Sarajevo Gülü
2 Nisan 2018 Hayat İnsan Şehir Gezi

Sarajevo Gülü


Twitter'da Paylaş
0

Bilge Kralları Aliya İzzetbegoviç ile, yoldaşı olan adamlar ve kadınlar, beyaz, tek tip mezar taşlarının altında, ağaçsız ve duvarsız bir mezarlıkta yan yana yatıyorlar.
Gizem Hacımuto
Yağmur dindi sevgilim bak dinle her şey dindi, acıysa dinmemiş halde Behçet Aysan Birinci Dünya savaşını, Sırp Gavrilo Princip‘in Latin Köprüsü üzerinden geçen Avusturya-Macaristan Arşidük Franz Ferdinand’ı vurması başlatır. 6 Nisan 1945‘te Nazilerden sıyrılıp özgürlüğünü ilan eden Yugoslavya’nın sonsuz ateşi Vjecna Vatra o günden beri burada yanar. Paletindeki tek renk kırmızı olan, Hırvat keskin nişancısının, hiç gözünü kırpmadan tetiğe bastığı dağlarla çevrili bir ovadır, adını da buradan alır. İki milyon kitap ve iki yüz elli bin el yazmasının bir gecede kül olduğu yangının sıcaklığı Ulusal Kütüphane’nin duvarlarında hâlâ hissedilir sanki. Ve Boşnak’ın inadı Arnavut’u ağlatır. Bunları tekrarladım Miljacka’ya bakarken ve Latin köprüsünden geçip kütüphanenin duvarlarına dokunarak girdim eski şehre. Oysa bunlardan çok daha ötesi vardı, nefes alıp verişini duyuyordum. Baş çarşıda bir kahve içip kafamı toparlamak, havaya adapte olmak için bir kahveye girdim. Tek bir kum tanesini bile atlamadan her şeyi içimde yerli yerine koymalıyım. “Bosnia Kava,” diyorum kırılmasınlar diye. Onlar “Tursco Kava” demeyi de seviyorlar esasen. Mutlaka şekersiz yapılıp yanına lokum eklenen kahve, bizim kahvemizin kuzeni sayılabilir. Cezveyle ve ateşte yapılıyor ancak kahvenin çekirdeğini kavurma ve öğütmeleri farklı olduğundan telvesi de bizdeki gibi kallavi olmaz. Çevremdekilerin içtiği limonataya benzer içeceği sorunca adının behar olduğunu söyleyip ikram ettiler. Çocukluğundan beri bu işi yaptığını öğrendiğim yetmişlerindeki kadın, heyecanımdan cesaret bulmuş olacak ki, önce bunun bir ardıç tükenmezi olduğunu söylüyor, sonra da yanıma oturup çocukluğunda evlerini Sırpların nasıl yaktığını anlatıyor ağlayarak. Bu içimi yakan behar mı hikâye mi? O an anlıyorum Sarajevo’da bunu asla ayırt edemeyeceğimi. İsa’nın Kalbini bulmak için kahveden Ferhadija Caddesi’ne çıkıyorum. Bütün ihtişamıyla ve elbette hüznüyle karşımda. Rozettasındaki üç savaş görmüş İsa’nın üç parmağı gibi boynu da, koruyamadım dercesine bükük. Hesap tutmuyor işte, bir teslis bir şehri kurtarmaya yetmiyor. Katedralin önünde, yerde kocaman kırmızı bir leke var. Sarajevo gülü. İçi kırmızı boyalı bir reçineyle doldurulmuş havan topu çukuru. Yalnızca zeminde değil, akıllarda da kalması gereken bir yara iz. Etrafından dolanıyorum, sanki üzerine bassam saygısızlık olacak. Sokak sokak dolaşıyorum, kaybolma endişesi duymadan. Eninde sonunda yine çıkacağım nasıl olsa Ferhadija’ya. Olmadı Sebil’i sorarım. Duvarlarında vurulanların isimlerinin yazdığı pazar yerini buluyorum. Yaşananları unutma diyorlar, affet ama unutma. Eski hal binasından kuru et alıyorum Sljivovica’nın yanında. Bir yerde Sljivovica içiliyorsa arka masada şeytan gülmeye başlar, diyorlar. Kulak asmam ona, merak etmeyin, diyorum. Baş Çarşı’yı belirten beyaz taşlara geldiğimde burnuma börek kokusu geliyor. Acıkmışım demek. Börekçinin vitrininde kocaman, dikdörtgen bir mangal yanıyor, sanki eve dönünce yaptıracakmışım gibi onu inceliyorum. Üç sacayağın üzerinde dökme demirden tepsiler ve zincirle tavana asılmış kapakları var. Basit bir makara sistemiyle kapağını kaldırıp bakır börek tepsilerini içine koyup kapatıyorlar, üzerine kor parçaları döküp altındaki ateşi de besliyorlar. Sabırla bekliyorlar demek istiyorum ama sabreden biz oluyoruz, onlar o kadar alışmışlar ki bu işe. İki dakika sonra meşhur Boşnak böreğinin koca dilimi, bembeyaz yoğurduyla önümde duruyor. Bıçağın kestiği yerden ince bir duman çıkıyor. Lokmayı ağzıma götürürken bir yandan da böreği yapan kadınlara bir hikâye uyduruyorum içimden. Hamur teknesine unu eleyen genç kızlığının ilk hıdrellezini, hamuru yoğuran Neretva’nın ne kadar yeşil olduğunu, yufkasını açan da yedi millet bir arada yaşarken nasıl bugünlere gelindiği düşünmüştür, diyerek. Arka masamdaki Türk öğrenci grubu, Hüsrev Begava Camii’nin altındaki Bedesteni gezip gezmediğimi soruyor. Yemeğim bitince önce camiye gidip biraz bahçesinde oturuyor, yaprakları iyice sararmış ağaçlara bakıyorum, ikindi ezanı okunuyor tıpki İstanbul’daki gibi makamlı. Dünyanın pek çok coğrafyasında ezan okunur ama sadece ve sadece Osmanlı’nın elinin değdiği yerlerde her vaktin bir de makamı vardır. Ezan bitip, cemaat kalabalıklaşınca bedestene gidip geziyorum. Küçük bir kuyumcunun vitrininde telkâri bir yusufçuk dikkatimi çekiyor. Ayrılamıyorum bir türlü camdan. Hayran hayran baktığımı gören usta, mercan dizmeyi bırakıp kapının önüne çıkıyor ve satılık olmadığını söylüyor. Ama istersem hikâyesini anlatabileceğini de ekliyor. Ateşe âşık yusufçuk, aşkın kendini yakacağınız göremez. Yani tutkuyu, bağlılığı, vazgeçmemeyi anlatır diyor. Hâlâ var mı öyle adamlar ve kadınlar diye soruyorum. Var elbette diyor. Bak tarif edeyim. Sebil’e sırtını ver, ışıklardan karşıya geç. Hafif bir yokuş var onu çık, 100-150 metre kadar yürüyeceksin. Onları orada bulabilirsin diyor. Söylediklerini harfiyen yapıyorum ve elimle koymuş gibi buluyorum sözünü ettiği adamları ve kadınları. Bilge Kralları Aliya İzzetbegoviç ile, yoldaşı olan adamlar ve kadınlar, beyaz, tek tip mezar taşlarının altında, ağaçsız ve duvarsız bir mezarlıkta yan yana yatıyorlar. Şehre hem gece hem sis çöküyor. Bir mezarın kenarına oturup bu sessizliğe bakıyorum. Herkesin anlatacak en az bir hikâyesinin olduğu, ulusal mı kişisel mi ayırt edemeyeceğiniz acılarını göz pınarlarındaki elmas madalyalarda taşıyan insanların şehri burası. Yedi millet aynı dili konuştuğu için öldürülenin katilinin kim olduğunu bir türlü bilemediği yer. Avrupa’nın ortasında, Avrupa’nın en lazım zamanında sırtını döndüğü. Yüzyıl içinde üç büyük savaştan sağ çıkan, yıkık dökük içini, vakur duruşluyla saklayanların şehri. Hiç yetişmeyen bir gülün şehri.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR