Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Ağustos 2020

Edebiyat

Yazarını Arayan Okur – Yansıtma ile Yaratma

Ferruh Tunç

Paylaş

0

0


Bilgi, algı, sezgi ve farklı kategorilerde anlamlandırma ve bu anlamlandırmalar arasında dengeler ve dengesizlikler oluşturması, insanın öteki canlı türlerinden ayırt edici temel özelliğidir.

Edebiyat üstünden anlattığımız, elbette bir “gerçekliğe” estetik olarak karşılık gelir, hayat hakkındadır, hayata ilişkindir; fakat ona kıyasla boşluklar, kırılmalar, başkalaştırmalar içeren yeni, edebi-estetik bir biçemdir. Çünkü hayat; istense düz sözle dahi, yani edebi-estetik bir biçem oluşturmaksızın, salt yansıtmacı bir anlatımla bile aynıyla anlatılamaz.

Mimesis, bir şeyi yansıtma niyetiyle çıkılan yolculukta hep bir başka şey göstermektir. Gösterdiğin şey yansıtmak istediğin şey hakkında yalnızca fikir verir. Buradaki fikir, kendini, adını aşan bir anlama bürünür, sezgi ve duyuş kuşanır. Nitelikli okur bunu bilir. Yazar ona güvenir. Dolayısıyla sanat ya da yazmak, hayatı değil, bir şekilde hayata ilişkin olanı yaratmaktır. Yaratıda dile gelen; hayatın kendisi değil,  ondan esinlenen, ona göre anlaşılan, onu çağrıştıran fakat başka, yeni bir şeydir. 

Başkadır ama tümüyle de kerameti kendinden menkul bir şey değildir, yazınsal yaratı. Hayattan kopmak, onu kırmak sayesinde onun hakkında fikir-duyuş-deneyim edindiğimiz insani bir eylemin, yaratış ve yaratılış sürecinin, bir dışavurumun, insani kendini gerçekleştirmenin somutlandığı; soyut, algısal, (duyumsal, sezgisel, bilgisel) ve deneyimsel bir dil formdur o. Güzellik- estetik; yaratırken ona dönüştürdüğümüz, onu kullandığımız, önceden bilinen kalıplar kadar bu kalıplara uymayan, hatta onu bozan yanlarıyla onda bulduğumuz, ona atfettiğimiz şeylerin mihengi, paydası, potası ya da açısıdır. Buna, hayatın yeniden –aynısı olmamak üzere– üretimi diyebilirsiniz; çünkü bu form hayatla bir şekilde ilişkilendirilemedikçe hiçbir şekilde yeni bir form olma özelliği kazanamaz, bunun yerine saçma olur.

Saçma ile Kaos

Saçma sanat olmaz mı? Hem olur, hem olmaz… Bu, soruyu hangi bağlamda sorduğumuz ve cevapladığımıza bağlıdır. Ben, burada ‘olmaz’ seçeceği üzerinden ilerleyeceğim. Olmaz; çünkü, mutlak anlamda ‘saçma’ diye bir şey yoktur. Bunun yerine ‘saçma olan’, ‘saçma olmayanla’ neredeyse görünmeyen bağlar üstünden -hala- bağ kurabildiğimiz bir kavramsallıktır. Saçmalık, bir gerçeklik değil, gerçekliğin yeniden üretimi sürecinden edinerek yine bu süreçte kullandığımız bilişsel-düşünsel-ontolojik bu yüzden de estetik asli kavramlardan biridir. Estetik bağlamda bir eseri tam anlamıyla saçma olmakla niteliyorsak ya onun yokluğundan (bir forma ulaşamamasından) söz ediyoruzdur ya da var olan bir formu - yani saçma olmayanı- yaftalıyoruzdur.  Tıpkı, ‘kaos’ta olduğu gibi...

Mutlak kaos, mutlak saçma gibi, deneyimleyemeyeceğimiz soyut bir varsayımdır. Sentetiktir. İnsanın anlamlandırabilme, ilişkilendirebilme, bağ kurabilme, deneyimleyebilme mesafesini ölçmek, ifade edebilmek için kullandığı bir ‘öte yer’ ya da ‘öte durum’dur o. Tam da bu yüzden, saçma ya da kaotik nitelemesi bu öte yerin, öte durumun berisi için de -hatta daha çok burası için- kullanılır, gündelik ve düşün dilinde.

Bu ikinci tür kullanımda, sıklıkla bir yaftalama söz konusudur. Burada, söz konusu olan bir adlandırmadan çok sıfatlandırmadır. Yani ortada saçma bir durumdan çok, saçma olana nitelemeyi yapana göre değişen bir yakınlık söz konusudur. Bir sanat eserini saçma bulmak daha çok böyle bir şeydir. Gerçekte bir sanat eseri; tarihsel, bilgisel, deneyimsel ve duygusal deneyim bileşenlerine göre göreceliklerini korumakla birlikte, ya sanat eseri değildir ya da sanat eseridir, absürt olamaz. Absürtlük formel ya da bilişsel bir  olmak hali değildir, olamamak halidir. Mutlak absürt, algı konusu değil, algı kapasitesini de içine alan bir yokluktur. Sadece bunun farkında bir anlatımla, bu varsayılan yokluğa yakınlığı bakımından bir sıfatlandırma yaparak absürt sanattan söz etmiş olabiliriz. Çünkü, sanat kaostan estetik bir düzen çıkarmak, saçmadan duyumsal-sezgisel bir kavrayış çıkarmaktır bir bakıma… Bu süreç tersine de ilerleyebilir: Estetik olmayan belirgin kavrayışlar silikleşerek, dağılarak, belirsizleşerek ve fakat güzelleşerek kendisi olmaktan çıkıp, kaosun ve saçmanın sınırlarında estetik gerçekliklere de dönüşebilir.

Edebiyatın nesnel gerçeklikle ilişkili (ona karşılık gelen demedim) olduğu halde, ondan başka, öznel ve özerk oluşu  (ister bir sanat anlayışı, isterse bir sanat eseri olarak) vurgulanırken, bu başkalığının  ona dair konuşulur ve yazılırken (estetik kuramı ile uğraşırken) abartılması, yeni bir sanat anlayışının ya da eserinin arayışı  hatırına bir çeşit süvarinin dizginleri salma halidir; anlaşılabilir, hatta teşvik de edilebilir. Özgün bir yaratı sürecinde ya da onu deneyimlerken gerçeklikten koptuğumuzu hissetmemiz, gerçeklikle yeni ve başka bir ilişkisi kurma olanağına dönüşecek bir yanılsamadır; bu süreçte gerçekliğin, sanattan başkası ile bulunamayacak olanaklarını, boyutlarını kavramış oluruz. Gerçekliğe muhafazakâr bir sadakat, ona salt ayna tutmak olur ki, bu gerçek bir sanat eseri yaratmaya daima engeldir. Ama edebiyat kuramı ya da estetik eleştiri hattında düşünür, konuşurken bunu kaba bir bilgiye dönüştürmekten kaçınmalı, edebiyatçının gerçeklikle bir şekilde bağ kurmadan eser yaratamayacağını da akılda tutmalıyız.

Gerçekçi Edebiyat Parantezi

Bizim gençliğimizde güçlü olan Sosyalist Gerçekçilik okulu, sanatsal gerçekliğin nesnellikten başka bir gerçeklik olduğu savını teorik olarak kabul ederken, pratik yaratıda onun gerçeklikle ilişkisini yalın, yaşamsal, karmaşık soyutlamalara fazla girmeyen bir şekilde kurabilmiş olmasını daha çok olumlar ya da ödüllendirirdi. Sanatsal birikimi zayıf olan yeni ‘devrimci işçi sınıfının’ ve onun ‘siyasal örgütü’nün, hayatı devrimci bir şekilde dönüştürmeye çalışırken sanatla olan gerçeklik mesafesinin yakın tutulması, sanatın  gerçekçiliğine göre saygı görmesi anlaşılabilir bir durumdur. İster sınıfsal, ister ulusal olsun devrimler çağının eserlerinde bu niteliğin baskın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylesi tarihsel dönüşümlerde, bir süre, sanatın araçsallaştırılmasına kadar varabilecek gerçekçilik ısrarı  kendi zamanı ve koşulları içinde anlaşılır, hatta yaratıcı olabilecek bir bakış açısıdır. Ortada bir sanatsal form olduğu sürece gerçeklikle bağın açıklığı, müphemliğine göre daha az takdir edilmesini gerektirmez. Bunun yanında  gerçeklikle ilişki bakımdan müphemliği olan sanat eserinin salt bu yüzden yargılanması da mazur görülemez. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti edebiyat pratiği her iki tutumun örnekleriyle dolu olmalıdır. Hatta kapitalist metropollerin muhalif edebiyat gelenekleri de… Ama aynı zamanda, Sosyalist Gerçekçi edebiyatın nesnel gerçeklikle sosyalist bir ilişki ve varoluş içinde yaratıldığı var sayılan veya benzer çizgide sanat felsefesi bakımından daha kendiliğinden özellikleri olan sanat eserlerinin çağdaş dünya klasikleri arasında yer bulamaması, onların sanatsal değerlerinden yola çakılarak varılmış serin kanlı değerlendirmelerden çok, içinde var oldukları zamana, mekana ve anlayışa yapıştırılmış küçümseyici, kötüleyici  yaftalardır düşüncesindeyim. Bu ekolde kalarak yaratılmış çağdaş klasiklerin azımsanmayacak sayıda olduğunu düşünenlerdenim. Sistem olarak çökmüş de olsa, yüz yıla yakın bir dönemin ideolojiden çok duyarlığı ifade eden sosyalist sanat eserlerinin bu gün artık görünmez oluşu ancak tarihsel bir tepki olarak nitelendirilebilir ve geçicidir düşüncesindeyim. Bu düşüncem haklı tarihselliği içinde ortaya çıkmış ulusal sanatlar-edebiyatlar için de geçerlidir.

Yanılsama ile Gerçeklik

Sanatsal-yazınsal gerçekliğin nesnel gerçeklikle ilişkisi hakkında sözünü ettiğimiz boşluk, kırılma ya da çarpıtma, gerçekte yalnız yazın ya da sanata özgü bir durum değildir; ideolojik, ontolojik-düşünsel, teolojik vb. kategorilerde toparlayacağımız başka toplumsal bilme biçimlerinde de bu boşluk, kırılma ve çarpıtma vardır. Nesnellik ile bu yeni, farklı ya da çarpıtılmış gerçeklik arasındaki mesafe, söz konusu olan bilme biçimlerine özgü olan özel bir vurgu, ton ve biçem sayesindedir. O vurgu, o ton, o adı üstünde biçem; toplumsal ve bireysel bilme halinin aracısı olduğu kadar  yaratıcısıdır. Bu biçem, yaşamı bilme ve duyumsama dahil, deneyimleme sürecimize öylesine siner ki; bizzat bu boşluk, kırılma ve çarpıtma üstünden gerçekliğe ve onunla ilişkimize dair yeni bir görüş, özel bir biliş edinmiş oluruz. Nesnelliği aynıyla gösteren bir pencereden bakarak ona nüfuz etmek ve bu eylemin nesnelliği ele geçirmekle sona ereceğini beklemek öznenin insan olduğunu göz ardı eder. İnsan, bilinci ve zihinsel özellikleri sayesinde yanılsamalar ve yaklaşımlar ötesinde nesnellik ile özdeşleşmez. Farklı biçemlerde onunla ilişkiye girer, onu deneyimler ve sonu gelmez, sarmal, bilişsel olanla sınırlı olmayan bir ‘bilinç’ geliştirir. Biz şimdilik bunların, ideoloji, sanat, felsefe, din vb. kategorilerine tanı koyabiliyoruz. Bilgi, algı, sezgi ve farklı kategorilerde anlamlandırma ve bu anlamlandırmalar arasında dengeler ve dengesizlikler oluşturması, insanın öteki canlı türlerinden ayırt edici temel özelliğidir. Tek tanrılı dinler öncesinden gelen ve onlarda tekrar edilen ‘cennetten kovuluş’ efsanesinin çağlar geçse de aşılamaz değeri ve önemi bundan ileri gelir.

Okura Düşen ya da Özdeşleşme ile Deneyimleme

Sanatsal abartıyı (kırılmayı) nesnel gerçeklik hakkında bir fikir vermenin çok ötesine taşıran, tam da bu yüzden verili gerçeklik referanslarımızla bilme, duyma deneyimleme bakımından aramızda bir etkileşim kurmakta zorlandığımız bir kitabı kenara koyabilir ama yazarını yine de anlamaya çalışabiliriz: Çünkü kurulamayan etkileşimin nedeni yazarın nesnellikle etkileşimin niteliğinden mi, bizim gerçeklik referanslarımız olan algı, sezgi ve muhakeme süreçlerimizden mi ileri geldiği kolaylıkla cevaplanamayan bir soru olarak burada varlığını korumayı sürdürebilecektir. İtiraf edelim ki, öznelliğimiz, sanat eserini ve sanatçıyı anlamak, onunla etkileşim kurmak bakımından çoğunlukla tartıya koymadığımız  ya da koymayı sevmediğimiz  bir ağırlıktır. Genellikle okur olarak kendimizi değil, eseri ya da yaratıcısını yargılarız. Sanatsal yaratının pazar şartlarına hayli adapte olduğu, kendisi için ve başkası için referanslarını büyük ölçüde yitirdiği iki binli yıllarda, edebiyat okurunun bu kendiliğinden-sübjektivizmi (sığlığı demekten yine de kaçınıyorum) pazar oyuncuları tarafından tereddütsüz teşvik edildiği gibi, ne yazık ki, giderek zanaatçılaşan kitlesel bir edebiyatçı kesimince de sorgulamaksızın kabul edilmiş görünmektedir. Gerçek sanat eserini arayan değerli okur ile eserini var edecek değerli okuru arayan gerçek yazarlar şimdilik zorlanarak bu devranın değişeceği günlerin mayasını yaşar kılmayı sürdürme çabasındadır. Sanat eserinin yaşamsal bir gerçek oluşu, bir yanıyla eserin kendisinin, öte yanıyla da onu deneyimleyenin yetkinliği ile mümkün olur. Yaratma kapasite ve yetenekleri yüksek yazarların eserleriyle ona denk ya da yakın değerdeki okur algılama ve yeniden üretme yeteneklerinin etkileşimlerinden bile  okur bireyliklerinin farklı olması yüzünden bir ve aynı olmayan deneyimler çıkar. Burada önemli olan, okura  ait bu bireysel özgünlüğün, sanat eserinin niteliğini makul olmayan ölçüde keyfileştirmemiş olmasıdır. Kendine özgü birey-okur alımlaması, sanat eserlerinin bir yerden sonra bu alımlama göreceliliğine yatkın olmayan bir nesnelliğe de sahip olduğunu kavrayabilmelidir. Sanat eserinin deneyimlenmesindeki özgünlüğün başlangıcı bu nesnelliğin kavranmış, algılanmış, onunla etkileşime geçilebilmiş olması ile başlar. Bu ise, sanat eserinin sanatçı tarafından yaratılmasının ardından ikinci, belki de asıl doğuşudur. Bu yüzden sanata ulaşma, alımlama ve deneyimleme sürecinin piyasa dışına çıkartılması sağlıklı bir toplum için zorunludur. Piyasa, ister istemez bu yaratıcı-okur ilişkisini kendi saiklerine göre çarpıtacaktır.

Okur olarak, sözünü ettiğimiz öznel yeterlik bahsinde unutmamamız gereken önemli şey, sanat eserini özdeşleşmeden okuma kapasitesidir. Evet, sanat eseri ağırlıklı olarak doğrudan duyularımız ve sezgilerimiz üstünden etkileşimde olacağımız bir yaratıdır; ama bu etkileşimin münhasıran bizim süreçteki konumumuz ve kapasitemiz zemininde olması beklenemez. Bizi, öteki, başka, bilinmedik durumlar üstünden de etkileşime açan sanat eserlerinin ta kendisidir. Nesnel gerçeği temsil bakımından notlarımızın başında söz ettiğimiz boşluk bu bağlamda, eserin kendilik durumumuza mutlaka karşılık gelmemesi anlamında da vardır. Sanat eseri, kendilik durumumuzu başka, öteki, yeni insanlık durumları ile etkileşime sokarak geliştirir. Bunu yaparken sanat eseri ile bağ kurma yetkinliğimizi de git gide geliştiririz. Sanattaki insanlık durumlarının ve estetik gerçekliklerin özdeşleşme öbeklerinden çok gerçek insani bütünlüğümüz ve kapasitemiz bakımından geliştirici ve zenginleştirici nirengi noktaları olduğunu değerli kitapları okuyarak öğreniriz. Bu yetkinlikteki bir okur, sanat akımları -ki mutlaka tarihsellikleri vardır bunların- karşısında çatışmacı, aşırı taraflı bir tutum almamış olmayı da öğrenmiş olur. Bu öğrenme, farklı sanat anlayışları kadar aynı sanat anlayışları içinde farklı ya da ekol dışı sanatçıları anlamak bakımından da geçerlidir. Okur, deneyimlenip yetkinleştikçe özerkleşir. Özerkleştikçe yetkin sanat alımlayıcısı olmaya, oradan da, doğası uygunsa, sanatçı olmaya yaklaşır.Aynı zaman diliminde yaşamış olsun veya olmasın, sanatçının kendi özgünlüğüne odaklanmak nedeniyle kendisi kadar değerli başka sanatçı veya sanat akımları ile çatışmış olması bu anlattıklarımıza geçersiz kılmaz. Tıpkı ideolojiler gibi, din gibi, sanat akımları ve onun bireysel yaratıcıları; nesnel gerçeklik hakkında fikir edinilmesini olanaklı kılan boşluğu kırmayı, ona dışardan bakmayı başaramayabilirler; kendi bakış açılarını tek açı sanabilirler, kırılmayı bizzat kırılmanın içinde oldukları için tek doğru gibi görebilirler; algıda ve deneyimlenmede boşluğu ve tereddüdü, o boşluğun içinde ve patlama noktasında olup olmadıkları gibi nedenlerle istemeyebilirler. Bu yüzden de sanatçının sanatı, daima sanat halkında  söylediklerinden daha  önemlidir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Leonardo Da Vinci'nin Gizemi • Belgese..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serkan Parlak

25 Aralık 2024

Gönül Ocak: "Öykülerin yazan kişide sa..

Öykülerim, bireyin iç dünyasıyla evrensel sorunlar arasındaki bağlantıyı keşfetmeyi amaçlıyor.Gönül Ocak ile Metinlerarası Kitap tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı Dünün Geleceği Yok hakkında konuştuk.Serkan..

Devamı..

Mağriplinin Son İç Çekişi

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024