“Tüm korkulardan uzak, Bir sevdadır böylesine yaşamak”
Anadolu’nun kıraç sırtlarından süzülüp Dicle’ye dökülen ama hiç bitmeyen sevdadır Arif. Çektiği mısraların kökleri acıyı, umudu ve sabrı taşıyan Mezopotamya’nın sularıyla beslenir. Bundandır, nesirlerinin damağındaki esmer toprakların tadı.
21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtinde, 7 numaralı, avlulu, yazlık-kışlık odalarının olduğu bir taş evde dünyaya geldi. Babası Türk, annesi Kürt kökenlidir, birbirine tavukları karışmış iki medeniyetin evlatları. Çocukluk yıllarında sokak kavgalarında hep baş rolü oynardı. İlkokulu Siverek’te tamamladı. Ortaokulu Urfa’da, liseyi de Afyon’da okudu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe eğitimi aldı. Öncü, Medeniyet ve Halkçı gazetelerinde uzun süre çalıştı. 1967’ de Aynur Hanım ile evlendi. 1972’de oğlu, “Dünyanın en güzel güvercini, dünyanın en güçlü silahı Filinta” dünyaya geldi.
1940’ların şiir dünyasının alaycı diline Orhan Veli başlı başına hâkimken Nazım’ın işlediği toplumsallık, Arif’le esmer tenli imgesel derinlik kazanıyordu. Felsefi, sosyolojik ve mitolojik olguları sade sözcüklerle yoğurulan dizeleri Anadolu insanına tanış geliyordu. Bundan sebeptir ki mısralarında her okurun, ciğeri, yangını, hasreti ve yası vardı.
Ömrüne imge işçiliğini payanda yaptı. Anadolu’nun pirinç, pamuk, tütün işçilerinin, tutsaklarının, kızlarının ve oğullarının utangaçlığını, mertliğini dizelerinde öğüten şair için özgürlük bir sevgiliydi. Onun edebiyat felsefesidir; her şairin birer namus işçisi olması. Her şair, sevdalı milletimize bu yurdu cennet yapmaya çalışan ‘Spartaküs’ olmalıydı.
Mütevazı olduğu kadar tok ve gururlu bir edebiyatçı duruşu vardır. Şiirlerini türetme yoluna gitmeyerek kaleminin yoğunluğunu artıran Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla koca bir ömrü doldurur.

Mitolojik olguları yalın ve anlaşılır kelimelerle öğüterek, tek mısrada özgürlük ve kardeşlik için beraberlik çağrısına dönüştürüyordu. İnsanları bazen umuda bazen de mahalle delikanlıların gürlemesini andıran serzenişleriyle kavgaya davet ediyordu.
Eskittiği prangalar dizelerini bilerdi. İlk gözaltını “Palmiro” adlı şiirin çalınıp çoğaltılması ve polisin eline geçmesiyle yaşadı. Arkadaşlarıyla birlikte 1948 Eylül’ünde yargılandıktan sonra mahkemece beraat edildi.
Yıl 1951… Türkiye’ de “Solcu Avı” olarak bilinen ve içinde 184 solcunun tutuklandığı yıldır. O da gözaltına alınır ve hakkında dava açılır. Ankara’yla başlayan gözaltı, İstanbul yolculuğuyla polis eşliğinde devam eder. Sonrası aydınların, fikir adamlarının amansız durağı olan Sansaryan Han zindanları… 38 ayın ya da 1150 günün sadece 127’sini takvime dökebildi dört duvar üzerine. O günlerde temizlikçi kadının getirdiği pijama, dergi ve iki salkım üzüm onu önce endişelendirir. Oysa Arif halkının mahzun ozanı olarak çoktan kabul görmüştür. İşte sevgiyle, bir pijama, bir dergi ve iki salkım üzümle dökülür “Terk Etmedi Sevdan Beni” bu prangalı kalpten.
1954 Ekim’inde tahliye edilir. Fakat halen yarı tutukludur. Sekiz ay Urfa’da zorunlu ikamet eder, yani sürgün olur. Mahkemeye başvurarak kamu gözetiminde zorunlu ikametini Diyarbakır’a aldırır. Kuşun kendi yuvasına iple bağlanmayı istemesi kadar acı bir şey! Ardından iki ay süren bir tutuklanma daha yaşar.
Nihayet beklenen gün gelir; halkına yalın duygularla, sevgiyle, mertçe, ‘Dostuna yarasını gösterir gibi’ hayata buruk olanlara uzatılan eldir Hasretinden Prangalar Eskittim Kitabı. Onun şiirleri tarlalarda umuda, umut da aşka ve Dicle’ye dökülen ama bitmeyen sevdaya dönüşüyordu. Tüm bu sevdaların üstüne yurt sevgisini işler. Hayatına bir ayraç gibi düşer ‘Yurdum benim şahdamarım’ şiiri. Esmerliğiyle şairlerin, bilginlerin dünyalarında kalır tek başına, bir başına ve uzak, Anadolu’da. Ne olursa olsun yine de “Yalnız değiliz” der şair.
“Ölürsem Dicle’de çadırda ölmek isterim” der ama son soluğunu Ankara’da verir, nehirlerden uzak ve dışarda gürül gürül akan bir dünya. 2 Haziran 1991günü ‘Dinamit kuyusu’ olan kalbi dayanamaz ve abisiz kalır yurdun esmer toprakları.
“Kanım Dicle’ye akar, ister Erzurum’da vuralar beni, ister İzmir’de.” Ve “Kaşağıyla derimi kazısanız dibinden Diyarbekir çıkar” diyen şair, yârin bahçesine toprak olamadığı coğrafyada yaşama gözlerini kapar.
Leyla der başka şey demezdi sanki. “Seni sevmek felsefedir kusursuz. İmandır, korkunç sabırlı” der. Yârin gözleriyle ısınırdı! Kapanınca gözleri üşürdü.
O hem fukaralıktan utanan bir şair hem de cehennem yürekli namus işçisiydi. Yaşadıklarını mısra çekerek yazan ve yazdığı gibi yaşayandı Ahmed Arif.






