nun ilk romanı. 17’inci yüzyılda işlenen garip cinayetlerden, 1992’de ortaya çıkan tuhaf suçlara ve günümüzde yaşanan sosyal siyasal ormanın köklerine uzanan atmosferiyle çok katmanlı bir siyasal-psikolojik-polisiye metni. Her okunduğunda başka sırlarını okurla paylaşacak derin bir metin. Dünya ve Türk edebiyatının modern metinlerine de göndermeler yapan romanda polisiye, siyaset, aşk, tarih ve cinayet birbirini besleyerek ilerlerken, dönemin gerçek kişileri de metinde bir görünüp bir kayboluyor. Erdinç Akkoyunlu'ya romanını ve ondan çıkarar yazarlık serüvenini sorduk.
Semih Gümüş: Babamın Cinayet Defteri yazıldıktan uzun bir zaman sonra yayımlanabildi. Yeni bir yazarın ilk romanını yayımlaması bu kadar güç mü oluyor?
Erdinç Akkoyunlu: Tecrübelerime göre olmuyor. Birçok isim daha ilk denemelerinde anlı şanlı yayınevlerinden yayımlandılar. Bende ise durum şöyle işledi: Roman arşiv çalışmasına başlamamdan 19, yazıldıktan ise 12 yıl sonra yayınlandı. Neden bu kadar bekledim? Ankara’da üniversiteyi bitirip 2006’da İstanbul’a döndüğümde, öykülerimi tanışmadığım Ülkü Tamer’e götürdüm, akşamları da bilgisayarda romanıma devam ettim. Üç ay sonra Ülkü Bey yanına çağırdı, Bilge Karusu’dan beri böyle öyküler okumamıştım. Senin yayınlanman lazım, dedi. Can Yayınları’ndan yayımlanmam için ısrar ve yardım teklifi etti. Gurur yaparak reddettim. Ne büyük bir hata yapmışım. O günlerde yayınevlerinin 2000’lerin başında gerçekleşen roman patlamasıyla başları dertteydi. Ün ve para için kısa zamanda yazılmış, çoğu taklit ve özenti metinler taşa bağlanıp yayınevlerinin camlarından içeri atılıyordu. Editörlerin kendi işlerinin dışında bu metinlerin ilk bir iki sayfasından başka ayıracak vakti yoktu. İlk günlerde ben de bu hızlı çalışma temposunun kurbanlarından oldum: Gazetecilik yaparken randevu alıp gittiğim yayınevi yöneticileri ve editörlere daha dikkatli gözlerle bakılmasını arzuladığımda durum pek değişmedi. Bu arada daha çıkmadığım edebiyat sahnesinde bir yer edinebilmek için gazetelerde, dergilerde okuma notlarımı yazmaya başlamış hatta bazı kimselerce eleştirmen bile denilen bir yazar oluvermiştim. Buna rağmen metnim zaman, maddi gerekçeler ve iş yükleri gerekçe gösterilerek basılmadı. Ama benden çok sonra edebiyata dahil olan isimler birkaç metnini yayınlattı; hatta edebiyatla bağlarını koparıp dizi senaryosu dünyasına adım attı. Bazıları edebiyatın genç ve en yetenekli isimleri olarak roman yazarlığına devam etti. Bense edebiyattan anlayan, makaleleri biraz ilgi gören bir eleştirmene dönüştüm, yine de metnim yayınlanmadı. Adına ‘Sosyal Akrabalık’ dediğim ilişkiler ve dünya görüşü bağlarıyla yapılan işbirlikleriyle birçok isim yayımlandı. Edebiyat dünyasında şansını denedi, reklam kampanyaları yapıldı fakat okur birbirine hayli benzeyen bu isimlerin bireyin yalnızlığını, şehir hayatını ve günümüzün kaosunu anlatan bunalım metinlerine beklenen karşılığı vermedi. Kendime ‘Beklenen Yazar’ diyecek kadar megolaman değilim ama beklenmeyen bir metin yazdığımın da farkındaydım. Bunu on iki yıl boyunca tüm anlatma çabalarıma, edebiyatla eleştirmen olarak iç içe olmama, okurlarca biraz tanınma rağmen yayınlanmadım. Açıkçası yayınevleri bir ilk roman olarak 1992 yılında geçen, içinde basın tarihinin de olduğu bir psikolojik polisiyeyi tanınmamış bir yazarın eseri olarak okurlara sunmak istemediler. Bununla uğraşmak yerine yazarlarının verdiği kurslardan gelen isimlere kapılarını açmayı tercih ettiler. Ben "Edebiyatı tek tip hale getirdiniz" makaleleri yazdıkça, beni görmezden gelme halleri daha da arttı. Bunu Orhan Pamuk’a da söyledim, "Siz Milliyet Roman Armağanı’nı aldınız. Romanınız üç yıl yayınlanmadı, ta ki satılık ilanı vermeye kalkıp da bir yarışmadaki öykünüz sayesinde Erdal Öz ile tanışıncaya kadar," diye. Oğuz Atay da TRT Roman Armağanı ödülünü alıp iki yıl yayımlanmamıştı. Adalet Ağaoğlu ile sık konuşurduk, o da, "Tiyatro yazarından romancı olmaz," denerek tanınmış yazar olmasına rağmen uzun seneler yayınlanmamıştı. Ne yazık ki bu alandaki rekor bana ait oldu. İlk metni yayınlatmak çok güçtür fakat Sisifos’un başına gelen lanet türünden bir kötü şans, bana kısmet oldu…
SG: Romanda Altan Metin’in babasının defteri var. Olup bitenlerin anlatıldığı bir metin olarak. Altan Metin de bu defterde yazılanların benzerlerini yaşıyor. Dolayısıyla bir metin üstüne metin okumuş gibi oluyoruz…
EA: Babamın Cinayet Defeteri’ni bir üst kurmaca olarak düşünmüştüm. Cumhuriyet gazetesindeki mesai arkadaşı Türk edebiyatının en büyük yazarı Yaşar Kemal’e öykünen bir muhabir Kemal Metin’in yazar olma çabası, o ölünce iki oğluna geçiyor. Tabii önce ağabeyi Altan Metin bu işe girişiyor, ardından kayıp olarak aradığı kardeşi Erkan’ın da yazdığını öğreniyor. Burada yazma bulaşıcılığına gönderme yapmak istedim. Üstelik ülkemizde edebi metne pek değer verilmediği düşünülür. Romanımız edebi metne gereği hatta çok daha fazla değer veren ve bunun için esrarengiz işlere girmekten çekinmeyen karakterleri ele alıyor. Kaldı ki ben roman söz konusu olunca düz metinler yazmayı sevmiyorum. Okur bilmez ama on iki yıl roman yayımlanıncaya dek biri sekiz buçuk yıl süren ve Osmanlı adalet sistemini anlatan bir modern roman, bir de 1970’lı yıllarda İstanbul’da çevre felaketini anlatan başka iki roman daha yazdım. Hepsinde bir yazma çabasına vurgu var; çünkü bizler artık yazılmamış metnin kalmadığı çağın yazarlarıyız. Bu gerçeği hep hatırlamak istedim.
Roman sanatında en önemli noktalardan biri metin iklimini yani romanın okur tarafından gerçekçi ve izlenebilir şekilde takibini sağlayacak kurgu-konu-üslup bütünlüğünü yaratırken onlara unutamayacakları bir karakter de vermektir
SG: Altan Metin’in çalkantılı bir hayatı, ilişkileri aşkları var. Nasıl bir karakter düşündün ve bu karakter ne anlatıyor?
EA: Altan, babası Baretta Gölgesiz Kemal Metin 1980 darbesinden hemen sonra faili meçhul bir cinayete kurban gidince ki, cinayeti Mauser, Benelli, Parabellum ve Smith Wesson lakaplarına sahip diğer gazetelerin kaşarlanmış polis muhabirlerinin işlediğine şüphe olmasa da elde delil de yok, onları gıcıklayıp, cinayeti itiraf etmelerini sağlamak için ve geçim sıkıntısı nedeniyle mecburen gazeteciliğe başlıyor. Tabii cinayet defteri de tutuyor tıpkı babası gibi. Bir polis muhabirinin gittiği cinnet, cinayet, intihar, yangın haberlerinde maktullerin dul kalmış eşleriyle, cinayetlerin aydınlatılması için basında yardım uman kızlarıyla, meraklı tanıklarla cinsellik yaşaması aslında psikiyatri biliminin alanına girer: Kazanova bile böylesi küçüklü büyüklü dehşetlerden kendine haz çıkartma peşine düşmez. Fakat gece ile münasebet insanlarda bambaşka duygulara sürüklüyor. Eğer ağır psikolojik rahatsızlıklarınız yoksa yani normal duygulara sahip, sıradan bir insansanız ve geçiminizi İstanbul’da gece gerçekleşen travmatik olayları haberleştirerek kazanıyor; üstelik bu haberlerin ardındaki hikayeyi gazeteciliğin hacimsel ve işlevsel gereği tam anlatamamanın rahatsızlığını yaşıyorsanız, işleri normalleştirmek için bir yola sapmanız kaçınılmaz olur. Altan, özünde ahlaki değerleri yıpranmış, pek duygusal olmayan ve şaşırma yetisini kaybetmiş üstelik hayatta başka iş yapmak için seçim şansı olmamış biri. Roman sanatında en önemli noktalardan biri metin iklimini yani romanın okur tarafından gerçekçi ve izlenebilir şekilde takibini sağlayacak kurgu-konu-üslup bütünlüğünü yaratırken onlara unutamayacakları bir karakter de vermektir. Ben de Altan’ın okurun zihninde ‘Yeniden okursam başka bir yönünü daha görür müyüm’ diye düşüneceği ve bunu yapınca okurla bir gizemini daha paylaşacak karakter olsun istedim; öyle yaratmaya çalıştım.
SG: Roman asıl olarak cinayet algısı ile olgusunun zaman içinde nasıl değiştiğini anlatıyor. Bunu anlatmak niçin önemliydi?
EA: Türkçeye geçişten sonra 1920’lerin sonundan itibaren gazeteleri 2005 yılına değin Ankara’da arşivde üç yıl boyunca aralıksız okudum: 20’lerden köyden kente göçün yoğunlaştığı 60’lara kadar büyükşehirlerde işlenmiş bir cinayet başlı başına bir vaka idi gazeteler için. Gazeteciliğin kuralı 5N1K, Ne, Nerede, Ne zaman, Neden, Nasıl ve Kim soruları cinayet haberlerinde maktulden zanlının psikolojilerine, görgü tanıklarından, cinayet sebebine değin günler boyunca birer gazete öyküsü olarak veriliyor. Yani o dönemin gazetecileri aslında günlük hikayeler yazarak para kazanan birer basın edebiyatçısı. Fakat şehirler kalabalıklaşıp, cinayetler artınca bu vakalar gazetelerin manşetlerinden inip, 3. Sayfa denilen ve gerçekten gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan bir yere hapsoluyor. Öldürülen çok genç ve güzel yada ünlü değilse, bir bilemeniniz iki sütunda okura aktarılıyor. Üstelik gazeteciliğin kalıp cümleleriyle: Olayların ardındaki büyük hikayeler de çöpe gidiyor. Ertesi gün gazete okuruna haline şükredeceği yeni bir cinayet haberi malzemesi veriliyor. Gazeteler dehşet fabrikasına dönüşüyor, okur da buna alışıyor. Romanımız bu duruma nedense ve edebiyatçı olmak için isyan eden bir aileyi anlatıyor. Benim için bu değişimi anlatmak önemliydi çünkü sebebi ne olursa olsun, bir insanın öldürülüşü içinde çok büyük bir romanı gizler. Yeter ki yazmasını bil. Bunu düşünerek ve de romanımda gönderme yaptığım Suç ve Ceza gibi dünya edebiyatının kült polisiyesine gönderme yapmak maksadıyla bu konuyu anlattım.
SG: Altan Metin’in babası bir faili meçhul cinayete kurban gitmiş. Bu arada hikâyede ülkenin son dönemlerine göndermeler var. Neredeyse ülkenin belli bir döneminin panoraması…
EA: 1992 yılı Türkiye tarihinin kırılma dönemlerinden biriydi. 12 yıl önce şartları hazırlanmış bir darbe olmuş. Ülkede hemen herkes apolitize hale gelmiş. Kenan Evren, Marmaris’e yerleşmiş. Liberal-muhafazakar Özal Cumhurbaşkanı olmuş, ülkede DYP-ANAP çekişmesi yaşanıyor. Güneydoğu’da TSK ile PKK arasında çok kıyıcı çatışmalar var. Bosna’da Sırp keskin nişancılar çocuk yaşlı ayırmadan katlediyor, Almanya’da Neonaziler Türk ailelerin evlerini yakıyor. Özel TV’ler, radyolar yeni kurulmuş. Türkiye bir yandan hızla değişirken, gazeteler bu haberlerin yanına Refah Partisi’nin yükselişinden korkan makaleleri koyuyor. Aslında Türkiye, tarihin en çok tekerrür ettiği ülkelerden biri. Sadece giyim tarzı ve teknoloji değişiyor. Bugün tüm yazdığımız şu meselelerden bir haber olan ama edebiyat dünyasını roman tercihleriyle belirleyen bir Z kuşağı var. Romanı yazdığımda Z kuşağı kundaktaydı. Y kuşağının da ilgisini çekecek bir metin olduğunu düşünmüştüm. Çünkü bizim edebiyatımızda ne hikmetse siyasal polisiye metinler artık yazılmıyor. Polisiye olmasa bile siyasal metinler edebiyatta yer almıyor. Ama Türkiye’de ‘Hindistan’ı ne güzel anlatmış’ diyerek Gece Yarısı Çocukları çok okunuyor. Ezcümle, ben eğer fırsat verilirse Türkiye tarihinin bana göre değişim zamanlarını farklı roman kuramlarıyla anlatmaya devam edeceğim. Babamın Cinayet Defteri’ni okuyanlar İstanbul’da yaşanan hava kirliliğinden, o dönemin politik zehrine kadar her şeyi görebilecek, günümüzün şartlarının nasıl oluştuğunu daha iyi anlayacaklar diye umut ediyorum.
Gerçek kişiler kurmacada yer alacaksa bu büyük bir risk olur. İşte onu iyi taşımak lazım. Taşıyamaz, aşırıya kaçarsan ayıplanırsın, yok sayılırsın.
SG: Gerçek kişiler de romanda birer roman kişisi olarak yer alıyor. Sen de bundan çok söz ediyorsun. Böylece romana ilgi çekmeyi de düşündün mü? Gerçek kişilerin kurmaca içinde yer alışıyla ilgili neler söylersin?
EA: Ben baklava ustası bir baba ile ev hanımı bir annenin Bayburtlu bir ailenin Ortaköy’de doğmuş büyümüş, Fikirtepe’de yaşamış hep dar gelirli olmuş, gazeteciyken de maaşı hep en alt seviyeden verilmiş biriyim. Ne kolej mezunuyum, ne varlıklıyım. Romanda Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal, Uğur Mumcu gibi gazetecilerin olması önce aklımda yoktu fakat özellikle Amerika edebiyatında bu tür metinler ve senaryolar oldukça fazla. Oradan cesaret aldım. Bu isimler ile benim sosyal statüm bir değil: Türkiye’de ciddi bir sınıflar ayrımı var. Ben Beyaz Türk bir gazeteci olsaydım, belki bu isimlerin de metinde olmasına doğal bir onayı okur da verirdi. Fakat bir dönem metni yazıyordum. Ki içinde Cumhuriyet gazetesinde ben romanı yazarken Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim isimli metinde aktardığı karışıklığın da olduğu dönemler var, yazmak benim haddim mi diye çok düşündüm. Sonra cesur olmaya karar verdim. Mesela şu ana kadar ne Özkök, ne Cemal, ne Mumcu Ailesi’nden bir geri dönüş hiç olmadı. Olur mu bilmiyorum. Olsun diye de yazmadım. Günümüzdeki medya yapısında özellikle Özkök ile Cemal’den söz etmek mesela benim hükümete yakın medyada hiç yer almamam anlamına da geliyor. Yani ben bir riski aldım ama bunu edebiyat için aldım. Öte yandan bu isimler kurmacada edebiyata değer veren gazeteci yöneticileri sıfatlarıyla yer aldığı için içim rahat. Gerçek kişiler elbette kurmacada yer almalı. Aslında bunun tersini daha çok severim fakat gerçek kişiler kurmacada yer alacaksa bu büyük bir risk olur. İşte onu iyi taşımak lazım. Taşıyamaz, aşırıya kaçarsan ayıplanırsın, yok sayılırsın. Ama benim metnim için Ertuğrul ve Hasan Bey mutlaka olmalı, romanın sonu Mumcu suikastına bağlanmalıydı. Yaşar Kemal’e gelince, o benim pirim, büyüğüm. Yazarken gurur duydum. Orhan Pamuk için de aynı şey geçerli. Kara Kitap o dönemin en çok okunan romanı, ona metinlerarasılık yapmaktan korkmadım, Orhan Bey kızar diye çekinmedim de. Kendisine söylediğimde ‘Görelim bakalım’ demişti…
SG: Sen gazetecisin ve gazetecilikle doğrudan ilgili bir hikâye anlatmışsın. Bildiklerini anlatmanın elbette yararı olmalı…
EA: Aslında romanı yazarken daha çalışmaya başlamamıştım. İlk romanın aile ve kendin ile ilgisi olmasının bir edebi gelenek olduğunu düşünürüm hep. Bir de şu var, bizdeki ve dünyadaki polisiyelerin çoğunda başkarakterler polis. Çünkü olaya doğrudan dahiller. Ama olayın başka yanları da var, gazeteciler gibi. Ben de meseleye oradan bakmak istedim. Mesleği yaparken yazmak da yararlı oldu tabii…

SG: Romanın aynı zamanda polisiye bir kurguya sahip. Polisiye kurgu romana neler katabilir?
EA: Umberto Eco der ki ‘Bir adam balık tutarken, nehirde bir ceset geçerse bu bir olaydır. Ama balıkçı eski bir katilse, roman burada başlar.’ Siyasal romanlar yazarken, polisiyeden faydalanmak büyük yarar sağlar. Ülkemizin tarihinin neredeyse tamamın kriminal hikayelerle dolu. Altını çizmek isterim, ben Ahmet Ümit gibi bir polisiye yazarı değilim, olamam da. Edebiyatım buna müsait değil. İkinci romanımda da 17’inci yüz yılda işlenen cinayetleri anlatıyorum ama roman polisiye değil. Burada metin iklimi dediğimi şey ortaya çıkar. Sen okura ‘Katil kim’ sorusunun yanıtını aratmak istersen, metnini polisiye kurmak zorundasın. Ama bu cinayeti herkes biliyor dersen, Márquez gibi Kırmızı Pazartesi’yi yazmış olursun. Herkes Suç ve Ceza’ya polisiye der ama bir cinayetle kurulan Kırmızı Pazartesi'ye bu sıfat verilmez. Ben siyaseti ve psikolojiyi anlatırken, dönem zaten cinnet hali olduğu için polisiyeyi de yazdım. Daha sonra da polisiye metinler yazdım. Topkapı Sarayı Cinayeti de ha keza öyle ama polisiyeci değilim. Sadece polisiyenin romana değer kattığını düşünüyorum.
SG: Babamın Cinayet Defteri’nin nasıl okunmasını istersin?
EA: Bir çok satan olacağını düşünmüyorum. Ama keşke son 10-15 yılda okurun bazı metinlere tanıdığı şansın birazı tanınsa da modern olma çabasındaki, klasik metinlerle de bağ kuran bir çalışma, bir emek ürünü olduğunu okur görebilse isterim.
SG: Erdinç, hangi yazarları sevdiğini, en çok hangi yazarardan etkilendiğini söyler misin…
EA: Ben edebiyatı zihnimde daima kategorize ederim. Olay anlatanlar, kurgu yapabilenler, iklim oluşturanlar, karakter yaratanlar… Ama üç kişinin edebiyatını potamda eritmeye uğraşıyorum. Dostoyevski, Márquez ve Yaşar Kemal.
SG: Sence edebiyatın yaşadığımız şu zamanlar içinde nasıl bir yeri vardır ve nasıl bir yeri olmalıdır?
EA: Edebiyat elektriğin olmadığı bir dünyada, tiyatro dışında bir eğlence aracı olması için var oldu. Yani bir çok satma ve okutma çabasının ürünüydü. Zamanla bazı insanlar, kendilerinin başkalarından daha farklı yazabildiğini fark edince, kadınlara aşk hikâyeleri, erkeklere kahramanlık anlatan metinlerin yerini Flaubert, Dickens, Hugo, Tolstoy aldı. Sonra iş Hemingway, Calvino, Fowles ile başka bir yere gitti. Derken Nobel’in de işin içine girmesiyle edebiyat derinleşti, sanata dönüştü, farklılaştı. Bugün herkes geçim telaşında. Kimse şöminesinin başına geçip günde on saat metin okuyamaz. Sadece maddi imkanlar değil yaşam tarzı da buna izin vermez. Edebiyat bugün bazen serviste telefonla oynamamak için, bazen çocuklardan arta kalan yada yaratılan vakitte, çoğunlukla da üniversite yurtlarında yapılan bir eylem halinde. O yüzden Pierre Bayard Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz diye bir metin yazdı. Bugün Sefiller’in tam cildini okumana gerek yok fakat Jan Valjan’dan mutlaka haberin vardır. Herkesin edebiyattan biraz haberinin olduğu ama metin okumaya zaman ve parasının olmadığı fakat git gide de yazılan metinlerin çoğaldığı, okura yayınevlerinin ve yazarların ödev yüklediği bir çağdayız. Fakat dünyayı da tamamen sinema ya da Netflix veya internet ile anlamak da mümkün değil. Eğer edebiyat okuru olursanız, dünyada başınıza gelecek felaketlerin herkesin ortak derdi olduğunu kanıksayarak bunlara gerektiğince tepki vermeyi ve yaşamınızı öfkenin, hırsın ve de intikamın esiri olmadan daha değerli yaşayabilme kabiliyetine kavuşursunuz.






