Bir at arabası geniş bir hendeğin içine düşmüş, atın ön ayaklarıyla diz kapakları kırılmıştı. Ön ayak kemiklerinden birisinin yerinden çıktığı, kırmızımsı kahverengi derisinin altından açıkça görünüyor ve oradan kan sızıyordu. Öbür diz kapağı eklem yerinden ayrılmıştı. Sadece son merhaleye kadar sadakatinden vazgeçmeyen birkaç kök ve damar bağlı kalmıştı bedenine. Bir ayağının toynağı –kırılmış olanlardan biri– dışarıya doğru dönmüştü ve üç çivi aşınmış parlak nalların üzerinde görünüyordu.
Hendekteki su donmuştu, sadece atın vücudunun sıcaklığı bedeninin etrafındaki buzları suya çevirmişti. Bütün vücudu çamurlu suyun içinde kana bulanmıştı. Birbiri ardına kesik kesik nefes alıp veriyordu. Burun deliklerinin kanatları açılıp kapanıyordu. Dilinin yarısı kilitlenmiş dişlerinin arasından dışarı sarkıyordu, ağzının etrafı kana bulanmıştı. Yelesi hüzünlü bir biçimde alnına düşmüştü. Başında bir hizmet şapkasıyla omuzlarında rütbesiz, yıpranmış bir asker elbisesi olan bir amele ve iki çöpçü onu hendekten dışarı çıkarmak için uğraşıyordu.
Elleri kınayla kaplanmış çöpçülerden biri:
“Ben onun kuyruğunu, sizler de birer bacağını tutacaksınız ve tek hamlede onu yerden kaldıracağız. Hayvan acıdan duramayacağı ve ayaklarını yere koyamayacağı zaman bir anda gövdesini yerden kaldıracak. Sonra siz hızlıca onun ayaklarını bırakacaksınız, ben de kuyruğunu. Üç ayağının üzerinde durması gerekir. Bu bacağı çok fazla kırılmamış. Bir tavuk iki ayağı üzerinde duruyor, bu, üç ayağı üzerinde duramaz mı?"
Koltuğunun altında deri bir çanta olan, renkli gözlük takmış bir beyefendi:
“Gerçekten bu yolla bir hayvanı düştüğü hendekten dışarı çıkarmak mümkün mü? Onu çekip çıkaracak ve kaldırıma koyacak birkaç kişi daha bulmalısınız."
Küçük bir çocuğun elini tutan izleyenlerden biri itiraz etti:
“Bu zavallı dilsiz hayvanın artık sahibi için bir değeri yok. Bir kurşunla kurtulmak gerekir.”
Sonra kaldırımın kenarında durup pancar yiyen hırpani bir bekçiye yüzünü döndü:
“Memur bey, tabancanız var, hayvanın ıstırabına bir son verin.”
Ağzının içindeki pancarı yanağının bir tarafında şişiren bekçi alaycı bir tavırla cevap verdi:
“Mümkünatı yok, beyefendi! Öncelikle kurşun hırsızlar içindir, atlar için değil. Ayrıca biz gelip emrettiğiniz gibi onun acılarına son versek, hatta kıyamet gününü, bu dünyanın sorularını ve cevaplarını bir kenara attığımızı varsayalım, yarın devlete ne cevap vereceğiz. Bak, onlar bu kurşunla ne yaptığımı benim gibi zavallı birine sormayacaklar mı?”
Omuzlarında yıpranmış bir kürk yelek bulanan sarıklı bir seyit:
“Ey baba, hayvanın herhangi bir sorunu yok. Eğer onlar zavallı hayvanı öldürürse bu tanrının hoşuna gitmeyecek. Yarın her şey düzelecek. Devası bir parça mumiya'idir.”
1
Yeni gelmiş elinde gazetesi olan bir izleyici, "Nasıl oldu?" diye sordu.
“Vallahi, ben bu mahallenin sakini değilim. Sadece buradan geçiyordum,” diye yanıtladı pipolu adam.
Onun başına eğilmiş bir pancar satıcısı, müşterisi için sapsız bir bıçakla pancar soyuyordu. “Lanet olsun, yok bir şey. Ona bir araba çarptı. Sabahtan beri suyun içinde, sessiz bir şekilde can çekişiyor. Kimse onu düşünmüyor. Bu…” dedi, sonra konuşmasını kesti ve bir müşteriye, "Bir riyal!" dedi ve o vakit bağırdı: "Kuponsuz şeker var! Bir sir
2 bir riyal.”
Elinde gazetesi olan aynı adam sordu:
“Şimdi onun bir sahibi yok mu?”
Boynunun etrafına yeşil bir şal dolamış, şoförlerinki gibi deri bir ceket giyinmiş Ali kıran baş kesen bir adam cevap verdi:
“Sahibi nasıl olmaz? Sahipsiz olur mu? Sadece derisi en az on beş tümen eder. Arabacı az öncesine kadar buradaydı, arabasını bırakmaya gittiğine göre dönecektir.”
Adamın ellerini tutan küçük çocuk başını kaldırarak, “Babacığım!” dedi. “Şoför arabasını ne ile alıp götürdü. Acaba onun atı ölmedi mi?"
İyi giyimli gözlüklü beyefendi sordu:
“Onun sadece ayakları mı kırılmış?”
Boynuna yeşil şallı dolamış, şoför kılıklı aynı Ali kıran baş kesen adam cevap verdi:
“Şoför onun kaburga kemiklerinin paramparça olduğunu söyledi.”
Atın burun deliklerinden seyrek aralıklarla buğulu bir nefes dışarıya doğru süzülüyordu. Bütün bedeninden buğular yükseliyordu. Derisinin altından kaburga kemikleri görünüyordu. Beş parmak kalınlığındaki çamur kalçasının üzerinde kurumuş ve yaraları ezilmişti. Boynu ve bedeninin öbür yerleri çamura bulanmıştı. Bedeninin bazı yerlerindeki deri seğiriyordu. Bedeni şiddetle titriyordu. Hiç feryat etmedi ve temennisi olmayan, sükûna ermiş sıhhatli bir atın görünümüne sahipti. Açık gözleriyle, gözyaşı dökmeden, insanlara öylece bakıyordu.
1 Mumiya: İyileştirilmesi amacıyla kemiklerin üzerine sürülen bir çeşit asfalt maddesi
2 Sir: 75 gr.'lık bir ağırlık birimi.
Farsçadan çeviren: Dilek Köroğlu
Sadık Çubek (1916-1998) çağdaş İran edebiyatının en büyük naturalist yazarlarından biri olarak kabul edilir. İran'ın Basra Körfezi kıyısındaki bir liman kenti olan Buşihr'de doğdu. Bir yazar olarak Sadık Çubek'in ünü, her biri gündelik yaşamın farklı bir yönünü yansıtan on bir hikayeden oluşan Hayme-i Şebbazi (1945, Kukla Gösterisi) adlı ilk kitabını yayımlanmasıyla başladı. Çubek genel olarak eserlerinde acımasız, karanlık bir dünyanın içine sıkışmış, korkularıyla kendilerine yabancılaşmış insanların çıplak betimlemelerini ortaya koyar. Hayme-i Şehbbazi'deki öykülerden biri olan "Adl" (Adalet) adlı öyküsünde ölmek üzere olan bir atın çevresinde toplanan, eylemsizliğine yenilmiş bir grup insanın basiretsiz konuşmalarını, sorumsuzluğu kendi duygularını dışında kalarak çıplak bir gerçeklikle ortaya koyar. Yazarın bilinen önemli eserleri, Entari ki lutiyeş mürde bud (1949; Bakıcısı Ölen Şempanze), yergili oyunu Tup-i lastiki (1962; Lastik Top) ve Tengsir (1963) ile Seng-i Sabur (1967; Sabır Taşı) adlı iki romandır.