Sancı
13 Mart 2019 Öykü

Sancı


Twitter'da Paylaş
0

Sıcak, miskin, pencerelerde serinlik aradığım gecelerden biri. Uykusuzlukla boğuştuğum zamanlarda hep yaptığım gibi buzdolabını açıyorum. Uzun uzun bakışıyoruz. Yüzüme vuran serinliği biriktiriyorum. Düşündüğüm bir şey var, mutlu olmanın düş dünyamda da düşünmemekten başka bir anlama gelmediği.

Telefonun sesiyle irkiliyorum. Arayan babamın kız kardeşi. Sanırım yakınlarımızdan uzak olma imkânsızlığıyla doğuyoruz. Açmak zorundayım. Akrabalar sabaha yakın saatleri seçiyorsa bir anlam aranmalı. Giyinirken düşündüklerim bunlar. Kim bilir kaç kere aklımda dolanan şeyler.

Arabayı hızla sürüyor, inci gibi dizilen yollardan geçiyorum. Kafama takılıyor. Çocukken annemin sahte inci kolyelerini çekmecesinden aşırıp ipinden koparır ve evin en ücra köşesinde misket niyetine oynardım. Yalnızlığa en iyi gelen şeyin oyunlar olduğunu düşünüyorum. Oysa o zamanlar öyle değildi. Ağaçların ardında kalan şehri gözden kaybediyorum.

“Neredesin, yola çıktın mı, kimlerin haberi var?”

Duyduğum, kardeşimin sesi değil, uçucu bir düşünce sanki. Bir an acının, haberi olanların olmayanlara vereceği tepkiyle son bulacağını düşünüyorum. Üstümdeki yükün kalkmasını bekliyorum, kalkmıyor. Istırap duymam gerekiyor, duyamıyorum. Yolculuklar büyük düşüncelere gebe. Hareket halinde olmak insanı kendisine sevk ediyor. Gözümün önünden gelip geçenlerle zihnimdekiler arasında bir bağlantı olmalı.

“Yoldayım, kimseyi aramadım, niyetim de yok. Vardığımda haber veririm.”

Başım değil, zihnim zonkluyor. Ölümle ilk yüz yüze gelişim değil bu, ilk karşı karşıya kalışım. Acı bedenimde gezinmiyor, sadece yorgunum. Bu yoğunlukta bir acı yaşayanların kramplar içinde sancı çektiklerini sanırdım. Hiçbir şey hissetmiyorum. Daha yolum var. Yol çizgilerini saymaya karar veriyor, uykumu getirdiği aklıma gelince vazgeçiyorum. 

Son görüşmemizi düşünüyorum. Perdelerin kumaşı eskimiş, sönük. “Otur,” diyor. Hiçbir söylediğini yapmamaya yemin ettiğim halde oturuyorum. Perdenin arasından caddenin ışıkları süzülüyor. 

“Bana en mutlu ânını anlat,” diyor. Yine oyun oynuyor. “Annemle konuşmadığınız zamanlar,” diyorum, “mermer avluda varlığımı unuttuğunuz, el ele tutuşup karşı duvardan ötesini izlediğiniz.” Gülümsüyor. Perdenin gölgesi yüzüne düşüyor. Yüzü dönüşüyor, usulca ağlamaya, çok geçmeden böğürmeye başlıyor. Koşar adım uzaklaşıyorum. 

Saatlerce sürüyorum. Arkamda güneş doğuyor. Aynadan yüzüme belli belirsiz ışık oyunları bulaşıyor. Camı bir aralayıp bir kapıyorum. Hareketsiz kalmamak için aklıma gelen eski alışkanlığım. Ömrüm boyunca yaptığım gece yolculuklarının birbirine karışan anıları, ışık ya da sıcaklığa dair yakınmalar, dumanın camın aralığından kaçma çabasının ortaya çıkardığı şekiller, bir başına konuşmaların sözsüz sıkıntısı, gömleğin tene bulaşması, yolculuk üzerime birikiyor, neyse ki yaklaşıyorum. Kardeşim yine arıyor. Aynı noktaya zıt yönlerden süratle yaklaşan iki hız kütlesiyiz. Nasihat ediyor. En başından beri büründüğü rol bu. Bir yaz tatilinde, deniz kıyısındaki evde, bir daha gelmeyeceğimizi bildiğimiz gece, bitmeyecek sandığım o konuşmayı yaptığı aklıma geliyor. Ve bunca nasihati hiçbir zaman duymadığım. Söylediği şey zihnime durmadan çarpıyor. “Ölüm ya da başka bir şey, kötü haberler gece alınıyor.” Oldum olası konuşmalarını can sıkıcı bulurdum ama haklıydı. Gece çalan her telefonda haklılığını andım.

Hangimizin önce varacağını soruyor. Bunun önemli olmadığını söylüyorum. Önce gidersem neler yapmam gerektiğini sinir bozucu sakinliğiyle anlatıyor. Bölmüyorum. Kızmadığımdan değil, umursamadığımdan.

Sokağın başına geldiğimde uzaktan penceremi görüyorum. Sokağa bakmayı öğrendiğim pervaz altını, dışa açılan, gürültüyle kapanan penceremi. Zili çalıp kapının serinliğinde duruyorum, kuytuda, güvenli bölgede. Süre uzadıkça kendimi sıkılgan bir satıcı gibi hissediyorum. Adımlarım her an arabaya yönelebilir. Kız kardeşi açıyor. Yüzünden ilk gelenin ben olduğumu anlıyorum. Söylemediği her şeyi yüzünden anlıyorum.

“Hoş geldin, başın sağ olsun,” diyor. Ağzımın içinde teşekkür ediyorum. Sarılmıyoruz. Sarılmanın acıyı hissetmekten öte paylaşmak olduğunu biliyoruz.

“Gece yarısı birden fenalaştı. Çırpınmadı, kasılmadı bile,” diyor. Nasıl bir bakışla karşılık verdiğimi bilmiyorum ki hemen ekliyor: “Yani acı çekmedi sanıyorum. Evvelsi gün de kardeşini sordu. Aramamı istedi, vazgeçti. Kendi aradı galiba.” Bundan haberim yok. Kafamı sallamakla yetiniyorum. 

“Telefonda bahsettiğin şey,” diyorum, “yeniden anlatsana.”

“Geçenlerde annenin odasına zarflar bıraktı. Hissetti galiba. Gördüğümü görmedi ama,” diyor gözlerini kaçırarak. “Gerçi doktorla konuşmuştu. Onun etkisi olabilir,” diye ekliyor. Girişteki öksüz, uyduruk tablodan gözümü hiç ayırmadan, “Nerede,” diyorum. “Yukarıda,” diyor, “yatağında.” 

Merdivenleri bitirdiğimde yol ayrımına geldiğimi anlıyorum. Hangi tarafa gideceğimi bilemiyorum. Soğuk bir beden, belki daha soğuk sözcükler. Aklıma yarattığım bir karakterin sözleri geliyor. “Yaşamın sona erdiği gerçeğini ertelemek, sorumluluğu sürdürmektir.” Büyük laflara ne de kolay sığınıyorum. Odasına adım attığımda aklımdaki düşünce bu. Midemde bir bulantı.

Odadaki her detayı süzüyorum. Ona bakmıyorum. Hep böyle yaklaşırım. Önce etrafı yoklarım, sonra neyse yüzleştiğim, gözlerimi dikerim. İki adımda yatağın ucundayım. Örtünün altında, bebek uykusunda. Büzüşmüş, soğuk vücudunu kaplamış. Bir duyguya kapılıp kapılmayacağımı tartamayacak kadar bitkinim. Eline dokunuyorum. Yaşam çekilmeye başlamış. Yanından kalkarken dudağının kenarındaki dikiş izi gözüme takılıyor. Nasıl olduğunu hatırlıyorum, tanıdık geliyor, sanki elleri ısınıyor. İnsan belki de anılardan başka bir şey değil. 

Kalkıyorum. Karşı odaya dalıyorum. Deneyimlerim mektupları nereye bırakmış olabileceğini söylüyor. Birkaç hamlede müzik kutusunun arkasındaki zarfları buluyorum. Adıma yazılanı alıyorum. Kapıdan çıkarken kardeşim geliyor. Onu dışarıda bekleyeceğimi söylüyorum. 

Evi son görüşüm. Kardeşiyle birkaç kez daha karşılaşacağız. Cenazeler tam da bunun için. İstediğim, buzdolabıma dönmek. Sonra su birikintilerini yazmak, yolların, yol kenarı otlarının sabrını, ağaçların öncesizliğini. Ama bulantı dolu zihnimi biliyorum. Buzdolabını açıp öylece bakacağım. Ardından yalnızca bu satırları yazacağım. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR