Olanaksızlıklar, hayalleri bir yönüyle sanal avunuşların sınırları içine hapsedebilirler. Bu nedenle ortaya çıkan edilgenliğin etkisinden kurtulabilmek zorlu çabalar gerektirir. Sevgi, azim ve başarıya ulaşmak uğrunda harcanan içten gayretler, insanları gönülsüz kabullenişlere ve çaresizliğe karşı daha güçlü kılar.
Kendi yazılarından yola çıkarak edindiğim bilgilerin rehberliğinde, değerli yazar sayın Selim İleri ile yapmış olduğum hayalî bir söyleşiyi, bu fikir çerçevesinde dikkate alınabilir düşüncesiyle sevgili okurlara sunuyorum.
Hasan Parlak: Başından beri, yazmak, sizin için nasıl bir gereksinimin karşılığı olarak yaşamınızda yer tutmaktaydı? Bu edebi çabanızda her şey yolunda gitmiş miydi?
Selim İleri: Tabii ki, insan hayalleri ve ülküleriyle yaşıyor. Çocukluktan yetişkinliğe geçişte, hayattan beklenti ve idealleriniz daha da iddialı bir seyre kavuşuyor. Örnek vermem gerekirse, sinema oyunculuğuna olan hevesim de yine o dönemlerin etkin duyguları olarak anılarımdaki yerini korumaktadır. Ama sadece bir kalem ve sayfaları boş bir çizgili defterin sahibi olmak kadar yakınımda olan yazmak, benim için çok daha kolay ulaşılabilir bir amaçtı. Tutku ve ümitle yazmaya başlamıştım. Yazdıklarımı yayımlatmak en büyük arzularımın başında geliyordu. Ne yazık ki o zamanlar, bu yöndeki uğraşılarım sonuç vermedi. İlgi görmedim. Ama yaşadığım bu hayal kırıklıkları beni yazmaktan alıkoyamadı.
HP: Edebiyatın hayatınızdaki karşılığını, yazma eyleminin sizin için ne anlam ifade ettiğini bizlerle paylaşır mısınız?
Sİ: Bu konuda, sık rastladığımız bazı sorular sorulmuş ve karşılığında fikirler açıklanmıştır. Şöyle bir hatırlarsak: Yazmak eylemi, içini dökerek rahatlama amacına mı hizmet etmektedir? Yazarın, kendi düşünce ve arzularını, pişmanlık ve korkularını, kahramanları aracılığıyla okura aktarmak mıdır? Tabii ki yazarın elindeki kaleme, tuşlarına dokunduğu klavyelerine etki eden hususlardan bu savları tümüyle soyutlayamayız. Ama bana göre bu anlattıklarım, tümüyle belirleyici olma özelliğine sahip değildirler.
Edebiyat, benim açımdan, her zaman hayata verilen bir yanıt olmuştur. Yaşantımdaki ümitsizlik ve çaresiz kalışlarımın tesellisinde de, özlemlerimin, ülkü ve hayallere açılan arayışlarımın başlangıç noktasında da, yazmak eyleminin kuşatıcılığına her zaman gereksinim duymuşumdur. Yazmak, karşılıklı etkileşimi bütün etkinliğiyle yaşadığım çok özel anlarımı oluşturmuştur. Yazının da, kendine göre bir hayatiyeti olduğuna içtenlikle inanırım. Masa başına geçmeden önceki durumumla, yazmaya başladığım zamandaki durumum arasında çok fark vardır. O zaman zarfında, kâğıda aktarılan her sözcüğün kabul göreceğini varsaymak, aldanmak demektir. Yazının hazırlanışı esnasında olayların akışını etkileyen dayatmalara boyun eğmek zorunda kalışları çok yaşamışımdır. Tabii, iyi tarafları da olmuştur bu etkileşimin. Ummadığım ufuklar açılmıştır önümde. Harfler ve sözcükler önceden tasarlamadığım güzel tümcelere hayat vermişlerdir. Bir gizemli âlemin büyüsünü duyumsamak, o anların doyumsuz hazzını yaşamak ömrümdeki en güzel anlarımı oluşturmuştur.
HP: Başarı kavramının düşüncelerinizde nasıl bir yansıma bulduğunu, hedefe varma çabalarınızı hangi emellerinizin beslediğini anlatabilir misiniz?
Sİ: Elbette, insanlar var oluşlarını kanıtlamak gibi kadim bir amaçtan hiçbir zaman kopamamışlardır. Bunu, bazı özel nitelik ve yeteneğe sahip olan insanlar sanat aracılığıyla gerçekleştirmiş, kalıcı bir yapıt sahibi olmanın çilesine katlanmayı göze almışlardır. Evet, ben de varlığımın fark edilmesi arzusuyla yola çıktım. Ama başarıyı, şöhret olma ve maddi olanaklara kısa yoldan ulaşma amaçlarım için araç etmek birincil hedefim olmadı. Hayatın sahip olduğu ritmi, bir görünüp bir yiten gizemi, insanların fark edemediği güzelliklerle iç içe yaşamanın ayrıcalığına sahip olduğumu anladığımda, sanata ve başarıya olan bakışım değişti. İç dünyamın prizmalarında renklenip çoğalan bu zengin tabloyu, olabildiğince hakkını vererek dışa yansıtmaya çalıştım.






