En yakınımızdakilere mi güveniriz yoksa güvenmemiz gerektiği öğütlenenlere mi? En çok güvendiğimiz, en çok güvenmemiz gereken midir?
“Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin 34. kitabı yayımlandı: Güven ve İhanet. Bir solukta okudum, altını çize çize; tamamlamak için o doğru kelimeyi saatlerce aradığınız cümleye içinize sinerek nokta koymuşsunuz gibi bir hisle, gülümseyerek. Bir süredir insanlarla, dünyayla kurduğum ilişki üzerine düşünecek ve uzunca konuşacak imkânım var. Bu imkânı yaratmak için çabalamadım ama bunun bana, en azından şimdilik, çok iyi geldiğini hissediyorum. Konuşup sustukça, mutlak kabul ettiklerimi bir kenara bırakıp zemini eştikçe sorular soruları kovalıyor, kavramlar yer değiştiriyor. Sıklıkla yakınılan soğukluğumun, kendimi açmak için olgunlaşmasını beklediğim şartların, taşlar azıcık oynadığında çekip gitmemin kaynakları üzerine düşündükçe ördüğüm duvarın ardı berraklaşıyor ancak tüm bunlara rağmen karşımdan gelen sese hazırlıksız yakalanıyorum: “İnsanlara güvenmeyi çok tehlikeli buluyorsunuz.”
Doğru. Doğru ve şaşırtıcı! Büyük insanlığa duyduğu güveni bir gün olsun eksiltmeyen ben, nasıl oluyor da hayatıma giren insanlara potansiyel birer hain muamelesi yapmada bu kadar kararlı davranıyor olabilirim? Yüzlerce sebebi olabilir bunun elbette. Her birimizin kararının altında başka bir olay, yükselen her duvarın ardında farklı duygular olabilir, ama şundan emin gibiyiz, “Güven, kapılarını kocaman açan bir dünya kurmaya yardımcı olur.” ve şunu eklemeli hemen ardından, “İhanet, bariyerler koyar; dünyanın kapıları kapanır.” Labbé ve Dupont- Beurier, güven ve ihanetin dönüştürdüğü alanlara bakmaya buradan başlıyor. Kapıların kapanmasının, duvarlar örülmesinin; kırgın ya da kızgın hissetmenin türlü sebebi olabilir demiştim ya, Zahra’nın çok güvendiği öğretmeninin, üstelik hiç beklemediği bir anda, onu zorlu bir durumun ortasında bırakıvermesi. Safiye ve Anıl’ın sebepleri ortak; kanıtlar aksini gösterirken dahi güvenmeye devam ettikleri Bekir tarafından ihanete uğradıklarını kabul etmek zorunda kalışları. İnsandan insana, mekândan mekâna, andan ana değişiyor, değişecek bu sebepler, ama şunu biliyoruz, “Güven yoksa, ihanetten de söz edilemez.” Okuruyla satranç oynamayı seven bir dizi “Çıtır Çıtır Felsefe” Güven ve İhanet’i de bu hamleyle açıyor. İhanetin oluşmasında ilk şart, ihanet edilene duyulan güvendir.
Hamleler ilerledikçe sorular çoğalıyor. Karşımızdakini hain ilan edince, hadi bir de güven duygumuzun üzerine kapılar kapayınca çözümlendi mi mesele? İhanete uğradığını düşünmek başka neler hissettirir bize? Okurları elbette biliyor, ama yinelemek lazım bence. Sorduğu soruya yanıt verip bir diğerine doğru adımlayan metinlerden değil bu seri. Bir hamle yazardan, sonraki okurdan; okur düşünmeyi bıraktığında tıkanıyor oyun da. “Çıtır Çıtır Felsefe” kitapları, kavramlar sözlük anlamlarından fazlasına işaret eder, o güne dek deneyimlediğimizden fazlasıyla temas kurar ve üzerlerine düşünmeden derinleşmek olası olmaz, diyor bana kalırsa. Duyguya, düşünceye, yaşama dair kavramları sözlükten çıkarmanın biricik yolu bu: felsefe yapmak! Güveni hecelerine ayırırsak, nasıl inşa edilip nasıl kırıldığına, kurulup yıkılırken bize ve karşımızdakine nasıl hissettirdiğine, onarımının mümkün olup olmadığına da bakmak gerek örneğin. Benzer şekilde ihaneti didiklerken, kendimizi de karşıdaki sandalyeye oturtmaya gönüllü olmak, ihanetimizin yarattığı etkiyi sorgulamak, ihanetten güvene doğru yeni patikalar açmanın imkânları üzerine düşünmek şart.
En yakınımızdakilere mi güveniriz yoksa güvenmemiz gerektiği öğütlenenlere mi? En çok güvendiğimiz, en çok güvenmemiz gereken midir? İlk kez karşılaştığımız bir hekim ya da emlakçıya güven duyuşumuzun kaynağında neler var? Peki ya, bilgisayarımızı tamir edeceğine itimat ettiğimiz kişi bizi yarı yolda bırakınca oralı olmayan özgüvenimizi, sevgilimizin ihanetine uğradığımızda lime lime eden ne? Ardına bakmadan yürümeyi, sözcüklerimizi seçmeden konuşmayı bize kim, ne zaman öğretti ya da sağı solu kolaçan edip dikkatle konuşma alışkanlığını nasıl edindik? Deneyim bizi daha güvensiz mi kılar, güven ve ihanet temelli her hikâye benzer mi ilerler? Ve tabii kendimize, doğrularımıza duyduğumuz güvenle, yine kendimize ihanet etme ihtimalimiz birbirinin zıttı mıdır? İlkelerimizden taviz verdiğimizde kendimize güvenme ihtimalimizi ortadan kaldırmış mı oluruz, tercihlerimiz bize neler öğretir?
Labbé ve Dupont- Beurier hamle yapmayı seviyor. Güven ve ihanet kavramları üzerine yeni öykülere konuk olan okurun oyundan aldığı haz da katmerleniyor. “Çıtır Çıtır Felsefe” yeni kitabında da en iyi bildiğini yapıyor; hacimli kavramlara gündelik öykülerin içinden bakıyor, konuşurken geride durduklarımızı sözlüklerden çıkarıp hayata karıştırıyor, sistemli düşünmenin, tartışmanın yollarını paylaşıyor, sorulara yeni sorularla yanıt veriyor. Gaye’nin günlüğünü saklama isteğinden Arif’in ulaşım araçlarını seçmedeki temkinine giden yolda ölçüyü belirleyen salt kişilik özellikleri midir? Güven ve ihaneti birbirine değdikçe genişleyen çemberler olarak düşünürsek toplumsal etkiyi tahmin etmek mümkün olabilir mi? Olamaz elbette. Kitap, okuruna bunu da anlatıyor. Güven de güvensizlik de elden ele büyüyebilir ve büyüme pekâlâ hacimli de olabilir. Bu yüzden güvenin sadece körlemesine inanç, eleştirel aklı devreden çıkaran kuvvetli bir duygu olmadığını hiç unutmamak, kaygı yumağında fır dönmekle temkinli davranmak arasındaki ayrımın bilincinde olmak gerekiyor. Zira güven, kimi zaman sarsıcı izler bırakan deneyimlerde temas ettiğimiz ve deneyimin boyutu nedeniyle yolumuzun nadiren kesişeceğini düşünebileceğimiz bir durak değil, kira sözleşmelerinden sıradan alışverişlere, sınıf düzenini korumaktan ailemizin bizim için kurduğu hayallere dek her an, her yerde. Tabii, biraz lanetli bir damga taşıyan ihanet de öyle. Oysa o da güven gibi hep yanı başımızda diyor kitap; bazen bir tercihle kendimize, bazen hiç istemesek de bir sevdiğimize, en doğru kararı vermemiz gerektiğini düşündüğümüz bir anda pek çok yakınımıza ihanet edebiliriz. Duygudan taraflı kodladığımız, deneyimle kurduğumuz bağı esnetip etrafında sorular sektiremediğimiz konularla çok keyifli bir oyun kuran kitap üzerine düşünürken biliyoruz ki, güven ile ihanet hızlıca yer değiştirebilir. Hain bugün sen, yarın ben olabilir; kavramlar, anlamları dönüşmeyecek sabitler değil, insan ilişkilerinin dinamikleriyle kabuller arasında kuvvetli bağlar var. Ve deneyim ya da ezber bize ne öğretirse öğretsin, hâlâ bir arada olmamız bize şunu söyler: “Güvenme ihtiyacı ve isteği, ihanete uğrama korkusundan daha güçlüdür.”
Sormaya, sorgulamaya, hacimli meseleler etrafında oyun oynamaya devam!






