Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Mart 2022

Öykü

Sekiz Köşeli Kasket

Didem Keremoğlu

Paylaş

5

3


Hırpalanmış bu sahil kasabasında bütün hayatların günlerden pazar gibi yaşandığını sandığım zamanlar... Kayrak taşlı sokakların hep denize ulaştığı… Ağlardan gelen yosunlu koku, pata pata sesleri balıkçı teknelerinin, yalın tepelerden inen rüzgarın taşıdığı acı mazot kokusu, oraya buraya gelişigüzel bırakılmış tuz yanığı muşamba yelekler, yalnızca okşanmak için ayağıma dolanan tok kedileri balıkçı barınağının… Zeytin ağaçlarından etrafa yayılan kekremsi râyiha, seyrine doyum olmayan mandalina bahçelerinin çekirdek haşalası meyvesi; işte o mandalina bahçelerinden birinde tanıdım ben Edip’i. Mevsim kışa dönmek üzereydi.

Kocaman bulutları kasım göğünün…

Kasketinin altından ensesine kadar inen saçları ipek gibi parıldayan genç bir adam. Viyana’dan yeni dönmüşüm. İçinde binlerce biblo, abajur, resim, şamdan, kukla ve Falco’nun masası bulunan ve Nuruyef’in sahne kostümü; Venedik işi kristal aynalar kaplı duvarları, yerlerdeki çürük vişne rengi Türk ve İran halılarıyla ünlü o lokantayı mekân yapacağım öykünün içinde kaybolmuş yürürken rastladım ona.

“Burası özel mülk bayan.”

“Pardon!”

“Burası birinin meyve bahçesi de. Buraya giremezsiniz.”

“Ha! Ok, çıkıyorum hemen.” Ne ara bu bahçeye daldığımı hiç bilmiyorum.

“Dur dur, mandalina topla biraz heybene. Göz hakkı!” Pantolonunun paçalarını bileklerinin oldukça üstünde katlamış, ayağında siyah lastik çizmeler var. Belli ki buralı.

“Sağ ol, bahçe senin mi?”

“Benim.” Sekiz köşeli kasket mi o başındaki? Akdeniz’de!

“Sekiz köşeli mi senin kasketin?” Başını sallıyor.

“Elazığ’dan hediye geldi.” diyor. “İlerdeki sitede yazlığı var Rahmi diye bir abinin. O getirdi. Sen de mi oralısın, Elazığlı?” Yazdığım öykülerden biri için köşeli kasketleri araştırdığımı söylemiyorum.

“Yok değilim o taraflı. Bir yerde okumuştum köşeli kasketlerle ilgili de.”

“Kasket kaskettir işte. Rahmi abi de söyledi ya bi şeyler… Pek tutmadım aklımda. Yiğitlik, cesaret falan filan temsil edermiş.” Hepsi aynı boy mandalina ağaçlarının arasında yürüyoruz.

“Yaz olsa gölgesinden çıkmazsın bu ağaçların.” diyor. Bahçe alabildiğine uzanıyor. Ta ileride yıkık bir çardak görüyorum. Altında dökük bir motosiklet.

“Senin mi o motor?” 

“Benim. Hurdaya çıkan motorum o.” Eliyle geldiğimiz yönü işaret ediyor. “Yenisi diğer girişte.” Heybeme attığı mandalinalar çoğaldıkça omuzum düşüyor.

“Teşekkür ederim, yeterince doldu heybem.” diyorum. “Daha eve yürüyeceğim.”

“Ben götürürüm motorla.” diyor. Ters ters bakıyorum.

“Nerede oturduğumu biliyorsun yâni.” Öyle zararlı birine benzemese de… “Eline sopa gibi bir şey al, karga bokunu yemeden dağ, tepe yürüyorsun. Domuzu var, tilkisi var.” diye beynimi yiyen kardeşime hak veriyorum.

“Sizin sitedeki herkesi bilirim. Havuzunuzun oradaki taş evde doğup büyüdüm. Vaktiyle bütün arazi bizimdi.” diyor. “Ben veterinerlik okumaya Ankara’ya gittiğim sene satmış araziyi babam.” Kafamdan şöyle bir hesap yapıyorum. Site on senelik, anca otuzunda falan olmalı.

“Edip ben.”

“Ben de Nevbahar.” Salgın usulü tokalaşıyoruz. Ne acı diye geçiriyorum içimden, hoyratça harcanan bağlar, bahçeler, zeytinlikler… Satanın da alanın da çok hoşnut olduğu bu kıyım! Da sen niye ayrı tutuyorsun ki kendini? Bahçendeki üç zeytin ağacı nereden geldi sanıyorsun?

“Veterinersin yâni.” Başıyla olumsuzluyor. Bitirmemiş.

“Baban almıştır sana bir minibüs bir de taksi. Başkası çalışıyordur. Geliri senin.” Bağı, bahçeyi satıp plakaya yatırım yapıldığını çok gördüğümden.

“Babam öldü.” diyor. “Nasıl da çözmüşsün bizi!” İnce uzun parmaklı elleriyle sessiz bir alkış tutuyor. Buranın insanından görmeyi beklemediğim, hiç karşılaşmadığım bir alaycılık…

Hadsizlik mi desem yoksa? “Hoşça kal” deyip uzaklaşıyorum.

 

Yine erkenden ayaktayım. Sokak hayvanlarının unuttukları açlığa geri döndüğü mevsim ha geldi ha gelecek. Etrafın gittikçe daha bir deniz koktuğu... Karşı kıyının, mehtapsız bir gecede yol alan yolcu gemisi misali denize uzayan bol ışıklı gölgesi artık karanlık bir hayalet gemi. Gittikçe sessizleşiyor ortam. Duvarların yosuna durmasına henüz zaman olsa da odalarda gizliden bir küf kokusu... Elektrikler sık kesildiğinden bir de babadan kalan ve kim bilir babama nereden, büyük karpuzlu lambaların gazları dolu olmalı? Keyfim öyle istediğimden midir, yeniliklere uzaklığım belki de led lambalar girmeyecek bu eve? Bu kasaba hep olduğu gibi kalsın istiyorum. Dünde!.. Deli basmadan şalvarlar diktirelim, yelken bezinden şort… “Ne gerek vardı şu kışla binası gibi alışveriş merkezine bu küçücük kasabada?” diye yakınıyorum telefonda bir arkadaşıma geçenlerde, minibüsteyim, yanımda oturan kadın “Müsaade et de ona biz karar verelim.” diyor? Buralıymış. Önde oturan genç de lafa giriyor. “Abla biz çok sokaklardaydık, iyi oldu. Kafeler falan…” Tadım nasıl da kaçıyor büyük şehrin hayatlarımızı ele geçirmiş o keşmekeşini göremediklerine. Trafiğine, iğne atsan yere düşmeyen kalabalığına, içki sofralarının alkolle parlatılmış dostluklarından ve yalnızlığımdan bunalmış, çıkışlarının hepsi kapalı bir labirentte tutsak bir kobay faresi gibi debelendiğim o hayata özeniyor olabilirler miydi gerçekten?  Peki ben! Ben neyi göremiyordum acaba? Ve nereden alıyordum hayatlarını sorgulama hakkını? Yanıtsız sorularımı bırakıp uykularımı bölen bir başka öykümü daha alıyorum önüme. Sıradan yenilmişlikleri, çok üzmeyen, düşündürmeyen bozgunları anlattığım bir başka öykü daha. Umuda karşı yorgunluk geliştirmeyenlerin eften püften zorlanmalarını, bir örnek hayatlar yaşayanların ertelenmişliklerini yazdığım... Bir türlü giremiyorum öyküye. Yere kadar uzanan camından yatak odamın birkaç ay öncesinin telaşlı bahçelerini görüyorum. Ot bürümüş, yaz yorgunu eşyalar bir kenarda istif… Parlak boyaları solmaya yüz tutmuş yedi cücelerimden ikisi burnunun üstüne devrilmiş, toplamaya üşendiğim duvar süsleri ilk fırtınaya kadar çivilerinde asılı duruyor. Sonbahar kışa dönmek üzere. Islak bir rüzgâr ölü yaprak yığınlarını önüne katmış döndüre döndüre savuruyor. Yeni doğan günün puslu ışığı camdan dışarıyı seyreden yüzümde kırılmış; birazdan yağacak yağmuru göğün kararmasından, soluk doğuşundan güneşin ve kocaman kasım bulutlarından anlıyorum.

Kulağıma, geçmiş gün doğumlarının sesleri doluyor; yavaştan başlayıp şiddetlenerek yükselen ve sonra yine azalarak yiten bülbül şakıması haziranın… Gün boyu demlendiği meyvesinden vişne ağacımın, çakırkeyif, kırk nameli ötüşünü bırakması alaca karanlığına gün doğumu ve batımının. Ah… Bir daha döner mi çoktan göçen Arap bülbülü bahçemin? Geçen yazın yangınlarında çoraklaşan o tepeleri aşıp da konar mı dalına ağacımın bir daha?

Kıpırdadıkça, oturduğum maroken koltuğun çatlamış derisi aralanmış eski parkeler gibi gıcırdıyor. Israrla söktürtmediğim tahta çerçevelerin boşluklarında azgın bir poyraz fırtınası ıslık çalmakta.

 

“Evin hanımı, Nevbahar Hanım.” diye seslenenin Edip olduğunu anlıyorum. Bu erken saatte bahçeme girmek, bana seslenmek… Çıldırmış olmalı diye düşünüyorum. Sonra saatin o kadar da erken olmadığının ayrımına varıyorum. Gerçekle kurgunun arasındaki çizginin giderek belirsizleştiği, yaşadığımdan daha hızlı akan, gerçeküstü bir zamandayım yazarken...

Buyur ediyorum. Mahcup mahcup ilişiyor pergolanın altındaki taş döşeğin ucuna.

“Pardon ya, rahatsız ettim. Zeytin getirdim de. Hani o gün sormuştun ‘yerli mahsul var mı?’ diye.” Elindeki siyah poşeti ayağının dibine bırakıyor. Kahve midesine dokunuyormuş, mandalina gazozu açıyorum iki tane. Bir sözcük diğer sözcüğü doğuruyor, birbirimizin hayatlarına giriyoruz bodoslama. Daha çok benim hayatıma galiba… Sigara, bir sigara daha… Yok o değil, ben. Edip ne sigara kullanıyormuş ne de içki. Hep ben anlatıyorum… Niye ailemin yazlığında yaşamaya başladığımı, yazıda daha iyisine ulaşmanın ancak yalnızlaşarak mümkün olabileceğini falan? Yine yürütemediğim bir ilişkiden çıktığımın sözünü etmeden tabii. Bekar olduğuma şaşırmış gibi. Ve çocuksuz… Edebiyatla çok ilgiliymiş ama adımı hiç duymamış. Genelde dinliyor.

“Duvardan sağır, sağırdan sırsın sen de Edip.” diye açmaya çalışıyorum biraz tutukluğunu.

“İyidir yalnızlık. Yarıştan uzak tutar insanı.” diyor. Anlamaz anlamaz bakıyorum yüzüne. “Hayat yormaz o kadar o zaman. Akıl verenin, sinirlendirenin, yerinde olmak istediğin az olur.” diye kolaycacık anlatıveriyor ne demek istediğini. Sonra da yerinden doğruluyor. Uzun bacakları iki iki alıyor yola çıkan basamakları.

Evin girişindeki aynada kendimle yüzleşiyorum. Erken beyazlamış saçlarım sinirime dokunuyor birden. Sırf ukalalığımdan boyamadığım dik beyazlarım fena gözüme batıyor. Kaşlarımı almalıyım bir de. Seyreltmeli… Bir sigara daha yakıyorum. Ayak üstü atıştırmak yerine adamakıllı bir çilingir hazırlıyorum kendime. Televizyon altıncı aşıdan, elektriğe gelen fahiş zamdan, atanamayan öğretmenlerden söz ediyor; burnumuzun dibinde patlayacak savaşın ihtimalinden bir de! Kanal değiştiriyorum. Yalnızca o kadarını hak eden zekalara yapılmış programlarını atlıyorum birer birer gündüz kuşağının ta ki “Üç Denize Açılan Kapı’ ya denk gelene dek. Benim memleketi anlatıyor. Poliçe Koyu’nun falezlerinde dolaşıyorum. Yıldız Dağları’nın etekleri sonbaharın renklerine giyinmiş… Rakım kadehte buharlaşıyor adeta. Bir tek, bir tek daha… Tam da bir ağırlık çökecekken âni bir kararla köye yürümeye karar veriyorum. Mandalina bahçesinde çalışıyormuş. Uzaktan izliyorum biraz. Batmaya yüz tutan kasım güneşi ağaçların üstünde dolaştıkça daha da turuncuya çalıyor mandalinalar. Yanına vardığımda hiç şaşırmıyor, konuşmuyor da yalnızca gülümsüyor. Sanki söyleyecek bir şeyi varmışçasına hareketleniyor yüzündeki çizgiler. Elini uzatıyor, bahçenin arka tarafındaki viran eve doğru yürüyoruz, gölgemiz evin beyaz duvarlarında önce uzuyor sonra yavaşça çekiliyor.

“Duvardaki gölgelerimiz tıpkı denizin gel-giti gibi.” diyorum. Yumuşacık öpüyorum serin dudaklarından…

Talebine karşılık veren bedenim uyandırıyor beni.

Saat ikindiyi bulmuş. Televizyon çalışmaya devam ediyor. Karşılıklı açık bıraktığım camlardan ıslak bir kasım soğuğu doluyor odaya.

Buz gibi olmuşum!

  * * *

Elinde, atık naylonun o kendine has, mide döndüren kokusunun sindiği kapkara bir çöp poşeti; dolaplara dalıyor. Böyle bir huyu var. Hayatından gidenlerin arkasından çok sevdiği böyle bir alışkanlığı…

Üst kattan, geçen kışın ıssız uykularından uyanıp seviştikleri odadan başlıyor. Gardırobun üst rafında unutulmuş duran sekiz köşeli kasketten…

YORUMLAR

Füsun Çavuşoğlu

Çok etkiledi beni, yalın, vurucu, müthiş💕💕💕

7 Mart 2022

Nurcan Balıbey

Kutluyorum. Müthiş bir öykü daha…👏🏻👏🏻💕💕🌸

7 Mart 2022

Buse Çetiner Üzer

Etkileyici bir dille yazılmış harika bir öykü. Kutlarım 👏🏻👏🏻👏🏻💕

7 Mart 2022

Öne Çıkanlar

Yüz Yıllık YolculukFaruk Ulay
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

27 Ocak 2026

Natalie Haynes ile Hayatındaki Kitapla..

Okumaya dair en erken anım Russell Hoban’ın yazıp Lillian Hoban’ın resimlediği Harvey’s Hideout. Harvey, kız kardeşinin korkunçluğundan şikayetçi olan bir misk sıçanı. Ama kız kardeşi Mildred da ona karşı aynı şeyleri hissediyor. Bu kitabı okuduğumda san..

Devamı..

Uyanmanın Yanıcığı

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024