Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Eylül 2022

Kitap

Sadık Bey'in Karmaşık Dünyasında

Hülya Soyşekerci

Paylaş

0

0


Yazar, kurgu oyunlarıyla, merak unsurunu ustaca kullanmasıyla ve kahramanı Sadık Bey’le birlikte, toplumun 1980’lerden bu yana yaşadığı yozlaşma sürecinden kesitler sunuyor.

Pınar Kür edebiyatıyla 1977 yılında üniversite öğrencisiyken tanışmıştım. Bir yıl önce yayımlanan Yarın Yarın adlı unutulmaz romanıyla Pınar Kür, bireyi dışlamayan nitelikli bir toplumsal romanın nasıl olacağı konusunda bana ufuk açmış, bu fikri geliştirmemi sağlamıştı. Akıcılığı ve sürükleyiciliğiyle, olayların gelişimi ve birbirine bağlanmasındaki kurgu başarısıyla, farklı toplumsal kesimlerden karakterleri tüm canlılığıyla işlemesiyle, bu roman bende derin izler bırakan yapıtlar arasında yer aldı.

Pınar Kür’ün Yazın Dünyası

Pınar Kür adını duyduğumda aklıma öncelikle cesur ve sözünü sakınmayan bir yazar geliyor. Yarın Yarın’dan itibaren, hayatın tüm boyutlarını önemseyen, cinselliği dışlamayan, kadın cinselliğini cesurca işleyen, eril egemen toplumun kadına bakışını pek çok boyutuyla sergileyen, bu gerçeklerin üzerinde düşünüp onları sorgulamamızı sağlayan Pınar Kür, bende her zaman için eleştiren, düşünen, soran, sorgulayan, tabuları sarsmaktan korkmayan bir kadın yazar imgesi oluşturmuştur. Hiçbir feodal zinciri üzerinde taşımayan, toplumun bireye yönelik her türden dayatmalarını aşan, tabuları sarsmaktan korkmayan bir yazardır Pınar Kür.

Yarın Yarın’da kişilerinin düşünceleri ve konuşmaları aracılığıyla Stalinist Türkiye solunu eleştiren, bunun yanı sıra sosyalizmin birey-toplum diyalektiğini de önemsemesi gerektiğini düşünen Pınar Kür, muhalifliği içselleştirmiş bir aydındır. Mine Söğüt’ün hazırladığı Aşkın Sonu Cinayettir adlı nehir söyleşi kitabında, muhalif ve sorgulayıcı olmayan bir yazar düşünemediğini, muhalifliğin yazarın doğasından, iç dünyasından ve bakış açısından kaynaklandığını vurgular. “Bir şeylere karşı çıkacaksın, birilerini sarsacaksın, birtakım kovanlara çomak sokacaksın… Kısacası, düzene itirazın olacak, muhalif olacaksın ve bu muhalefeti eserlerinde dile getireceksin. Yoksa, orada burada gevezelik ederek değil” der. (s.292) Özellikle zengin burjuva çevrelerini çok iyi anlatır Pınar Kür. O çevrelerdeki gözlemlerini romanlarındaki olaylara ve yarattığı karakterlere yansıtmakta ustadır. Bir bakıma kapitalist sistem ve burjuva sınıfı eleştirisini “içeriden” gerçekleştiren bir yazardır. Mine Söğüt’e diyor ki: “…o çevreleri tanıyorum ama o çevrelere de eleştirel gözle bakabiliyorum. Nasıl devrimci çevrelerin hem içindeydim hem de dışarıdan bakabiliyordum, bu da öyle. Yetiştirilme tarzım farklı olduğu için… Türkiye’de hep yabancıyım ben!”  (s.180)

Aşkın Sonu Cinayettir’deki söyleşisinde erkeklerin sünnet meselesini de eleştiri odağına alarak bir tabuyu daha sarsmaktan çekinmez Pınar Kür. Toplumda erkeklerin bebekken sünnet edilmeleri gerektiğini, çocuk yaşlardayken sünnet travması yaşamaları nedeniyle hem ezik hem de saldırgan olduklarını, iç dünyalarında bir tür kastrasyon duygusunun oluştuğunu belirtir. Bu durumun, erkeklerde “eril egemenlik” fikrini iyice pekiştirirken bir taraftan da onlara söz konusu egemenliği, gücü ve iktidarı her an kaybetme korkusu yaşattığını belirtir.

Yazdığı roman ve öykülerle edebiyatımızın önde gelen kadın yazarlarından biri olan Pınar Kür, uzun yıllara yayılan yazma serüveninde birçok önemli yapıta imzasını attı. Her kitabında hayatın ve toplumun farklı bir yönünü işleyen, bunlara uygun ve birbirinden farklı yazınsal teknikler deneyimleyen Pınar Kür, Mine Söğüt’e, bir yazar olarak en fazla çekindiği ya da korktuğu şeyin kendini tekrarlamak olduğunu söylüyor: “Benim korktuğum, ‘bundan sonra ne yapacağım?’ endişesi oldu hep.”  “Benim yazarken yaşadığım tek endişe, yazacaklarımın şimdiye kadar yazdıklarımın aynısı olması endişesidir. Kendimi tekrar etmekten korkarım.” (s.361) Gerçekten, Pınar Kür kendini tekrar etmemeye özellikle dikkat ediyor; her romanında bir öncekini aşmayı amaçlıyor. Farklı tarz, biçim ve biçemler deneyimleyerek yazıyor. Her romanında ayrı bir yazınsal yeniliğe yönelen yazarın kurguları pek çok okur ve eleştirmenlerce ilgiyle karşılanıyor ve başarılı bulunuyor.

Sağlam kurgularını küçük yaşlardan itibaren çok kitap okumasına, özellikle iyi bir polisiye roman okuru olmasına bağlıyor Pınar Kür: “Bana yazarlığı nereden öğrendiğimi soranlara şöyle derim: Kursa falan gitmedim ben. Ben yazmayı Agatha Christie ve Tolstoy’dan öğrendim. Özellikle kurguyu onlardan öğrendim. Benim kurgumu beğenirler de… Polisiyenin birtakım kuralları var ve bu kuralları ben o kadar iyi biliyorum ki, bir romanı elime aldığımda daha yirmi sayfa okuyayım, cinayet işlenmeden kimin öleceğini, kimin öldüreceğini anlıyorum. Tekniği o kadar kapmış durumdayım. Polisiye okumak onun için artık o kadar keyifli değil. ” (s.319)

Yazarın okuma yaşantılarını, çocukken aile kitaplığında karşılaştığı ve merakla okumaya başladığı tragedyalar da yoğun olarak etkiliyor. Ölüm, aşk, tutku, ayrılık, ihanet, intihar ve hüznün yazarın en çok işlediği temalar arasında yer almasının nedenlerinden biri de bu okumalar olsa gerek. Mine Söğüt’ün “Sizi ilk etkileyen yazarlar kimler?” sorusuna şu yanıtı veriyor Pınar Kür: “İlk zamanlar ben çok tiyatro eseri okurdum. En büyük etki o tiyatro eserleridir. Sahneyi kurmak, görsellik, diyalogların rahatlığı… benim ilk formasyonum annemin babamın kütüphanesindeki kitaplarla oldu. Onların kütüphanesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasikleri vardı ve bunlar da eski Yunan ve Shakespeare tragedyalarıydı. Ben bunları masal okur gibi okurdum. Yıllar sonra bunlar üniversitede benim karşıma ders olarak çıktı. Hamlet’i verdiler elime, a ben bunu hatırlıyorum, Agamemnon’u da hatırlıyorum, hepsini masal gibi okumuşum. Hikâye olarak kalmış aklımda.” (…) “ …aşk cinayet, ihanet, tüm temalar kafama oradan girmiş.”  (s.189)

Yarın Yarın’ın yanı sıra Asılacak Kadın, Bitmeyen Aşk, Bir Cinayet Romanı, Cinayet Fakültesi, Pınar Kür’ün ilgiyle okunan romanları arasında. Pınar Kür’ün romanlarını “trajik romanlar” olarak nitelendirmek de mümkün. Çoğu zaman, sonu mutsuzlukla ya da ölümle bitiyor romanları. Çünkü Pınar Kür mutlu bir edebiyatın olmadığı/olamayacağı kanısında olan bir yazar. Aynı söyleşi kitabında şunları dillendiriyor: “Aslında yazarın nihai amacı insanları mutlu kılmak değildir. Yazarlar iyi insanlar değillerdir, iyi olmak isteseler doktor, hemşire, yuva öğretmeni olur, insanlara yararlı işler yaparlardı. Birisi, okudum kitabını, ağladım, perişan oldum, derse ben memnun olurum. O akılda kalır. Mutluluğun romanını yazmış olan kim var? Çünkü hikâye yoktur mutlulukta.” (s.209) “Kısacası dünyaya bir itirazım var ve bu da mutlu sonu engelliyor. Hiç aklıma mutlu son yazmak gelmiyor.” (s 221)

Pınar Kür, Mine Söğüt’ün hazırladığı aynı söyleşi kitabında romanın kurmaca dünyasının gerçek yaşama değil de matematiğin soyut yapısına yakın olduğunu belirtir: “Romanın gerçek yaşamı yansıtması mümkün değil. Ama ne yapıyor yazar, daha önceden tanıdığı kişileri alıp bir dönüşüme sokuyor, anlamı olan bir biçimde geliştiriyor. Onun için yaşama değil matematiğe yakın. Çünkü gerçek hayat unsurlarını başka bir dünya düzeni içinde matematiksel düzene koyuyor.” (s.327)

Yazma süreçlerini Mine Söğüt’e dile getirirken, özellikle mekânların ona esin verdiğini, yaratıcılığını harekete geçirdiğini ifade ediyor; roman ve öykülerini tasarlarken önce mekânları sonra o mekânın içinde yaşayan kişileri oluşturduğunu belirterek şunları dile getiriyor: “Yarattığım insanlarla yarattığım mekân içinde aylarca dolaşır, birlikte yaşarım. Aylarca kafamda yaşattıklarımın çoğu yazdığım romana girmez, ama benim o dünyayı yaratmaya ihtiyacım vardır. Onun için yazarlık hem yalnızlık isteyen hem de toplumdan kopulmaması gereken bir iş. Bu yüzden de yazarlık zor iştir. Tamamiyle kuleye kapanıp her şeyden kopamazsın, yaşamdan besleniyorsun çünkü. Ama bir yerden sonra tamamiyle yalnız olman, içine kapanman gerek.” (s.224)

1970’lerden günümüze bir roman kahramanı “Sadık Bey”

Bu yazıda Pınar Kür’ün ilk kez 2016’da yayımlanan son yapıtı Sadık Bey’den söz etmek istiyorum. Sadık Bey, kitaba adını veren roman kahramanı üzerinden, 12 Eylül sonrasında başlayan ve son yıllarda giderek artan toplumsal yozlaşmaya dikkatimizi çeken; her şeyin para ve güce endekslendiği; insanların güce ve güçlüye taptığı, gücün yanında yer almak için kendi uğradığı haksızlıkları bile yok saydığı şu zor zamanlarda geçen bir roman. Niteliksizliğin, vasatlığın ve yozlaşmanın tavan yaptığı son dönemler, Sadık Bey adlı kahramanın yaşantıları, anıları, hayalleri, ruhsal çelişkileri, iç çatışmaları aracılığıyla etkili ve inandırıcı bir biçimde dile getirilmiş ve sorgulayıcı bir yaklaşımla işlenmiş.

Pınar Kür, iyi romanı Mine Söğüt’e şöyle tarif ediyor: “Bence iyi romanın çok katmanları var; ilk okuyuşta bir katmanını fark ediyorsun, ikinci okuyuşta daha derinlere gidiyorsun, aradan uzun zaman geçip okuyunca, çok daha fazla şeyler bulabiliyorsun, çünkü hikâyenin ötesinde, çok fazla edebi unsur var.” (s.303) Sadık Bey romanında da yazarın sözünü ettiği çok katmanlılığı görebiliyor; her okuyuşumuzda ya da olaylar ve kişiler üzerinde her düşündüğümüzde, romanın çok katmanlı yapısını, Pınar Kür’ün toplumsal çöküşle bireysel çöküşü bir arada, birbiri içinde işlemesindeki ustalığı fark edebiliyoruz.

Sadık Bey de Pınar Kür’ün birçok romanı gibi trajik bir roman, bu romanın sayfalarında soluk alan Sadık Bey de yavaş yavaş kendi trajedisine sürüklenen trajik bir kahraman. “Karakter romanı” olarak da nitelendirebileceğimiz romanda kapitalist sistem içinde tüm insani ilişkilerin nasıl bozulduğuna, bir karakterin zamanla nasıl aşınıp yozlaştığına, insani değerlerini yıllar içinde nasıl yavaş yavaş yitirdiğine tanık oluyor; incelikli, şair ruhlu bir delikanlıdan, giderek niteliksiz, sıradan bir adama dönüşen Sadık Bey’i adım adım, sayfa sayfa izliyoruz.

Olaylar kronolojik, düz bir çizgide ilerlemiyor Sadık Bey romanında. İlk bölümlerde günümüzde geçen olaylar, “Sadık ile Ertuğrul” ve “Semiramis” başlıklı iki ayrı bölümde, geçmişe, 1970’li yıllara uzanıyor. Sonraki bölümlerin yine günümüzün yoz, rekabetçi, acımasız ve entrikalı şirket ortamlarında geçtiğini görüyoruz. Zamansal geçişler sayesinde,  büyük bir şirkette muhasebe müdürü olarak çalışan ve o şirkette kurucu ortak olarak küçük bir hissesi olduğunu anladığımız Sadık Bey’in, patronu Ertuğrul’la on üç yaşlarından beri arkadaşlık ettiklerini, Galatasaray Lisesi’nde yıllarca aynı sırada okuduklarını, aralarında uzun yıllar süren bir arkadaşlık dönemi olduğunu öğreniyoruz.

Yıllar içinde şirket büyüyüp kurumsallaştıkça Ertuğrul patron olarak üst katlardaki muhteşem çalışma odasında yerini alırken, Sadık alt katlardaki muhasebe servisinde çalışmasını sürdürür. Arkadaşlıklarının arasına “kapital, kapitalist sistem ve kurumsallık” girmiştir. Ertuğrul’la senede birkaç gün ancak görüşebilir Sadık. Arkadaşlık yavaş yavaş silinmiş, az görüşülen eski bir tanıdığa indirgenmiştir kahramanımız.  

Zamansal geriye gidişlerin olduğu bölümlerden anladığımıza göre, Sadık ne kadar okul koşullarına uyumlu bir gençse Ertuğrul tam tersine disiplinsiz, kavgacı, yumruklarını konuşturan, ağzından kötü söz eksik olmayan bir gençtir. Yıllar boyunca Sadık, Ertuğrul’a okuldaki sınavlarda kopya verir hep. Ertuğrul da okulda onu koruyup kollar. Daha o yaşlardan başlayarak Sadık’ın gücün ve güçlünün yanında yer almayı yeğlemeye başladığını fark ederiz. Kişiliğindeki yozlaşmanın ilk tohumları Ertuğrul ile arkadaş olmasıyla atılmış gibidir. Pınar Kür bu arkadaşlığı Cumhuriyet Kitap’taki söyleşisinde şöyle yorumlar: “Onlarınki de bir çıkar ilişkisi aslanda. Ta okul yıllarında başlayan, birbirlerini karşılıklı kollamalarıyle gelişen arkadaşlıkları, zaman ilerledikçe iş yaşamında bir ast-üst ilişkisine dönüşüyor ve bu kez dostluğu pek çağrıştırmayan, kuşku bazlı bir kollama olayına doğru gidiyor.”

 Sadık, güce/güçlüye zaafı olmakla birlikte, o yıllarda tiyatroyla, kitap okumayla yakından ilgilenen, şiir yazan, sanata değer veren bir öğretmen çocuğudur. Ertuğrul’un babası ise kumaş ticareti ile uğraşır. Birbirlerinden farklı ailelerden gelen Sadık ile Ertuğrul’un arkadaşlıkları üniversite yıllarında da aynı şekilde devam eder.

Sadık’ın en büyük hayali Paris’e gitmek ve orada sanatın içinde yaşamaktır. Sadık ve Ertuğrul, her ikisi de çapkındır ama Ertuğrul bu konuda çok ilerlemiştir, sürekli kız peşinde koşar. Sadık ise daha romantik ilişkilere açıktır; bazen var olmayan sevgililer için şiirler yazar. Okula fazla uğramadığı ve lise yıllarından beri alkol almayı sürdürdüğü için oldukça dağınık ve derbeder bir durumdadır Sadık.

Bir gün Ertuğrul, sevgilisi Semiramis’le tanıştırır onu. Sadık, daha ilk gördüğü andan itibaren Semiramis’e tutulur. Onda “star ışığı” olduğunu düşünür. Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünde okuyan, çekici ve güzel bir kızdır Semiramis; bir taraftan da okulunun tiyatro kulübünde oyuncudur. Böylece ortak tiyatro tutkusu nedeniyle birbirlerine yakınlık duyan iki genç, Semiramis’in rol aldığı oyunun galasında iyice yakınlaşırlar. Sadık, arkadaşının sevgisini elinden aldığı için huzursuzdur,  ama Semiramis’i çok sevmektedir. Büyük bir ruhsal çelişki içine düşer. Ama Ertuğrul’un, bu durumu öğrendiği zaman “kızı sana helal ettim gitti”, “al tepe tepe kullan” gibi söylemleri Sadık’ı daha da yaralar. Her zaman patron tavrındadır, ona hep yukarıdan bakar Ertuğrul. Kendisinin Semiramis’ten vazgeçmesini, onu Sadık’a bırakmasını bile bir lütufmuş gibi gösterdiği için bu yolla Sadık’ı ezmeyi sürdürür. Her şeye karşın onların bu dengesiz arkadaşlıkları devam eder.

Üniversite bitince Sadık ile Semiramis’in yolları ayrılır. Genç kız yurt dışına giderken Sadık İstanbul’da kalır; çok para biriktirip Paris’e gitmek ister, ama hayat uzun süre buna izin vermeyecektir. Büyük bir aşk, ayrılık ve hüsranla sona ermiştir. Sadık, arkadaşına ihanet ettiğini düşünmekte, bu nedenle içten içe acı duymaktadır. Ertuğrul’un bu konuyu önemsemeyen tavırlarının da kendisini küçümsemesinin, hor görmesinin bir başka şekli olduğunu düşünür. Belirttiğim gibi, Ertuğrul her zaman patrondur, Sadık ise hep aşağıda, “alt katta” hisseder kendini.

Geçmişe zaman atlamalarıyla yolculuk ettiğimiz iki bölümden sonra yine romanın şimdiki zamanına döneriz.  Entrika ve heyecan boyutu giderek yükselir. Kendi emrinde çalışan Perim Hanım’a ilgi duyar Sadık Bey. Kadınlara bakışı hep cinsellik kurgusu üzerindendir; kadınları sürekli nesneleştirir. İş hayatı ile aşk hayatını birbirine karıştırmak istememesine rağmen Perim’e ilgisini saklayamaz bir noktadan sonra. Perim ise yükselmek için cinselliğini kullanan, her türlü entrikanın içinde yer alan güvenilmez bir karakterdir. Güzel, genç bir kadın olarak üzerinden taşan cinsellikle Sadık Bey’de karşı konulmaz duygular uyandırır.

Roman ilerledikçe entrikaların güçlendiğini, düğümlerin çoğaldığını, heyecanımızın arttığını söyleyebiliriz. Romanda öyle sürprizlerle karşı karşıya bırakır ki bizi Pınar Kür, okur olarak sık sık şaşkınlığa uğrarız. Son noktadaysa sistemin acımasız çarkları içinde darmadağınık olan, yıkılıp giden Sadık Bey’i görürüz. Pınar Kür, bu roman için “yıkılışın romanı” nitelemesinde bulunuyor. Gerçekten, üzerine bina ettiği ne varsa hepsi kumdan kaleler gibi yıkılıp gidecek, Sadık Bey acı gerçeklerle baş başa kalacaktır. Tam anlamıyla bir “kaybedendir” Sadık Bey.

Kapitalist sistem içinde toplumdaki ve insanlardaki olumsuz değişimler ve karakter aşınmaları bence romanın asıl sorunsalıdır. Cumhuriyet Kitap’taki söyleşide, “Sadık Bey'i zihninizde doğuran ve yaşatan neydi? Hangi dertlerin peşinde düşme dürtüleriyle hareket ettiniz romanı yazarken?” sorusuna şu yanıtı veriyor Pınar Kür: “Vahşi kapitalizmin ülkemizi işgal etmesi, insanımızı esir alması karşısında duyduğum ürküntü… Gücün tek kriter, paranın tek değer olduğu bir ortamda yaşamanın tedirginliği... Tedirginlikten öte, ne yapacağını bilememe çaresizliği… Bir tür panik atakla birlikte doğdu kafamda Sadık Bey. Bu curcunada kazananın değil, kaybedenin öyküsünü yazmak istedim.”

Pınar Kür, romanda “şirket mantığı”nı eleştirdiğini belirtiyor: “İnsanı yok sayan, daha doğrusu çarkların dönmesini sağlayan herhangi bir öğeden farksız gören, hiçbir insani ilişkiye değer vermeyen bir mantıktır bu. Tek amaç güce erişmek ve hep güçlü kalmak. Bu arada da cebini doldurmak… İnsanları birer birer ya da toplu halde harcamak işten bile değildir. Bir bölüm yeterince kâr etmiyorsa hemen kapatmak, orada çalışanları işten çıkarmak normal sayılır. Zarar etmekten söz etmiyorum, kârın azalması yeterlidir. Siz de bilirsiniz, şirketleri dışarıdan denetleyip kârı azamiye çıkarmak için neler yapılacağını analiz eden başka şirketler bile var. Bunlar çalışanları evine ekmek götüren insanlar olarak değil sayı olarak görürler.”  Kapitalizmin “şirket mantığı” tam da budur; bütün çalışanlar, bütün emekçiler sadece birer sayıdan ibarettirler. Çalışan sayısının azaltılıp çoğaltılması da tamamen şirket yöneticileri ve patronların elindedir. İnsanların yazgılarıyla, hayatlarıyla oynadıklarını, onları boşlukta ve çaresiz durumda bıraktıklarını düşünmezler bile.

Yazarın, mekânlardan etkilendiğine, roman kurgularken önce mekânı sonra kişileri oluşturduğuna değinmiştim. Bu romanın asıl mekânı olan şirket binası, kentin o yüksek “çalışma kuleleri”nden biridir ve birçok kattan oluşmaktadır. Kariyerlerine, daha doğrusu para durumuna göre, çalışanlar, alt katlardan üst katlara doğru tırmanırlar. Üst katlara çıkmayı başarmak; bir ayrıcalık, bir ilerleme, bir terfi olarak görülür. Ancak en üst kat her zaman için patronlara tahsis edilmiştir. Oraya ancak elinde büyük sermayesi olanlar çıkabilir. Bunlar da çoğu kez dışarıdan gelip şirketi satın almak ya da büyük hissedar olmak isteyen yerli ya da yabancı firmalardır. Öyle bir sistemdir ki bu, Hindistan’daki kast sistemi benzeri tuhaf ve acımasız bir hiyerarşiye sahiptir. Üst kata geçişler pek kolay olmaz alt katlarda çalışanlar için. Bazıları, çevirdikleri entrikalarla yükselmeyi başarsa bile bunlar uzun süren başarılar değildir. Sistem, kendi işine yaramayanı öğütür hemen.

Sadık Bey’in çalıştığı katın tasarımı da ilginçtir. Bütün çalışanların çalıştıkları bölümler şeffaftır, camlarla birbirinden ayrılmıştır; herkes birbirini görmekte, gözetlemektedir. Sadık Bey, çalışanları ayrıntılarıyla görmekte ve onları gözetim altında tutmaktadır. Söz konusu şeffaflık, en ufak bir aksatma ya da kaytarmaya göz yummayan bir “gözetim şeffaflığı”dır.  Sadık Bey de çalışanlar tarafından gözetlendiğini düşündüğü/ sezdiği için sürekli bir rahatsızlık duygusu yaşamaktadır.

Şirket binasıyla temsil edilen bu çok katlı hiyerarşiyi etkili biçimde gösteren Pınar Kür, bunun yanı sıra kişilerini yer yer “plaza dili” denen yozlaşmış dille konuşturarak, toplumdaki yozlaşmanın dile yansımalarının örneklerine de dikkatimizi çekiyor.

Sistem, şair ruhlu, sanatsever, tiyatro oyuncusu delikanlıyı; bol para kazanıp hep kendi çıkarını ön plana alan hırslı bir adama dönüştürmüştür. Bu bozulma sürecini, okurda yarattığı sahicilik duygusunu bozmadan roman metnine başarıyla sindirmiştir Pınar Kür.

Peki, kimdir Sadık Bey? Bazı kavramları kendi varlığında temsil eden bir kişi midir? Yoksa gerçekte yaşayan, yazarın tanıdığı biri midir? Pınar Kür şunları dile getiriyor Milliyet Sanat dergisindeki bir söyleşisinde: “Tanıdığım birçok kişinin bir karışımı... Dolayısıyla toplumsal bir metafor olarak da düşünülebilir. Kendi kendisini gerçekleştirememiş ve bunu zamanında fark edememiş bir insan. İlk romanım ‘Yarın Yarın’da da kendi kendisini gerçekleştirememiş iki kişiyi işlemiştim. 40 yıl sonra aynı temaya dönmemin sebebi belki de bu ülkenin bir türlü kimliğini bulamamasıdır.”  Ülkenin bir türlü kendi kimliğini bulamaması, insanın ve toplumun giderek bozulması ve niteliksizleşmesi olgusunun, Sadık Bey romanında yazarın asıl kaygısını oluşturduğunu bu sözlerinden de anlıyoruz.

Sadık, 1970’lerdeki üniversite öğrenci olaylarının dışında kalmayı, apolitik bir tutum içinde olmayı yeğler. Üniversitede sıklıkla boykotlar, çatışmalar, öğrenci olayları gerçekleştiği ve dersler aksadığı için fakültenin semtine bile uğramaz. Zamanını aylak aylak gezmekle, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin tiyatro kulübündeki provalarda Semiramis’i hayran hayran izlemekle geçirir.

 Belirttiğim gibi, okulu bitirdikten sonra öncelikle para kazanmayı, sonra Paris’e gitmeyi hayal eder, ama o hayallerine kavuşamayacak, çok yıllar sonra Paris’e gidebilecektir Sadık Bey. Üniversite bittikten sonra babasının işini devralan ve firmayı büyüten Ertuğrul’un yanında çalışmaya başlayacaktır öncelikle. Çünkü güç ve para Ertuğrul’dadır ve gücün yanında yer almak Sadık için büyük bir önem taşımaktadır.

Artık ellili yaşların sonlarına gelmiş olan Sadık Bey, epey zaman önce eşinden boşanmıştır. Bu evliliğinden bir kızı vardır. Eski karısının, şirketin sıradan bir elemanıyken tuzak kurarak kendisiyle evlendiğini düşünen Sadık Bey’in, ona karşı en ufak bir sevgi kırıntısı kalmamıştır içinde. Kızına da yüreğinde sevgisi bulunmayan, ona hep soğuk davranan Sadık Bey, kızının kendisini sadece bir para kaynağı olarak gördüğünü düşünür. Çocuğunun ameliyatı için kendisinden para isteyen kızına sadece görev icabı olarak para gönderir; telefonda ona geçmiş olsun demeyi bile akıl edemez. Torununun varlığı dahi içindeki soğukluğu ve sevgisizliği giderememiş; araya görünmez bir duvar örülmüştür sanki.

Sadık Bey, sadece kavuşamadığı sevgilisi Semiramis’in özlemi ve hayaliyle yaşar. Ancak o konu yıllar önce kapanmış, Semiramis’le aralarına ayrılık girmiştir. Paris hayalleri, iyi bir tiyatro oyuncusu olma idealleri, Semiramis’le ömür boyu mutlu olma düşleri, hepsi sona ermiştir ve Sadık Bey’in hayatı bomboş devam etmektedir. Anlamsızlık ve hiçlik duygusunu, kırılan hayallerini alkole sığınarak gidermektedir Sadık Bey. 1970’lerin ünlü şarkısındaki gibi “en iyi arkadaşı, içkisi ve sigarası”dır. Sadık Bey, işyerindeki odasında bile “özel izinle” durmadan sigara içen, akşamları işten çıkınca hemen yolunu meyhaneye düşüren bir adamdır. Bağımlı ve oldukça zayıf bir kişilik yapısı vardır; içkiye, sigaraya bağımlı olduğu gibi, Semiramis’in hayaline de güçlü bir bağımlılığı vardır. Onu kaybetmiş olsa da aklından çıkaramaz. Başka kadınlarla hep yüzeysel ilişkiler kurar; onları birer cinsel obje olarak görür. Şirketten ayrılıp yeni bir yaşam kurmak aklına bile gelmez Sadık Bey’in. O, kendi bağımlılıklarına hapsolmuş bir adamdır. Hayatın intikamını eski karısı, kızı ve torunundan alır gibidir. Onları da romanda çoğu kez Sadık Bey’in bakış açısından görürüz. Metinde yer yer eleştirel bir tavır alan, Sadık Bey’e eleştirerek bakan üçüncü bir göz de vardır;  bakış açısı çeşitliliği, roman metnini anlamsal yönden daha zengin kılmaktadır.

Pınar Kür, kendi roman kahramanına Sadık adını vermekle ironik bir seçim yapmıştır bana kalırsa. Sadık, yıllar içinde sadakati içselleştiren bir kişi olamamıştır. Hiç kimseye sadık kalamamıştır. Sadık’ın “muhasebe şefi” olması da yazarın bilinçli bir tercihi olabilir mi diye de düşünüyor insan. Sadık yıllar boyunca şirketin muhasebesine bakarken, yaş aldıkça geriye dönük bir muhasebe yapmaya, bir “iç muhasebe” gerçekleştirmeye başlar. Şirket entrikaları ve o entrikaların ardındaki şirket sırları, romanın sonunda Sadık Bey’in nasıl yanıldığını ve baltayı taşa vurduğunu gösterecektir. Sadık Bey’in hayretler içinde kalmasının yanı sıra okur da hayretle okuyacaktır satırları.  

Romanın yazınsal bir metin olarak bence en dikkate değer başarısı, metnin gizem odağında yer alan siyah saçlı, favorili, Genç Adam’ın ‘var olmayan varlığı’dır. Pınar Kür, bu çelişkiyi harika bir diyalektiğin içine yerleştirmiştir. Kendi kurmacasında kural ihlalinde bulunarak, aynı anda hem gerçek hem de hayal olan söz konusu Genç Adam figürü ile hem var olan hem var olmayan bir kişilik yaratarak sınırları aşar. Genç Adam,  alkol tutkunu Sadık Bey’in sanrılarından biri midir? Sadık Bey’in muhayyilesinin yarattığı soyut bir varlık mıdır? Bir “tutunamayan” olan Sadık Bey’in zihninde oluşan başka bir “Olric” midir? Sorular zihnimizde çoğalmayı sürdürür…

Sadık Bey’in hayatına dair bütün detayları bilen, onunla geçmişe ve içinde yaşadığı günlere dair konuşan ve yorumlarda bulunan Genç Adam, romanın final bölümü olan “Son Perde”de etkin bir rol oynuyor. Romanın ilk bölümünde, kalabalık meyhanede boş masa bulamayınca, tanıdığı garson tarafından birazdan boşalacak bir masaya yönlendirilen Sadık Bey, masadan kalkmak üzere olan bir genç adamı görünce onu bir yerden tanıdığını düşünür, ama bir türlü çıkaramaz. Meyhaneden ayrılan Genç Adam, birkaç saat sonra yağmurlu gecenin en koyu karanlığında, meyhaneden evine dönmek isteyen Sadık Bey’in arabasına teklifsizce atlar, ileride ineceğini, yağmurda vasıta bulamadığını söyler. Sadık Bey, bu garip yabancıdan ürker, içinde korku belirir yavaş yavaş. Genç Adam, kendi istediği bir yerde arabayı durdurup sessizce karanlığa karışır. Roman boyunca Sadık Bey, sık sık o Genç Adam’la karşılaşacak, onun en olmadık yerlerde karşısına çıkıp kendisini uyarmasına tanık olacaktır. Onun varlığından o denli rahatsız olacak ve ona karşı o denli büyük bir öfke duyacaktır ki ona “salak herif” adını verecektir.

Sadık Bey, değişen, yozlaşan, bozulan kent ile birlikte, metropol insanının pek çoğu gibi korkulara kapılmış; karanlık geceden, balkondan gelen çıtırtıdan, yakınında duyduğu tıkırtıdan ürker hale gelmiştir. Toplumsal yozlaşma, suç olgusunu da çoğalttığı için insanların korkuları gitgide pekişmektedir metropollerde. Sadık Bey’in korkuları, bu olgusal gerçekten ayrı değildir.

O Genç Adam’ın, soyut, sanrısal bir dünyaya ait görünürken, bir süre sonra Sadık Bey’den başkasının gözüne de görünüp somutluk kazanması şaşırtıcı geliyor insana. Mesela Genç Adam’ın, şirketin girişindeki danışma elemanı kıza görünmesi, kızla konuşup “Sadık Bey’le görüşmek istediğini” söylemesi, Sadık Bey’e telefonla bağlanıp önce sekreteriyle, sonra da Sadık Bey’le konuşması, romanda Genç Adam’ın hayal ile gerçeğin geçirgen alanında yer aldığını düşündürüyor.

Romanda, Sadık’ın vicdanını, bilinçaltını temsil ediyor Genç Adam, ona dair her şeyi biliyor. Sadece Sadık Bey’in zihninde yer aldığını düşündüğümüz bu gizemli yabancı, yukarıda belirttiğim gibi bazen metin içi gerçekliğe de sızıp somutluk kazanıyor. Danışmadaki kızı odasına çağırıp, ısrarla kendisiyle görüşmek isteyen Genç Adam’ı tarif ettiriyor Sadık Bey. Kız, o Genç Adam’ın 1970’lerde “devrim şehidi” olan, hiç görmediği dayısının fotoğrafına benzediğini, onun gibi boğazlı kazak giydiğini, favorilerinin olduğunu söylüyor. Roman boyunca her türlü entrika karşısında kendisini bir şekilde, telefonla ya da şahsen uyaran bu Genç Adam’ın,  adık Bey’in 1970’lerdeki gençliği olduğunu da düşünüyoruz bir yandan. Genç Adam’ın da tıpkı Sadık Bey gibi gri-mavi gözleri vardır; eski bir fotoğraftan çıkıp yaşanan anın gerçekliğine karışmış gibidir.

“Son Perde” adlı bölümde kendisini odasına kadar izleyen Genç Adam’la geçmişe ait konular üzerinde konuşan, tartışan, hatalarıyla yüzleşen, yüzleştikçe öfkesi artan Sadık Bey, Genç Adam’ın eleştirel, iğneleyici ve alaycı konuşmalarından çok rahatsız olur. Öfkeden çılgına döndüğü bir anda onu öldürmek amacıyla tabancasına uzanır ve tetiği çeker. Peki, kanlar içinde kalıp ölen Genç Adam mıdır? Sadık Bey midir? Yoksa her ikisi midir? Bu trajik ve gizemli son, Pınar Kür’ün önceki bazı romanlarındaki gibi belirsizlik içeren, okurun zihninde süren mutsuz sonlara da uygunluk gösterir.

Yazar, kurgu oyunlarıyla, merak unsurunu ustaca kullanmasıyla ve kahramanı Sadık Bey’le birlikte, toplumun 1980’lerden bu yana yaşadığı yozlaşma sürecinden kesitler sunuyor. Gerçekçiliğe uygun düşen roman metnini yer yer düşselliğe açmasıyla, özellikle 1970’lerden günümüze gelen gizemli Genç Adam ve madalyonun öteki yüzündeki Sadık Bey karakteriyle usta işi bir roman yazmış Pınar Kür. Sadık Bey ise ülkemiz romancılığının unutulmayan kaybedenleri arasındaki yerini şimdiden almış durumda.

 

Kaynakça:

Cumhuriyet Kitap eki, ‘Kaybedenin öyküsünü yazmak istedim’ Eray Ak, Pınar Kür ile Söyleşi, 22 Eylül 2016.

Milliyet Sanat dergisi, Pınar Kür, 40 yıl sonra aynı temaya dönüyor, Söyleşi, Eylül, 2016.

Mine Söğüt, Aşkın Sonu Cinayettir, Pınar Kür ile Hayat ve Edebiyat, Söyleşi, Everest Yayınları, Mayıs 2006.

Pınar Kür, Sadık Bey, roman, Can Yayınları, Ekim 2016, 2. Baskı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör OlsunÖmer Kaya
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Evrim Sayın

7 Mart 2025

Gizli Sihrinin Farkında mısın?

Kahramanımız bir şekilde ölümün uzak kıyısına düştüğüne göre tüm olağanüstülükleri birer birer anlatmaya başlayabilirim.Ölümün soğuk nefesine kapıları ardına kadar açan bir kitap... Aklından ölümden başka hiçbir şey geçmeyen bir kahraman... Bir gençlik kitabının bu sert..

Devamı..

Cesaret

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024