Sessiz Hiçlik
2 Ekim 2019 Öykü

Sessiz Hiçlik


Twitter'da Paylaş
0

Böyle düş görmedim

Alıkoyan güneş ve kanat çırpan kuş

Suya sürünen yılan ile göğü delen insan

“Şu düzensizliğe bakıyorum, nasıl da kararlı!” Okuduğum kitabın son cümlesi böyle bitiyor. Sanki umduğum güzel günlerin üstüne siyah bir perde çekiliyor. Cümleyi unutup uzandığım yerden karşı binanın balkonunda oturanlara bakıyorum. Saksıya su döküyor yaşlı olanı. Kollarını hızlı hareket ettiren, evin gelini olduğunu tahmin ettiğim kadın, aşağıya bir şey attığı için çocuğa tokat atıyor. Konuştuklarını duyamıyorum. Yanı başıma dikilip, “Milleti mi dikizliyorsun, yaşından başından utan!” diyor. Yüzünü ekşiterek oturduktan bir süre sonra o da karşı tarafa bakıyor. Tatsız ses tonuyla: “Bu kaçıncı kiracı?”

“Bilmiyorum!”

“Her gün televizyon seyreder gibi karşıyı izleyen sensin. Ben mi bileceğim?”

Konuşmuyorum. Hava sıcak. Sakız çiğniyorum, çekirdek çitliyor, kola içiyorum. Geriye yaslanıp gözlerimi kapatıyorum. Belirsiz zamanlar beni sarsınca açıyorum gözlerimi. “Kalk, içerde uzan.” Salona yürüyorum. Uyumam için bütün nedenler hazır. Düşünmekten, tatsızlıklardan, konuşmaktan, beni yaşamaya zorlayan her şeyden korktuğumdan. Gece yarısı uyanıyorum. Çoktan uyumuş oluyor o. Herkes uyuyordur. Bütün gece yoldaymışım gibi sersem halde yatak odası hariç evin her yerini dolaşıyorum. Işıklar açılıp kapanmıyor, belleğimde genişleyen boşluk… Çürümüşlük yayılıyor, kendimi alıkoydum, kıvrılıyor kuşkunun rengi, hayatın bahçesinde insanın zoru. Yoruluyorum. Evler, kentler, insanlar… Dışarısı aynı sertlikte karanlık, insanın en azaldığı vakitler, rafları geziniyorum. Seviyorum kitaplarımı. Düş sokağı yeni kurulmuş, sokağı geçiyorum, zamanı ikiye ayırdıklarını görüyorum: Biri içeri, biri dışarı.

Kenttin ışıkları, yıldızları solduruyor. Loş aydınlıkta tezgâhlar kuruluyor. Perşembe pazarı. Kamyonetlerden domates, biber, patlıcan kasaları indiriliyor. Karşı evde bir karartı sokağı seyrediyor. Koltukaltıma sıkıştırdığım kitabı masaya bırakıyorum. Hiçbir şey yapasım yok! Bir şeyler yapmayınca yaşanmıyor mu? Kimsenin bir şey yaptığı da yok zaten. Bekârken topluma ait değildim de nedense evlenince toplumun bir parçası olduğum düşüncesi kurcalıyor içimi. Sanki daha önce kaç defa yaşadım. Laf olsun diye demiyorum. Yalnızdım. Her şeyi de abartmıyorum. Herkesin kazanabileceği bir savaşın içinde değiliz. Ah evet, sigaramı unuttum, bu saatlerde iyi hissettiriyor. Çok isteyerek içtiğim çay ve sigaraya rağmen istemeyerek yaşıyorum. Sokak satıcılarının sesleri yüksek çıkmaya başlıyor. Neden bu kadar çok bağırdıklarını hep merak etmişimdir. Biri bağırınca diğeri daha gür bağırıyor. En çok bağıran daha çok kazanıyormuş gibi. Bu bir dram. Yazgısı yaptıklarıyla yol buluyor ne de olsa. Düşünmek onlar için armağan değil, zulüm. Bütün bunlara katlanıyorum işte, nasıl mı? Bir mağaradan başka bir mağaraya göç ederek. Kaçma muhabbetlerini sevmem, sonu gelmez, kıpırtısızca anlatırsın, kimsenin nereye gittiğimle ilgilendiği de yok. Anladığım her şey huzurumu bozuyor, son zamanlarda bir şeyleri anlamamak daha mı iyi derken, uzaklaşıp zihnimden geçmişimi izliyorum. Yıllardır hiçbir şeyi anlamadığımı fark ediyorum. Anlamadıklarıma ve yaşadıklarıma şaşkın şaşkın bakıyorum. Başkalarına acıyacak vaktim de kalmıyor. Sahi, insan vaktinden öncesine varamadığından mı bitmiyor yalnızlığı?

Kül kokusu, izmaritler… Şiş gözlerle bana doğru geliyor. “Allahın belası pazarcılar bugüne mi denk geldi?” deyip ahşap sandalyeye oturuyor. “Gece yarısı zıkkımlanmışsın, kaldı mı bari? Belki bu akşam dibini bulurum.” Dibini bulur mu bilmem ama bu evin hissettirdikleri çok ayrı. “Çocukluğumdan biliyorum, her evin ayrı bir kokusu var, rüzgâr esiyor; her evin bir penceresi var, karanlık çöküyor; her evin bir ölüsü var, hamal tabut taşıyor,” diye mırıldandım.

“Bırak mırıldanmayı da çayı getir, kahvaltı yapalım.” Çaycıyı masaya bırakıyorum. Tuzsuz peynirden bir dilim kesiyorum. Midemde ve başımda aynı anda ağrı başlıyor. Çayımı alıp balkona çıkıyorum. Darlanınca en sevdiğim yer. Herkesin beni tembel sanıyor olmasına dayanamıyorum oysa çok meşgul bir insanım. Okuyorum. Dünyanın küre mi, düz mü olduğuyla ilgilenmiyorum. Yaşam denen kaosu düşünmeden edemiyorum. Sandalyeden doğrulup aşağıyı seyrediyor, birilerine ses gidecek diye usulca: “Devlet neden pazar saçmalığına son vermiyor anlamıyorum! Bunca market yetmiyor mu? Akşama doğru çöpü karıştıranlar çabası, neden ülkelerine gitmezler ki!”

Ona bakıp, “İnsandan umudunu kesmenin tehlikesini bilmiyorsun,” diyorum.

           “Ne umudundan bahsediyorsun Vasfi Bey! Kendini kurtardın mı gerisi hikâye!” diye tepki veriyor.

İçimden, Haklısın tabi! Döngel bir dünya… İçinde olduğumuz çıkmazı bilmemek ayrı dert! Bu kadar uyumsuzluğa ancak senin gibiler alışır, insana dair hiç mi özlem olmaz yahu!

Kahvaltıdan sonra dışarı çıkıyorum. Tezgâha yanaşıyorum. Taze ürünlerine su serpiyor pazardaki genç, hızlı hareketlerle müşteriye poşet uzatıyor, Evden duyduğum ses tonuyla: “Buyur abi!” “Bir deste nane…” cümlemi tamamlamadan uzatıyor. Derince kokluyorum naneyi. Akşama doğru, pazar sanki taşıyor. Yürüyenler kaba, düzensiz, hızlı… Kırık renkleri, buruk simalarıyla yan yana geçişleri aynı; arka sokakları iyi bilirler de gökyüzüne bakmayı hep unuturlar. Bilinmezlik çetin bir ağ, düşüyor üstüne kimsesizin. Çatallı dilleri, kirli dişleriyle kentlere gölgeleri düşenler, altın kuşamlı giysileriyle ucuz pazar köşelerinden uzak mı uzak! Kafamdan bunlar geçerken yoğunluğun azaldığı yerden dönüyorum. Bizimki kapıda karşılıyor beni. İstediklerini uzatıyorum. O mutfağa geçiyor, ben terasa çıkıyorum. Yıldızlı Gece tablosunun içindeymişim gibi. Zamanında bu terası da yaptırmasaydım bana ne kalırdı bilmiyorum. Yatağıma uzandığım an yontulmaya hazır tomruk gibi hissediyorum. Olduğunu sandığım birçok şey olmamış gibi kafamda dolanıp duruyor. Hiç olmayan zamanlar, hiç, hiç… Dönüp dolaşıp imgelerime varıyorum. Korkağım, ne alakası var demeyin, insanları sevmeyen biriyle aynı evde kalmak, yıllardır…

Yalınlık çöküyor, saatin tıkırtısı sanki kolumun içinden yankıyor. Bir süre dinliyorum, süre bitmiyor; yerlerini ezberlediğim yıldızları sayıyorum, bitmiyor; naneyi uzatan genci hatırlıyorum, bitiyor. Hayır, onu hatırlamıyorum, biten ve bitmeyen nice yaşanmışlık arasında kıvrılıp kalıyorum. Gövdesinin içine çökmüş kafasıyla bir karış boyu olan kadını anımsıyorum. Tezgâhın arkasında küçücük bir yerde oturmuş. Gözleri ve burnu dışında onu pek fark edemiyorum. Çok yaşlı olmadığı anlaşılıyor, akşam olmak üzere olduğu halde yerinden kalkmıyor. Kaçıncı tur atışımdı hatırlamıyorum. Orda. Eve gelmeye karar verdiğim an yerinden doğruluyor. Dökülen sebzeler arasında topallayarak dolaşıyor. Eteğinin uçlarını beline sararak yaptığı yolluğun içine ezilmemiş olanları bırakıyor. Hızlı hareketlerle etrafı da izliyor. İstediklerini bulmuş gibi ara sokağa, mahallenin derinliklerine doğru ilerliyor. Ardından gidiyorum. Yarısı kırılmış ahşap bir kapıyı aralık tutan iki kız çocuğu ona doğru koşuyor. Üçü beraber dolunayın gölgesinde kayboluyor. Her şey çok sessiz, savaş sonrası bütün ağıtlar yutulmuş, geriye etleri, kemikleriyle insanlar… Yaşam herkesi aynı derece alakadar etmiyor. Cinnet çığlıkları ne tüneller açıyor, kovmaya çalıştığımız her acı orada birikiyor, derinleşiyor ve kararıyor, çaresizlik ve kaygılar hayat oluyor, savaş ve barış tarih oluyor, umut ve özlem ölümsüzlük… Her şey bir şey oluyor da insan neden insan olmuyor?

 Topal kadın ve çocukları sandığım kızlar niçin yaşamayı istesinler diye düşünürken bilmek bir daha beni ürkütüyor. Hem insanlar sevdiklerini hatırlamak için de yaşayamazlar mı? Belleğimi çiziyor her görüntü, bundandır çarşıdan her döndüğümde terasa çıkıp yıldızları bekliyorum. Terasın merdivenlerinde ayak sesleri…

“Vasfi, Vasfi, Vasfi!”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR