Beni bilmezken daha seviyordum seni, uzaktan uzaktan, sen anlamadan. Hem önce sevmeyi öğrenmiştim senden. Öğrenmiştim çünkü zor oldu bu hissi kendi içimde kabullenebilmek. Zordu “aşk” kalıbı ile öğretilmiş duyguların yeni haritasını çizmek. Bu yeni gerçeğin çıplak halini olduğu gibi, dümdüz kabul etmek...
Oturduğum mahallede, evimin sokağındaki küçük ev lokantasında görmüştüm seni. “Tarçın”da. Orada çalışıyorsun zannetmiştim önce, sonradan öğrendim, hem sahibi hem çalışanı olduğunu. Penceremin önündeki koltukta oturur seni izlerdim kucağımda laptopla. Alışveriş çantalarını yüklenip geldiğin sabah saatlerinde. Poşetleri yere bırakır, telaşla anahtarını arardın kocaman bez çantanın içinde, her gün aynı telaşla. Sanki hep unutmuşsun gibi telaşla çantayı karıştırır, anahtarı bulup çıkardığında yüzünde güneş ışırdı. Belki en az beş anahtarlık takılı olan o anahtarı bulduğunda gülmeme engel olamazdım pencerenin ardından. Sonra poşetler taşınır içeri, bir süre görünmezdin. Elinde çayın ve sarı bezinle çıkardın bir müddet sonra ortaya. Dışarıdaki üç masanın tozunu siler, çayını yudumlardın arada. Sandalyelerin minderlerini yüklenip gelirdin bir kucak. Minderler yerleşir, masanın üstüne tuzluk biberlik gelir, sen yine kaybolurdun. Her ayrıntını anlatabilirim sana. Saçının gözünün önüne gelmesine sinir olurdun mesela, elinle tıkıştırırdın arkadaki topuza, yine de söz geçiremezdin, akardı yüzüne saçların. Sarı bezi yıkayıp geri gelirdin silmek için, titizdin biraz. Tuzluk biberlikleri havaya tutar, leke arardın; peçetelerin işli nakışlı kumaştı, en çok onların rengine hayrandın. Sevgiyle, sevgilinin saçını okşar gibi katlayıp yerleştirirdin yerine, son bir kez dokunup gözlerin dalardı bir yerlere. İçerideki seni görebilmek için ne çok pozisyon değiştirirdim oturduğum yerde, göremezdim. Yemekleri sergilediğin büyük camlı dolap seni benden saklardı hep, ne gerek vardı ki o koca camlı heyula gibi şeye?
Kemiklerime sinmişti hastalık, kötüydüm o kapıdan ilk içeriye girdiğimde. İyi gelecek tek şey senmişsin gibi, senin yanında almıştım soluğu. Kolumu kıpırdatmayı bırak, konuşabilmek için bile güç sarfetmem gerekiyordu. “Lütfen bir porsiyon çorba” demiştim dolabın ardındaki sana. Menünün o güne denk geleni mercimek çorbasıydı; bol limon, bol karabiber iki kâse çorba içmiştim. Sen de oturduğun yerden beni izlemiştin çocuğu hastalanmış anne gözlerinle. Biliyorum, etime değiyordu şefkatin, ruhumu öpüyordu tüy kadar hafif. İçimde bir yere dokunuyordu. Dünyadaki tanımlanmış tüm sevgilerin toplamıydı bakışın. Ağzım burnum akarak hesap istediğimde, “Akşamüstü beşte kapatıyorum tekkeyi, adresini yaz evine geleceğim” demiş, bir kâğıt parçası uzatmıştın bana. Karşı komşun olduğumu okuduğunda yüzündeki gamze derinleşmişti sessizce.
Geçirdiğim en ağır gripti sanırım, domuzu, mandayı geç, gergedan halt etmiş yanında. Cayır cayır yanan içime inat, etim kutupta kıçı açıkta kalmış gibi soğuktu, titriyordum istemsiz. Deli üşüyordum, ateşimin doruğa tırmandığı dakikalarda titreme, çırpınma, kusmanın ardından vücudumun normal şartlara dönmesini umut ederek dipsiz uykulara dalıyordum. Kısa süreli bir normallik, uykuya düşüş yarı baygın, ardından yine titreme nöbetleri. Yalnız yaşadığıma lanet okuduğum nadir zamanlardan geçiyordum, taparım oysa ki yalnızlığıma.
İşte öyle bir vakitte girdin hayatıma, hiç planlamamıştım bunu, hiç hesapta yoktun.
Geldin, söylediğin saati beş dakika geçirmeden. Elinde yakınlardaki marketin poşetleriyle. Salondaki üçlü koltukta, battaniyelerin altındaydım, geleceğini tahmin etmemiştim. Yoksa inan, her şeye rağmen kalkar, yağdan sicim sicim akan saçlarımı yıkardım en azından, bütün bedenimi yıkayacak gücüm olmasa da. En yeni pijamalarımı giyerdim, kıçı delik eşofman altım, babamdan yürüttüğüm pijama eskisi olmazdı üstümde. Ortalığı da toplardım az buçuk, ağzımı burnumu sildiğim kâğıt mendilleri çöpe atar, içimin ateşini söndürmek için yediğim meyveli yoğurt kaplarını sehpada bırakmazdım. Evi havalandırır, güzel bir de müzik açardım. Tütsülerden yakar, birkaç kitap bırakırdım görebileceğin yerlere. Geleceğini sanmamıştım.
Elinde poşetler, mutfağı sordun ve daldın hemen oraya. “Pardon ya, biraz komik oldu ama ben Deniz,” diyerek seslendin mutfaktan, sorulu cümlene cevap alamayınca elinde domates püresi kavanozuyla salona geldin. Sanki hep burada yaşıyordun, ocağın yanındaki sepetten aldığın kenarı kırık tahta kaşıkla, kapağı açık kavanozla ev sahibi olan sendin. Üzerindeki minik çiçekli pazen etek yerleri öpüyordu, ayaklarında mor uzun yün çoraplar. Toz pudra boğazlı kazağın seni daha da minicikleştirmişti sanki. Duruşundaki “sen”lik çok dokundu hasta halime, gözlerim doldu haberim olmadan. “Ben Doğa, memnun oldum!” Aldığın cevapla gerisingeri mutfağa döndün, az sonra tereyağında kavrulan nanenin kokusu yayıldı ortalığa. Gözümden akan yaş canımı acıtıyordu, sebepsiz ağlamaların ilkini yaşatmıştın bana. Yeni bir ateş nöbetine yenilmemek için üçlü koltukta kendimle savaşıyordum, kaçırmak istemiyordum sana dair hiçbir şeyi. Telafisiz zamandaydım. Başımın altındaki yastığın yavaş yavaş ıslandığıydı son hatırladığım, yastığa değen yanlarım üşümelere başlamıştı.
“Evleniyoruz!”
Evleniyorduk biz bugün! Herkesin bildiği, herkesin anladığı dilde. İkimiz de beyazlar içindeydik, ayaklarımız çıplak, sahilin kumu yapışmış. Gelenler de beyazlar içindeydi; senin ailen, benimkiler, daha tanışmadığım arkadaşların, daha tanışmadığın arkadaşlarım. Cümlelerini doğru dürüst duyamadığım nikâh memuruna gülümsüyorduk ikimiz de heyecanla. “Evet.” “Evet.! “Birbirinizi öpebilirsiniz! Kutluyorum!”
Yok, rüya bu. Gerçek olamaz. Sen beni sevmiyorsun ki daha. Adımı biliyorsun sadece. Nasıl gülerim, nasıl severim, niye ağlarım bilmiyorsun. Seni sevmelere doyamadığımı. Sana dair kurduğum hayallerimi de.
“Güzel mi, beğendin mi çorbayı? Herkes tel şehriye ile yapar tavuk suyuna çorbayı, ben arpa şehriyeli seviyorum. Limon sıktım içine, biraz daha sıkalım mı? Karabiber? Tuz?” Kendi ellerinle kaşık kaşık içirdin arpa şehriyeli tavuk suyuna hasta çorbasını bana, yüzündeki gülümsemeyi izleye izleye içtim ellerinden. Gamzelerin en güzel çukurdu gördüğüm görebileceğim.
“Gelinliğim pek demodeydi, o ne öyle allahını seversen. Ben kendi gelinliğimi kendim çizer, kendim dikerim. Sen tarih söyle! Rüyana kaçacağım.”






