Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Haziran 2024

Edebiyat

“gönlüm” ya da bir ‘şiir’ üzerine birkaç söz ve…

Tan Doğan

Paylaş

1

0


öyle günlerdeyiz ki ‘edebiyat’ adına, değil bir ‘şiir’e, bir ‘dize’ye hasret kaldık handiyse! dön-dolaş düne başvur.. olacak ‘şey’ değil ama -acı- hakîkat. şimdilerde bir de sevilgen bir ‘hâl’ var: ‘öykü-şiir!’ aklım-gönlüm “gönlüm”e düşmeden, bu olgu üzerine birkaç sözüm var:

‘öykü-şiir!’ üzerine…

şimdilerde bizde şiir, ‘öykü!’ evet, şaşılası (üzülesi, yerinesi, korkulası!) ne var ki, çoğun öyküleşmiş şiirler yayımlanmakta ve yayınlanmakta.

düşünüldüğünde ve de düşlenildiğinde, şiirin, ‘öykü dilleme’ olasılığı olmaz değil. eşdeyişle,  -bilindik tanımca- gerçek ya da tasarlanmış bir olayı, bir ya da birkaç sayfada düzyazıyla anlatan tür olarak ‘öykü’nün şiire geçmesi, nüfuz etmesi olası (!) bir şiir (edebiyat) dergisi ya da kitabı irdelenmeye başlanıldığında, görünüm/edinim şu: çokça dizesel, azca düzyazısal bir biçimde, alt alta ya da yan yana dizilmiş sözcüklerin öyküleştiği. sorun biçimde değil, izlek ve içerik bir yana, anlatımda: anlatım dili, şimdilerde neredeyse ‘öykü’ye dönüşmüş, şiirde! gerçi salt ‘öykü’den değil; günce, anı, masal, hikâye, mektup vb. türlerden de beslenen bir anlatım bu. özce coşkulu/‘lirik’, destansı/‘epik’,  öğretici/‘didaktik’, yergisel/‘satirik’ vb. şiir türlerine, yeni bir tür de eklemlenmiş olabilir: narratik poem: ‘öykü-şiir!’

‘şiirin tarihsel süreci’nin, abartma (mübâlağa), anıştırma (telmîh), anlamlılık (tevriye), benzetme (teşbîh), bilmezden gelme (tecâhül-i ârif), değişmece (mecaz), dolaylılık (târîz), eğretileme (istiâre), güzel neden bulma (hüsn-i talil), karşıtlık (tezât), kişileştirme (teşhîs), örtüklük (kinâye), ses yineleme (aliterasyon), seslenme (nidâ), sesteşlik (cinâs), sıralı açıklama (leff-ü neşr),  sorma (istifhâm), söyletme (intâk), uyak (kâfiye), uygunluk (tenâsüp), tekrir (yineleme) vb. şiir sanatlarından ve im, imge, imgelem, simge, biçem, biçim, izlek, içerik vb. şiir olgularından, kavramlarından öte, ‘öykü’leştiğini dillemek, belki de şiirin evrilmesiyle ilintili bir konum. bir başka bakışla ya da söylemle, değişim, dönüşüm herhep yenilenmeyi, geleceği ya da devrimselliği içermeyebilir; dahası yozlaşmayı, ‘eski’leşmeyi, anlam kaymasını, değer yitimini de getirebilir. bu bağlamda, ‘öykü’leşmenin şiire artı bir değer kattığını söylemekten çok, ‘şiir’in tinini/ruhunu, özünü, tohumunu/hücresini törpülediğini; şiiri ‘şiir’ yapan yapısını bozuntuya uğrattığını; (duvar) tuğlalarına tuğla, (çatı) kiremitlerine kiremit katmak yerine, neredeyse binasını temelinden ‘yıkma’yı amaçlayıp, yerine bir de böyle geçmeyi ereklediğini yadsımak, günden güne mumla aranan şiire yapılabilecek ‘en büyük kötülük’lerden biri olsa gerek!

‘şiir’, tüm sanatların tanrısıdır. her sanat dalı, ‘şiir’in çocuğudur. söz konusu ‘öykü’ olduğunda, öykünün şiirle varsıllaşması yadırganacak, yadsınacak bir konum değilken, ‘şiir’in öyküleşmesi, ölümü demektir. imdi bir hatalı değil, bir suçlu aranacaksa, bu kişi ‘şair’den başkası olamaz. şiirin öyküleşmesi demek, şairin öykücüleşmesi demektir. istenen, öykü yazmak ve okumaksa, ‘şiir’den elini-ayağını çekmeli şairimsiler, şiir yazıcıları. yok, ‘şiir’se dert/erek, o zaman ‘öykü’den ivedi uzaklaşılması açık-seçik, saltık/mutlak zorunluluktur. eşdeyişle ‘şiir’, bir an bile zaman yitirmeden, yeniden varmalı ‘şiir’e; salt şiire, koyu şiire, katıksız şiire, ârı/yalın/öz şiire, kült şiire; ‘şiir olan şiir’e… yoksa en yakın gelecekte, ‘şiir’ diye, tümden öykü dinler-okuruz!

“gönlüm”

 

imdi -ister öznel deyin ister nesnel- ‘öykü-şiir’ kaygısını hatırda tutarak, yıllar sonra yeniden rûhuma ansızın bir şarkıyla (-kimi yerde nazmi atlığ adı geçse de- beste: refik şemseddin fersan*, güfte: orhan seyfi orhon, makam: nihâvend, usûl: semâî) konan ‘kelebek’ içre/üzre şiiri anmak, duyumsamak ve üzerine düşünmek zamanım şimdi:

benim gönlüm bir kelebek
dolaşıyor çiçek çiçek.
tükenecek ömrü böyle
çırpınarak, titreyerek

 
ne şerefli bir adı var,
ne bir büyük maksadı var.
her gün biraz zedelenen
iki ipek kanadı var!

 
sabırlıdır, gözü toktur,
zavallının derdi çoktur.
yorulunca konacağı
bir yuvası bile yoktur.

 
her şey ona karşı durur:
güneş yakar, kış dondurur.
bazı tutar kanadından
bir fırtına yere vurur.

 
benim gönlüm bir kelebek
dolaşıyor titreyerek.
zavallının bir baharlık
ömrü böyle tükenecek!
his her şeydir, desem, düş, düşün öte ve iç in-içdürtü-içgüdü sacayağınca salt ve sâf okuma-duyma-haz alma sarmalınca harmanlasam kendimce/derdimce/hâlimce bir ‘şiir’i ve de yüceltmeden hemen her şeyi var olmak-oluşmak söylemince, -ister öznel deyin ister nesnel-, anlam-değer kılsam ‘basît’ olanı, hoş değil mi? diye, soracak değilim elbet, hayat tohumumda, kökümde, dibimde, özümde bir güzel ses, söz, nefes bulduğumda hevesimce.
sizi bilmem, geçmiş serüvenine, tarihsel sürecine, akımlara/izimlere vesâire, vesâireye dayanarak, alt ve art yapısal konumunu irdeleyerek; siyasal, sosyal, kültürel, eğitimsel benzeri durumuna bakarak, çağının koşullarını tarayarak değil, birincil öğe kılmadan, handiyse ‘hiç’leyerek okurum ‘şiir’ini o ‘şâir’in ve ya kanatlanır rûhum ya susar-söner: (süssüz, yalın, arı, sâf…) işte ‘basît.’ harf harf, hece hece, kelime kelime, dize dize sürüyorsa bende ‘şiir’, sevdim demektir. başka söze ne hâcet: ötesi lâf-ı güzâf (nokta.)
bunca söz bile boş ya, el-dil sayrı mı ne, en az us kadar.. bilemedim! akıl duygunun ardılı olabilir belki en fazla, ki o da güven vermez mutlak olamayışıyla. oysa his öyle mi? yanılsa da/yanıltsa da, bir anlığına da olsa o an vardır ve sizdir, sizindir. biricik sâhip olduğumuz ‘şey’ sakın bu olmasın, bize âit ve zaman-uzam bağlamınca, insanca?...
eleştirel bakma, irdeleme, sorgulama yâhut delik-deşik etme her olguyu, olayı, nesneyi, kavramı, kelâmı, kelimesi kelimesine ‘başa belâ’, üstelik de bir muştusu yokken!  
veli’nin oğlu “düşünme, / arzu et sade! / bak, böcekler de öyle yapıyor.” diyebiliyorken, âdem’in evlâtlarının derdi ne ki kölesi oldukları ‘akıl’ı bunca yüceltiyorlar, üstelik de bir hayrını görmedikleri hâlde?! kafkaca gregor samsa olmanın dışında da bin bir ‘böcek olma hâli’ varken, “arzû” dahi etmeden bir “dönüşüm”ü, salt his kalabildik mi, ona bakmalı –bakan kim?
ey tanrılar! size kaldıysa ‘iş’imiz, vay hâlimize! cennetten kovul, cehennemi yaşa ve sonra kâbûl gör aynı (yok)yere.. öyle mi? irâde-i cüziye bir de… günâh ve sevâp ve ‘diyet’.. hayret! sizi bilmem, ben ‘his’ diyorum.
sonra ‘felsefece hallenmeler’ var: diogenes’in fıçısı ha, platon’un mağarası? aristotales’in mantığı dahi çürüdü, ‘modern’ olanında sıra falan feşmekân! 
yok idealizm yok faşizm yok marksizm yok kapitalizm.. “her şey akar”sa ey herakleitos, hadi söyle.. sırada daha neler neler var? açlık var, yoksulluk var, savaş, sömürü, zulüm ve ölüm var! sonra çiçeğe-böceğe lâf.. öyle mi? âh edebiyat âh! senden de az çekmedik!
öncesi ayrı, sonrası ayrı ama sonuç hep ‘şiir-öte!’ birinci yeni (garip) chp’ci, ikinci yeni demokrat parti’ci ve toplumcu ve gerçekçi ve, ve, ve… ‘şiir’ nerde? [nasıl da uzuyor söz?!]
ey akıl! sen de çok yordun bizi, üç kuruşluk hayrın olacak diye! oysa “gönül” öylemi: hisset-yaşa-öl! ‘şiir’in de bir onuru var.
artık okumalı dizeleri bir bir ve rûhumun hissini paylaşma zamanı sizinle. belki bir de böyle severiz şiiri, gönlümüzce…
dört artı dört sekizlik hece vezni, beş âdet dörtlük, redif-kâfiye, teşbih-istiâre, imge-simge… tanrılar varsa gelsin! 
bir şarkı dinle, bir şiir oku ve hisset ve haz duy.. sürüp-bitecek nasılsa hayat! abart, abart, abart… sizi bilmem, dizelere çoktaaan geçtim ben:
benim gönlüm bir kelebek
dolaşıyor çiçek çiçek.
tükenecek ömrü böyle
çırpınarak, titreyerek
bu kadar basit olur bir anlatı ancak: gelgeç hayata eş kelebekliğin ömrü.. o ömür ki gönül kadar: aşk. aşksızsan öl! yâni yaşanmasa da olur yoksa hayatında ‘insan’ın aşk. yâni ekmek-su, hava-toprak mâlûm yere kadar. derken ölü beden börtü-böceğe gıda (bağış da olur kül de.. tercîh sizin.) ne ki bir süresi var nefesin hevesi geçene dek! doğar- ölür ya her diri, arada bir vakit ‘oyalanma’ca! siya(h)set, ekonomi, teknik falan. sanat ve edebiyat var bir de: işte müzik, işte ‘şiir’: 
benim gönlüm bir kelebek
dolaşıyor çiçek çiçek.
uzun gibi görünse de, -çok olsa n’olacaksa?- zaman sanki az. doğ, oku, çalış, yaşlan ve öl en fazla. e ne anladık ki hayattan ‘sıkıntı’dan gayrı?! hiç değilse “gönlüm”üzce vakti öldürseydik!
“dolaşıyor çiçek çiçek” demek, sınırlı bir zamanda, hayat içinde hayat, eşdeyişle olabildiğince ‘çok hayat’ yaşamak, bir ömürden anlaşılan tat ve neşe ve haz olsa gerek, ‘aşk’la. yoksa o bile çok az görünse de, diyebilirim.. dedim.
tükenecek ömrü böyle
çırpınarak, titreyerek

‘baştan’ belli bu akıl demese, dil dillemese de: ‘tükenecek’ her canlı, canı çıkana dek! ne ki ‘çırpınmak’ fenâ: ‘hayatta kalabilme içgüdüsü’, onca dürtüye gebeyken, hiçbir varlık özgür olamaz. ‘ölüm korkusu’yla “titreyerek” yaşamanın “çırpınarak” sürmesi, trajikomik olsa gerek bir de edebî! hem öleceğini bil hem de titreye titreye çırpın dur adın/türün ‘insan’sa! kim gülmez buna akl-ı selîm ya da kim ağlamaz acınası bu hâle duygu selince, diyesim de yok: e ben ‘şiir’i yeğlesem de, masal bu! eee..eee.. eee…

ne şerefli bir adı var,
ne bir büyük maksadı var.

ün/şöhret sâhibi olmayı erekleyen, bunun için ‘paralanan’; kalemini hâlden hâle, kimliğini daldan dala, rûhunu yerden yere çalan ‘edebiyâtçılar’dan söz etmiyor değil mi şâir burada? “şeref” ile “maksat” bir gün yola düşerleeer… ‘az gittik-uz gittik’ derler.. ‘dere-tepe düz’, eğri-büğrü, kör-topal, şağır-lâl… e masal n’oldu?!

derken bir gün adı-sanı, “şeref” ve “maksat” derdi olmayan bir ‘kelebek’ konar ömürlerine ve fakat iş işten, iç içten geçmiştir. stop! bu nasıl film? perdeee!

her gün biraz zedelenen
iki ipek kanadı var!
işte bir güzel ‘can’: bedevî-kâhin, ermiş-derviş mi ne, “her gün biraz zedelenen”, yıpranan, delinen, handiyse kopan bir hâlde hayattan, sanki hiçbir şey olmamış gibi gün gün, saat saat, an an, iki “ipek kanadı var!” ama yokmuş, taşıyormuş ama düşmüş gibi “çırpınarak, titreyerek” uçuyor, uçuyor, uça-yaşıyor! destuuur…
sabırlıdır, gözü toktur,
zavallının derdi çoktur.
ey aç gözlüler! onca can hayattan bezmişken açlık, yokluk ve çile üzre, size de n’oluyor bunca ârsızlığınızca, diye haykırsam, duyamazlar kesin, “benim ağzım sizin kulaklarınıza göre değil” sözünce nietzsche’nin. ya kıtkanâat geçinenlere ne demeli, günü dün kılmaya duâlanıp hergün, ayı-sonu zor getirenlere? ya ‘aslanın ağzında’ olan ekmekleri için ter döken, bir ‘lokma-bir hırka’yla geçinen “zavallı” ve “derdi çok” yüzlerce, binlerce, milyonlarca ölgün “kelebek” için ölmeden ağıt mı yakalım?! 
yorulunca konacağı
bir yuvası bile yoktur.
bir de evsiz-barksız, bir de yurtsuz-yuvasız nice can var bu dünya’da, değil mi? ‘bizi çalışmak kurtarır’ derken ey çehov, bunu niçin ve kimin için söyledin? hadi söyle... ya işsizler ya güçsüzler, ya öksüz-yetimler? derkeeen parkta bir bankta, yolun kenarında, bir ağacın kuytusunda, bir gecenin zifîrîsinde, güpegündüz sokakta, herkesin gözü önünde öldü-ölüyor biri, biri, biri daha  –gördünüz mü?: “yorulunca konacağı / bir yuvası bile yoktu!”
her şey ona karşı durur:
güneş yakar, kış dondurur.
bazı tutar kanadından
bir fırtına yere vurur.

masal acı, ‘bir varmış-bir yokmuş’ gibi gelse de. ama kar var, rüzgâr var; “güneş”in sıcağı kadar “kış”ın soğuğu var ki, ‘hayata tutunmak’ zorunda, “her şey ona karşı durur”ken,  kıpkısacık olsa da ömrü “gönlün!” zor, çileli şartlar altında/içinde yaşam sürmenin güzelliği nerede, nerede ebemkuşaklı kanatların sevinçle pır pır etmesi, keyfe keder havalanması, konması, uç uç uçması dar zamanın yoğun derdince sanki her şey ‘güzel’miş gibi? baharın da yazın da sillesi var, üstelik zarif, ince, zedelenmeye gebe bir “kelebek”seniz, kırılmanız, düşmeniz ve dahi ölmeniz an meselesiyse! –mevsim meğer!

benim gönlüm bir kelebek
dolaşıyor titreyerek.
zavallının bir baharlık
ömrü böyle tükenecek!

ölüme doğar her can ve tüketir ömrünü (bin) bir biçimde! “var biraz da sen oyalan” dediği gibi yûnus’un ama iyi ama kötü; ama güzel ama çirkin, ama şarkıyla-şiirle ama kazmayla-kürekle, ama şehrin göbeğinde ama dağın tepesinde; ama kolay ama zor, ama aç-susuz ama ârsız-nûrsuz, ama böcek ama çiçek ama ‘insanca!’, her can ‘vakit öldürme’ye mahkûmdur, “bir baharlık”, yüz güzlük olsa da ömrü!

‘bu şiirde anlaşılmayacak ne var?’diyen yoksa, ne âlâ. ya ‘ne kaldı bana “gönlüm”den’ diyen var mı? kim hissetti kelebeklik hâlini?.. bilemedim! ama ne masal ne öykü ne öykü-şiir ne de roman, öyle değil mi bu “şiir?” diye soracak değilim, bahar mevsimin mayıs ayının şu son günlerinde – ‘aman yaman çelişki!’ dense de, heyhat! ister-istemez birkaç söz ile…

şimdi ben çiçekten çiçeğe konan, yanımdan-üstümden geçen, nârin nârin, renkâhenk-rengârenk uçan, onca his, onca haz yüklediğim ve edebî bulup dize dize ‘şiir’le hemhâl kıldığım bir kelebeğin yüzüne artık nasıl bakarım, gönlüm” bilsem de?!... diye de soracak değilim elbet, böyle böyle tükenirken her ‘acı’ ömür!

* pan yayıncılık’ın 25. kuruluş yılı hatırası - 25 yıla 25 besteci - murat bardakçı kolleksiyonu’ndan 25 bestekârın elyazısı ile 25 eser, pan yayıncılık, 1. basım 01 aralık 2011, istanbul.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Felaket Karşısında HeloiseMelike Uzun
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşe Begüm Çelik

5 Nisan 2025

Celladın Güzel Yüzü

Kendine bir in buldun. Gerçekten mi? Bu in, sana sığabilecek kadar küçük, dar bir yer mi? Sen ona sığabilecek kadar büyük, geniş misin? Hiç düşündün mü buraya nasıl geldiğini? Bir de utanmadan köpek var yanında. İt ve sen indesiniz. Sığıyor gibi davranıyorsun. Hakkındır.Kitaplarda..

Devamı..

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024