Şehnaz Tuna ile ilk biyografi kitabı Anna Freud, Bakire Ölen Bir Anne hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Anna Freud, Bakire Ölen Bir Anne ilk biyografi kitabınız. Şehnaz Hanım şöyle başlayalım isterseniz, Anna Freud kim sizce?
Şehnaz Tuna: Anna Freud’u birkaç cümle ile özetlemek bir hayli zor. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un kızı olarak bilinmesi ve mütevazi kişiliği Anna’nın çoğunlukla gölgede kalmasına yol açsa da kendisinin psikanaliz dünyasına katkıları gerçekten paha biçilmezdir. Psikanalizi ölümsüzleştirmeye adeta ant içmiş bu genç kadın Çocuk Psikanalizi ve Benlik Psikolojisi ekollerini geliştirmiş, psikanalitik ilkelerin çocuk terapisine uygulanmasına öncülük etmiştir. Hayata geçirdiği kliniklerden biri olan Hampstead Kliniği bugün hâlâ “Anna Freud Merkezi” olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Babasından devraldığı psikanaliz tahtını son nefesine kadar başarıyla yönetmiş, hayatını fedakâr bir şekilde babasına ve çoğu bakıma muhtaç binlerce çocuğa adamış, onları korumuş ve onlara annelik yapmış son derece değerli bir bilim kadınıdır Anna Freud.

Sigmund Freud (solda) ve Anna Freud (sağda)
SP: Kitabınızın ismini ve bölüm başlıklarını nasıl belirlediniz?
ST: Bana göre biyografi, başlıklar olmadan yazıldığı zaman takibi ve okuması zor bir tür. O yüzden ben çalışmamı bölümlere ayırmayı tercih ettim. Bunun şöyle de bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Diyelim öncelikli olarak Anna’nın psikanalizle olan ilişkisini merak ediyorsunuz, o zaman sadece o başlığın ait olduğu bölümü okuyabilirsiniz. Ya da Freud ailesinin Nazi işgali sırasında yaşadıkları ve Londra’ya göçleri ilginizi çekiyor, o vakit sadece işgal ve göç sürecinin kaleme alındığı kısma bakmanız mümkün. Genç kızlığı, kardeşleri, çalışmaları, hayat arkadaşı, babası gibi farklı başlıklardan oluşan toplam on altı bölüm var kitapta. Kitabın başlığını Anna’nın kendisi anne olmamasına rağmen yaşantısı boyunca binlerce çocuğa annelik etmiş olması özelliğinden yola çıkarak yayınevimin ekibiyle beraber belirledik.
SP: Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un en küçük kızı Anna Freud, çocuk psikanalizinin ilk uygulayıcılarından olmasına karşılık hakkında sınırlı kaynak var. Şehnaz Hanım, biyografi kitabınız için araştırma süreciniz nasıl oldu ve nasıl bir çalışma yöntemi uyguladınız?
ST: Yayınevimden Anna Freud’un hayatını yazma önerisi geldiğinde çok heyecanlandım fakat gerçekten de Anna Freud’un bilhassa kendisi ile ilgili mevcut kaynakların azlığı yazarken beni en çok zorlayan unsur oldu diyebilirim. Bunun sebebi ise Anna’nın basın konusunda her zaman sert ve kararlı olma özelliğiydi. Anna reklamdan nefret ettiğini ve hayatının kendine özel kalmasını istediğini her fırsatta dile getirmiştir. Gazete, radyo ya da televizyon muhabirlerine röportaj yapmama prensibi Anna’nın hayatına dair kaynakların kısıtlı olmasına yol açar. Anna Freud’un yaşam öyküsünün başyazarı Elizabeth Young-Bruehl’dir. Benim çalışmamın da ana kaynağı olan Young-Bruehl’in Anna Freud: A Biography başlıklı eseri Anna’nın ölümünden dört yıl sonra 1988 yılında yayımlanan ilk ve tek biyografisidir. Onun yanı sıra Freud’un biyografilerinden Anna ile ilgili bilgiler edindim ve elektronik psikanalitik kütüphane olarak bilinen Psychoanalytic Electronic Publishing’de Anna’ya ait değerli makale ve kaynaklara ulaşabildim. Anna Freud’un hayatıyla ilgili kronolojik bilgilerin yer aldığı, yönetmenliğini Alana Cash’ın yaptığı Under Analysis başlıklı belgesel de faydalı kaynaklardan biri oldu.
Ben çalışmamda şöyle bir sistem uyguladım. Öncelikle bütün kaynaklarımı sık ve detaylı notlar alarak okudum. Farklı kaynaklar aynı bilgiyi verdiği için biyografide en dikkat edilmesi gereken unsur bilgi paylaşımında tekrara düşmemek. O yüzden kitaba girecek bilgilerde mükerrer olanları eleyebilmek çok önemli ve hassas bir çalışma gerektiriyor. Okumalar bittikten sonra kendinizi uçsuz bucaksız bir bilgi denizinin ortasında biraz kaybolmuş hissedebiliyorsunuz. Başlangıç ve izlenilecek rotayı tayin etmek başta bir hayli zor geliyor. İşte bu noktada başlıklardan çok faydalandım. Öncelikle bütün kitabı kafamda bölümlere böldüm. Sonra her bölümü, bazılarını münferit bazılarını eş zamanlı olacak şekilde yazmaya başladım. Bazen bölümler arası transferler, ekleme ve/veya çıkartmalar yaptım. Son okumalarda artık her şey tam anlamıyla içime sindiğinde kitabım tamamlanmıştı.
SP: Anna Freud’un hayatı için hazin ama coşkulu, hırslı ama mütevazı, gölgede ama odakta, son derece farklı bir hayatı olduğunu söylüyorsunuz bir söyleşinizde, biraz açar mısınız bu tespitinizi?
ST: Koca bir yaşam nasıl özetlenir ki? Ben de Anna’nın yaşamını bu tarz dikotomilerle özetlemeye çalıştım. Anna hayata gözlerini açtığı andan itibaren ona eşlik eden bir hüzün havası hep olmuş. Bu hüznün kökeni sekiz yıl içerisinde arka arkaya altı hamilelik geçiren anne Martha Freud’un Anna’yı bebekliğinden itibaren bir türlü kabullenemeyişine dayanıyor. Annesi tarafından emzirilemeyen, bir süt annesi bile olmayan, evin en ufağı olarak görülen Anna yetişkin hayatında dönüp geçmişe baktığında son derece mutsuz bir çocukluk geçirdiğini savunmuştur. Ama kim bilir belki de bu sevgi ve ilgi ihtiyacı genç kadını her zaman sevilmeye yönelik hareketler yapmaya teşvik etti. Nitekim Anna’nın tarihçesi başarılarla doludur. Psikanaliz dünyasında çalışkanlığı ve disipliniyle edindiği yer, hatırı sayılır üniversitelerden kendisine bahşedilen sayısız fahri unvan, kaleme aldığı onlarca eser, hayata geçirdiği enstitü ve klinikler, projeler ve seminerlerle seksen iki yıllık ömründe çalışkan, mesleğine âşık ve coşkulu bir kadın tablosu çizmiş Anna. Freud soyadı her zaman babası Sigmund ile bir anıldığından ve kendisi mütevazı bir hayatı tercih ettiğinden gölgede kalmış gibi gözükse de aslında Anna Freud psikanalize katkıları ve muazzam başarıları sayesinde tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır.
SP: Anna’nın özellikle babası Sigmund Freud’la olan ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?
ST: Anna’nın doğumuna denk gelen yıllar Freud’un da mesleğinde yükselişe geçtiği yıllardır. Freud’un muayenehanesine olan rağbetin artması sonucu ailenin parasal durumları da iyileşmiştir. Hâl böyle olunca Freud, küçük kızı Anna’nın aileye uğur getirdiğine inanır. Babası ile arasındaki büyük aşkın tohumları bu şekilde atıldıktan sonra hayatı boyunca sevgi arayışında olan Anna da günler geçtikçe daha fazla babasına yönelir. Baba kız, Freud’un mesleki seyahatleri dışında hemen hiç ayrı kalmıyor, uzak oldukları zamanlarda bile iletişimlerini mektuplaşarak devam ettiriyorlardı. Freud ailesi öpen ve sarılan bir aile olmamasına rağmen Anna babasına gönderdiği bütün mektuplarını öpücük ve sıkı sıkı sarılma ile bitirirdi. Anna’nın muzipliğinden keyif alan Freud da kızına Schwarzer Teufel (Kara Şeytan) diye takılırdı. Freud küçük kızına olan hayranlığını yakın çevresiyle her zaman paylaşmıştır. Hatta arkadaşı Ferenczi’ye yazdığı bir mektubunda Anna için “Büyüleyici birine dönüşüyor, bu arada, tüm diğer çocuklardan çok daha hoş” diyerek onu öteki çocuklarından ayırdığını bile dile getirmiştir. Anna da babasına derinden bağlı ve bir o kadar da hayrandı. Çocukken annesi, kız kardeşleri ve teyzesi Minna’ya yönelttiği kıskançlığı ilerleyen zamanlarda babasının kadın meslektaşları ve analiz ettiği kadınlarla da yaşanmıştır. Baba kız’ı birbirlerine yakınlaştıran başka bir unsur bütün eleştirilere rağmen Freud’un kızını analiz etmesidir. Kızının cinselliğini inkâr eden ve onu küçük yaramaz kızı olarak gören babası Freud’un gücü altında ezilen ufak Anna kadın olmaktan her zaman korkar ve babasını bu konuda dinlemeye devam eder. Yaşamını babasına ve çalışmalarına adayan Anna, Freud’un ortağı konumuna gelir ve bu ortaklıkta babasının işbirlikçisi, elçisi ve sekreteri olur. Anna ve babası arasındaki bu bağ Freud’un kansere yakalanmasıyla daha da perçinleşir. Anna artık babasının hemşiresi olma görevini de üstlenir. Babasının ölümünden sonra ona ve çalışmalarına sadık kalan Anna ile babası Freud’un ilişkisini en iyi özetleyen söz Sigmund Freud’un cenazesinde Anna’nın hayat arkadaşı Dorothy tarafından söylenendir: “Baban hayatını öyle anlamla doldurmuştu ki artık boş olamaz…”

SP: Aylarca çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz Anna Freud biyografinize?
ST: Anna Freud benim ikinci kitabım. İlki bir öykü kitabıydı. İlk kitabımda son noktayı koyarken yaşadığım hisle bu seferki çok farklıydı. Öykü kitabı gibi bir çalışmayı bitirdiğinizde sürece bitişten dolayı acı tatlı bir his eşlik etse de söz konusu biyografi olduğunda adeta bireysel bir ayrılık yaşanıyor. Ya da ben bunu böyle yaşadım. Gündüzleri ve hatta çoğu zaman gece geç saatlere kadar seanslarım olduğu için ben Anna’yı hep çok daha geç saatlerde çalıştım. Herkes derin uykudayken böyle muazzam bir hayata şahit olmak belki de benim için bu çalışmayı bu kadar özel kıldı. Anna’nın hayatına girdikçe ona hayran kaldım, onunla ilgili daha fazla yazmak, daha çok detaya girmek istedim. Biyografi serisinin belli bir kelime sınırı olmasa herhâlde bayağı uzun yazardım. Kitabıma son noktayı koyduğumda bir taraftan bir müddet boşluk çekeceğimi çok iyi bilirken diğer yandan böylesine özel bir kadının hikâyesinin geniş topluluklarca tanınmasında katkımın olacağını düşünmek beni iyi hissettirdi ve hatta ayrılık sonrası yaşadığım hüznü azaltarak beni avuttu diyebilirim.
SP: Şehnaz Hanım, önümüzdeki dönemde biyografi kitaplarının daha çok yayımlanacağını düşünüyorum. Siz bu ilk deneyiminizden hareketle biyografi çalışmak isteyenlere neler önerirsiniz?
ST: “Fazla merak kediyi öldürür” dense de benim biyografi yazacak olanlara öncelikli önerim “fazlasıyla meraklı” olmaları yönünde. Yazarın biyografiyi yazma sürecinde yazdığı kişinin hayatı ile olabildiğince yoğun bir şekilde meşgul olması kaleme alacağı ismi ve onun hayatını benimsemesinde bir başka önemli faktördür. Bir de benim böyle bir fırsatım olmadı fakat biyografisi yazılacak kişinin hayatıyla ilgili yazılı kaynakların yanı sıra kişinin çevresinde olan insanlarla -ailesi, yakınları, iş arkadaşları gibi- yapılacak görüşmelere zaman ayırmanın da biyografiyi kaleme alma sürecinde kıymetli bir çaba olacağını düşünüyorum.
SP: Salgın dönemi nasıl geçiyor, masanızda neler var, sizi ilk öykü kitabınız Çapraz Hayatlar, Düz Cevaplar’la tanımıştık, şimdi biyografi kitabınız, önümüzdeki günlerde sizden neler okuyabiliriz?
ST: Doğruyu söylemek gerekirse pandemi boyunca benim hayatımda, yaklaşık bir aylık karantina sürecini saymazsak, pek bir değişiklik olmadı. Hastanede yüz yüze, Evinizde Terapi aracılığıyla da online olarak yürüttüğüm psikoterapi çalışmalarım, Psikeart ve Pause dergilerindeki yazılarım ve kitap çalışmam aynı sıklık ve düzende devam etti. Şu an Anna Freud’un biyografi projesinden önce başladığım ve hatta o dönem yarılamış olduğum psikolojik gerilim türündeki romanımın ikinci yarısını yazmaya başladım. Her şey yolunda giderse bu yaz okurlarımı yeni romanımla buluşturmayı planlıyorum.






