Maslow’a göre aidiyet, ait olma, bağlanma ve sevgi ihtiyaçlarının belirgin biçimde ortaya çıkmasıdır. Bu durum ergenlik döneminin başlarında başlar. Bu dönemde bireyler kendi kimliğini bulma ve kimlik karmaşasından kaçma eğilimindedirler. Bu dönemde kabul görme, onaylanma ve ilgi ihtiyacı çok büyük önem taşımaktadır. Aitlik kavramı benliğinin oluşumuna katkı sağlamaktadır. Ayrıca aidiyet ihtiyacının doyurulması hayati bir önem taşır. Çünkü ait olma durumu tamamen kişinin benliği ile alakalıdır.
O halde, bir defa bir şeye ait olan ondan kurtulabilir mi? Aitlik hissi neydi, bir nesneye, bir duruma, bir mesleğe, bir insana ait olunabilir miydi? Peki sonra.. Sanat tarihinin dahi delileri tutuyla boyaya sarılırken neye ait hissediyordu. On iki yıl Mona Lisa’yı yanında gezdirten neydi Leonardo’ya. Hâlâ Mona Lisa’yı konuşuyor olmamız sadece gülümsemesinden değildi. Leonardo ona aitti, bir parçası ondaydı. Leonardo için resim bir tutkuydu. Bu tutkusunun en önemli yansımalarından biri de Mona Lisa eseriydi. Bu yüzden birbirlerine ait olmuşlardı. Bu muhteşem harmoni tabi ki görünleri büyüleyecekti.
Sinema tarihinin ikonik yıldınızı Marilyn Monroe, ait hissettiği gerçek kimliğine kavuşamadığı için hep acı çekmiştir. Ona çizilen rolü oynamak zorunda bırakılmış, ait olmak istediği dram oyuncusu olmasına asla izin verilmemiş ve hep “aptal sarışın” rolünü oynamak zorunda kalmıştır. Monroe bu konu hakkında şöyle der:
"Tanrı benim kaderimden çok ciddi bir aktris olmayı silmiş...Bu yüzden, yaratıcı ifa hayalimi gerçeğe dönüştürmek benim sorumluluğum. Tanrı’nın bana bunu söylediğine ve dualarıma böyle cevap verdiğine inanıyorum.."
Sonuç olarak gerçekten hayali uğruna bir dönem Hollywood’u terk etmiş, kendi yapım şirketini kurmuş ve çokça mücadele etmiştir. Monroe’nun sadece seksi kadın olarak objeleştirilip çerçeveye sığdırılan fotoğraflarının tam tersi okumayı ise Arthur Miller yapmıştır. Marilyn’in ruhunun ait olduğu yeri görmüş ve ortaya çıkarmıştır. Yıllarca iki iyi dost, iki âşık olarak kendi aitliklerinin peşinden gitmişlerdir.
Amerikalı empresyonist sanatçılarından Mary Cassatt’in dönemin tüm baskılarına rağmen 19.yüzyılda ressam olma arzusundan vazgeçmeyişinin sebebi nedir? Kendini tek ait yani mutlu hissettiği yer için mücadele etmiştir. Hem kadın ve çocukları tuvallerde görünür kılmış hem de kadınların sanat dünyasında var olmalarına öncülük etmiştir. 19. yüzyıl dönem itibariyle sanatta kadının var olmasını istemeyen bir zihniyetle sert bir mücadele içerisindeydi. Bu sanatın her alanında geçerliydi. Cassatt sanat eğitimi alarak, üretmeye devam ederek ruhunun ait olmak istediği yeri terk etmemiş ve zorlu dönem koşullarına rağmen sanatta kimliğini kormuştur.
Mary Cassatt, Çay Masasında Kadın
Günümüzün en önemli sorunlarından birisi ait olamama durumu. Ait olmak istenilen her şey için başka bir vazgeçme gerekir. Toplum tarafından sınırları çizilmiş kuralların, mesleklerin, ilişkilerin içerisinde sıkışıp kalmak bizleri içten içe kemiren bir duygu. Bir şeye ait olabilmek için savaşan tüm özgür ruhlara yalnız ve gizli bir savaşcı ruh olan Monroe’un sözü rehberlik etsin,
“Bir sanatçı olmaya çalışıyorum ve gerçek olmak istiyorum. Bazen deliliğin sınırında durduğumu hissediyorum. Ben sadece en gerçek yanımı ortaya çıkarmaya çalışıyorum..”







