Horacio Quiroga’nın Evi ve Korkuları
3 Mart 2018 Edebiyat

Horacio Quiroga’nın Evi ve Korkuları


Twitter'da Paylaş
0

Eserlerinin yalnızca bazıları İngilizceye çevrilmiş olsa da Quiroga İspanyolca edebiyatın en önemli yazarlarından biri olarak anılıyor. Hayat hikâyesi bir hayli büyüleyici ama eserleri bundan daha da fazla etkiliyor.
Küçük bir kasaba olan San Ignacio’da halk sanki sürekli siesta halinde. Sadece bir tane ATM, birkaç dükkân ve az miktarda restoran bulunan bir kasaba burası. Hatta bu restoranlar gerçek restoran bile değil, bölge halkından birkaç kişi evlerinin bir bölümünü dükkâna çevirmiş, kapısına bir iki sandalye-masa atmış, üç farklı çeşit empañada (börek) satıyor. Şanslıysanız pizza da bulabiliyorsunuz. Bu küçük Arjantin kasabası, sessizliğine rağmen tur otobüslerinin hâlâ popüler bir uğrak yeri. Özellikle on yedinci yüzyıldaki misyonerlerin kurduğu yerleşim yeri olan San Ignacio Miní’yi ziyaret eden bu tur programının başka bir durağı daha var. Elbette bu ilk durak kadar popüler değil, ziyaretçi sayısı da daha az ama görülmeye değer: Uruguaylı şair ve yazar Horacio Quiroga’nın evi. Ben de bu kasabaya yaptığım iki günlük bir ziyaret sırasında, eski yerleşim yerinin kalıntılarını gördükten sonra Quiroga’nın evine de uğramaya karar verdim. Bu ev bir müze olarak halk ziyaretine açık. El yazısıyla yazılmış eğri büğrü tabelaları takip ederek tozlu yollardan geçtim. Ama bu tabelalar benimle dalga geçiyordu. İlk tabela eve 500 metre olduğunu söyledi. 800 metre gittikten sonra üstünde 500 metre yazan başka bir tabelayla karşılaştım. Bir 500 metre daha yürüyünce bu sefer de tabela bana 700 metre kaldığı söyledi. Tüm bu bilgilere güvenmekten vazgeçip, acaba bu yol ne kadar sürecek diye meraklanmaya başladım. Nihayet yolun sonundaki modern görünüşlü Arjantin evine vardım. Neydi bu? Amaçladığım yere varmış mıydım? Birkaç yerli terasta güneşin altında yayılmışlardı. “¿La casa de Horacio Quiroga?” (Horacio Quiroga’nın evi mi?) diye sordum. Hayır değildi. Burası bilet alma yeriydi. Ben de öyle yaptım. Kapının önünde durdum, bana yazarın evine doğru giden yolu işaret ettiler. Bu yol bir labirent gibiydi, birkaç metrede bir yazarının hayat hikâyesini anlatan paneller vardı. Dar patika uzun şeker kamışlarıyla çevriliydi. Evi görmemi engelleyen bambuya benzer çubuklar arasında yürümek oldukça ilginçti. Quiroga’nınki ne trajik bir yaşamdı! Her panelde okur gitgide daha depresif hale geliyordu. Trajedi o kadar büyük bir dereceye ulaşmıştı ki artık okurun gözünde komik bir hal alıyordu. Bu öykünün gerçek olduğu, Quiroga’nın uydurmalarından biri olmadığı unutuluyordu. 1878 yılında Salto, Uruguay’da doğdu. Daha üç yaşına gelmeden babası taşıdığı silahın kazara ateş etmesi sonucu öldü. Yirmi iki yaşındayken intihar eden üvey babasının cesedini buldu. Bundan iki yıl sonra iki erkek kardeşi karahummadan öldü. O yıl yaşayacağı trajedilerin sonu henüz gelmemişti. Arkadaşı Frederico Fernando bir düelloya çağrılmıştı. Quiroga da ona silahını temizlemeyi teklif etti. Temizlerken silah yanlışlıkla ateş aldı ve arkadaşı ağzından vurularak olay yerinde öldü. Quiroga dört gün tutuklu kaldı, ardından ceza almadan serbest bırakıldı. 1908 yılında San Ignacio’nun ormanlık alanından bir arsa satın aldı ve oraya bir bungalov inşa ettirdi. Bu süreçte birçok öykü yayımlanmıştı. Bunlardan biri de hayranı olduğu Edgar Allen Poe’nun tarzıyla kıyaslanan "The Feather Pillow"du.   Misiones eyaletinin vahşi ormanlık bölgesine yerleşti. Ana Maria Cires’le evlendi ve iki çocukları oldu. Çocukları küçük yaşlardan itibaren tehlikeli durumlar yaşamışlar, korkuları yenebilecek ve hayattaki engelleri aşabilecek deneyimi kazanmışlardı. Bir gece başlarının çaresine bakmaları için çocuklarını ormanda yalnız bıraktı. Başka bir gün ise, ayakları uçurumdan aşağı sallanacak şekilde uçurumun kenarına oturttu. San Ignacio’da yaşadığı yıllar boyunca bir yandan sert iklimin topraklarını işledi, bir yandan da başarılı öyküler ve şiirler yazdı. Orman hayatı karısına zor gelmiş olacaktı ki Ana Maria 1915 yılında kendisini cıvayla zehirleyerek intihar etti. Buenos Aires’te geçirdiği birkaç yılın ve kendini Latin Amerika’nın en iyi yazarlarından biri yapmasının ardından San Ignacio’daki evine geri döndü. 1932’de emekli olana kadar burada yaşadı. Artık yeni bir karısı ve bir kızı vardı. Çok genç olan yeni karısı da bu vahşi hayatta yaşamaktan nefret ediyordu. Birkaç yıl sonra kızını da alarak buradan ayrıldı ve Quiroga’yı terk etti. 1937 yılında Quiroga’ya prostat kanseri teşhisi konuldu. O zamanlar bu kanserin tedavisi yoktu. Buenos Aires’te hastanedeyken bu hastalığın acısına, belki de uzun zamandır taşıdığı bu acıya daha fazla katlanamayacağına karar veri. Arkadaşının yardımıyla bir bardak siyanür içerek intihar etti. Evi gizleyen şeker kamışlarının arasından yürürken ve hayatının en trajik anlarını okurken, yazarın ürettiği popüler ve çok beğenilen eserleri unutmak kolaydı. Çalıların arasından çıkıp ilk defa evini gördüğümde, sanki bu yazarı tanıyormuşum gibi hissettim. Halbuki adını ilk defa birkaç gün önce duymuştum. Şeker kamışlarının karanlık tünelinden geçtim. Çevre, ortamın ruh halini çok başarılı bir şekilde yansıtıyordu. Cennet gibi bir bahçeden geçtim. Tepedeki güneş yakıyordu. Yazarın küçük bungalovu da orada durmuş, Paraná nehrine bakıyordu. Bu ev 1996 yılında Historias de amor, de locura y de muerte filmi için yeniden yapılmıştı. Burası yazara göre dünyadan kaçıp saklanmak için harika bir yerdi. Daha sonraları “El Hijo” (Oğul) öyküsünün ilk satırları elime geçti. Bu satırlar o anı mükemmel bir şekilde anlatıyordu: “Misiones’te güneşli bir gün. Mevsimin getirdiği tüm güneş, sıcaklık ve sakinlik hissedilebiliyor. Doğa tüm varlığıyla kendinden memnun. Tıpkı güneş, sıcaklık ve sakin çevre gibi, baba da kalbini doğaya açıyor.” “El Hijo” öyküsünde bir babanın oğlunun ölümünden bahsediliyor. Oğul vahşi doğaya doğru rutin yürüyüşlerinden birini yaparken taşıdığı silah ateş alıyor. Öykünün devamında ise babanın bu olanları nasıl inkâr ettiğini, yaşanmamış gibi davrandığını görüyoruz. Ama ben öykünün başına odaklanmayı seçiyorum. Bu bölüm öykünün geri kalanındaki bağlamın dışında ve ben bu bahçede dururken neler hissediyorsam aynılarını anlatıyor. Belki de Quiroga’nın yıllar önce burada durup hissettiklerini anlatmak için seçtiği sözcükler bunlar… Bu güzel bungalov oldukça mütevazı bir yapıda. İçeride hem orijinal eserler hem de daktilo yazılarının kopyaları var, bir de gramofon. Karikatür dizilerinin bir kısmı duvarda asılı duruyor ve yazarın ne kadar yetenekli bir sanatçı olduğunu gösteriyor. Zoolojik meraklarını gösteren örnekler de var. Doldurulmuş hayvanlar, büyük bir yılan derisi, kelebek, böcek ve örümcek dolu çerçeveler… Her bir nesne ziyaretçiye kapının dışındaki inanılmaz doğal yaşamı hatırlatıyor. Evin çevresinde yoğun bir bitki örtüsü var. Bugünkü durum böyleyken, geçen yüzyılda buraların ne kadar vahşi olduğunu hayal etmek de zor. Quiroga doğal yaşamı ehlileştirmeye çalışmış. Bu eserlerinde de işlediği bir konu. Diğer konularsa aşk, trajedi, delilik ve korku. Eserlerinin yalnızca bazıları İngilizceye çevrilmiş olsa da Quiroga İspanyolca edebiyatın en önemli yazarlarından biri olarak anılıyor. Hayat hikâyesi bir hayli büyüleyici ama eserleri bundan daha da fazla etkiliyor. Hal böyle olunca ikisinin birleşimi okurun ilgisini çekiyor. Sanırım ben de eğer bu eve ziyaret etmemiş olsaydım eserlerinden bu derece etkilenmezdim. Quiroga öykülerini Poe’nun renksiz kopyaları olarak görürdüm.

Çeviren: Deniz Saldıran

(Antony Mapes, Literary Traveler)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR