Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Haziran 2020

Kitap

Gani Türk ve Son Romanı: Hazan Kıyısında Aşk

Hekîm Bayındır

Paylaş

0

0


Gani Türk son eserinde kendimize karşıdan bakma cesaretine de çağırıyor. Her yaşamın, kendi tarihinde oluşan erken yarası ya da yaraları üzerinde yeşerdiğini ve yeşermeye devam ettiğini, zamanla bu yaşamın şartlara göre deri edindiğini, sonradan gelişen hayatın bu yaralar üzerinde sarsıntı geçirdiğini, kendini inşa etmiş birinin bu sarsıntılardan beslenirken kendini inşa etmeyenin de zamana yayılmış ölümü yaşayabileceğini ya da yaşadığını hissettiriyor.

Gani Türk’ün Cennetin Havarileri adlı ilk romanı, bir varoluş yolculuğu ve sancısını konu edinir. Kişinin içinde doğduğu kültürel coğrafyanın bütün anlamları nasıl zapt ettiğinin, zapt edilen bu anlamların gücün ve güçlünün zırhıyla nasıl donatıldığının üzerinde durur. Bu romanda, gücün zırhını giydirdiği bir anlam cennetinin, oksijen görevi gören içindeki soruların bırakın yaşamasına, aksine onları unutulmuş bir masala dönüştürdüğünü görüyoruz. Kaybettiği kendini, diğer ifadeyle doğallığı, cenneti arama hikâyesi. Yazar, kaybettiği bireysel ve toplumsal cenneti, karakterler üzerinden tarihin sakıncalı odalarından beslenerek soruların ışığı ve aydınlığında yaratma çabasında. Özelde kendi hayatının genelde de toplumsal hayatın sırasıyla düşsel ve düşünsel “peygamberliğine” adım atmak ister. İlginç ki bu yolculuğun ilk somut adımı azın ve azınlıkta olan hayatın gövde kazandığı üst düzey iletişim teknolojisiyle donatılmış bir mağarada atılır. Düşsel mağaradan düşünsel mağaraya oradan da bunların gövde kazandığı doğal mağaraya. Duygusal ve düşünsel ölümlere ve çürümelere hizmet eden hayatın ve mührünü ona vuran gücün tersine doğallığın diğer ifadeyle özgürlüğün çiçeklenmesi için serbest bilincin yeşerttiği soruların yolculuğu eşliğinde onu özüne döndürmek. Çoraklaşmış ve canlılığını yitirmiş kültürel kodların ancak soruların sert kışıyla bereketli baharına kavuşabileceğini. Yoksa yaşanılan takvimsel baharın rakamsal tarihlerin gölgesinden ileri gidemeyeceğini. Ehlileşmemiş soruların eşliğindeki bir içsel yolculuk. Ancak yakıcı bir samimiyetin eşliğinde içimizdeki ötekileştirilen ötekiyi, daha doğrusu “doğal kendimizi” bulabileceğimizi, yazar Gani Türk karakterler üzerinden bazen de roman dilini zorlayarak şiirden de beslenmiştir. Zaten her bir içsel yolculuk, biraz da müzikal, diğer ifadeyle şiirsel bir tınının yurttaşı olma özlemi değil mi? Yer yer Amin Maalouf’un eserlerinin tadını çağrıştırdığını görüyoruz. Yazar, ilham kaynağı Upanişadlar olan Schopenhauer’i onaylarcasına iç zenginliğin esas zenginlik olduğunu, buna düşsel ve düşünsel zenginlik dahil olmak üzere bu zenginliği kültürel varoluşun toprağını sorulara gebe bıraktığımız kadar keşfedebileceğimizi, keşfettiğimiz kadar da kaybettiğimiz hayat cennetinin anahtarını bulup yaşam fışkıran yönümüzü gerçekleştirebileceğimizi bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak hissettirmeye çalışır. Doğadan ve doğallığından beslenen bir hayatın en zengin imkânları elde edebileceğini. Soru ve soruların inşa ettiği bir hayat, sürekli bir yolculuk hali değil mi? Bir gezginin de en değerli varlığı iç yolculukla elde ettiği özgürlüğüdür belki de. Bütün bunları romandaki karakterler üzerinden yaşayarak okuyabiliriz.

yazarın kaleme aldığı ikinci romanı Zamansız düşün ve düşüncenin delilik denizini besleyen iki ana kaynak gibi görüldüğü, insanlık tarihinde ilk anıların vücut bulduğu coğrafyada diğer ifadeyle Mezopotamya’da şimdiki zamanın nasıl da geçmiş zamana bir adak olarak adandığını mevcut yaşamın bu durumdan dolayı nasıl da zehirlendiğini bütün kara ve bir o kadar da sert koroyu geçirgen ve yaşamsal kılmak için nasıl da felsefenin yakıcı ve aydınlatıcı varlığına ihtiyaç duyulduğunu anlatır. Talan edilmiş bir varoluşun ancak ateşli soruların samimiyetiyle sözcük sözcük, his his, üryanî bir yolculukla özgürleşebileceği düşüncesi romanda rahatlıkla okunabiliyor. Antik Yunan’da bunu en iyi yapanların sofistler olduğunu görüyoruz. Yazar, yaşamın gerçeklikleriyle ilgili yer yer haklı bir karamsarlığa girerek doğaya olan inancını karakterler üzerinden tazeleyerek pekiştirir. Elbette bu karamsarlığa teslim olmaz, aksine onun göklerini sorularla ateşleyerek yerin – toprağın bereketli, doğurgan rahmine teslim eder; tıpkı tortulaşan yaşamın gözeneklerini, vicdanın doğurgan soluğuyla açmaya çalıştığı gibi. Dilin yanında duyguları da soyunmaya çağırır yazar: Anı, mekân ve anlam. Doğanın soyunma mevsimi sonbahar misali, arınmanın ve özsel yaşamın bu tür bir yolculukta olduğunu açık-kapalı bilincimize ve bilinçaltımıza fısıldar. Sahiden doğa da insan ayarlı zamana göre yılda bir kere de olsa sorularına fırtına, kar, don olayı v.b. şekillerde gövde kazandırarak o soruların eşliğinde sessizlik dilinde benzi solana kadar soyunma yolculuğunu devam ettirmiyor mu? Renkli baharının tohumlarını en şiddetli haliyle yine bu mevsimde toprağına atmıyor mu? Bazen doğanın dilinde konuşur yazar, biz yabancılaşan insan evladına. Ne ilginç ki Zamansız’ın bir yerinde doğayı bir meyveye, insanı da onu kemiren kurtçuğa benzetmiştir. Ya bir gün gelip de o meyvenin kemirilecek bir tarafı kalmazsa? İşte o zaman “İnsan insanın kurdudur,” sözü ve tespiti, insan varoluşunun tepesindeki göndere çekilen bayrağı olacak ki bu aynı zamanda ve belki de “İnsanın ömrü sağlıklı dünya kadardır”a götürecektir bizi. Evet, Zamansız yerel bir itiraz dilinden evrensel bir itiraz diline evrilmiş, bu da eserin bağışıklık sistemini güçlendirir mahiyette. Yazar bu eserinde, “Kendi acını yönettiğin kadar özgürsün. Onur, gerçek özgürlüktür,” der. Bu eser için, “Sorgulayan bir anlamın çıplak gülüşüdür,” dense yeridir. Zamansız acısını gülüşle kanatlandırabilecek kadar sabahın adresidir. Her şeyi, başta kendini birinci elden okuma, yaşama, anlama ve anlamlandırma. Hazır olan ve hazır giden hiçbir anlam trenine binmez Gani Türk: Haklı olarak şüphelenir, bilincinin ve duygusunun bir nebze de olsa inşa ettiği anlamı anlamaya ve yaşamaya çalışır. İnsan evladının evcilleşmesiyle kendisinin de yönlendirilmeye ve yönlendirmeye koşullandığını bu durumun da sorgulamayı delilik ile eşdeğer gördüğünü farklı düzlemlerde bize hissettirmeye çalışır. Yöneten ve yönetilen şu insan cehenneminde kendi olmanın yolunun özgürleşmekte geçtiğini ve yalnızlığın kıyısındaki renkli hayatın da ancak bu şekilde yaşanabileceğini anlatır. Özgürlük, kendini gerçekleştirmektir belki de. Ondan mıdır bilmem ancak Kürtçenin kök saldığı ve boy attığı bazı bölge ve yörelerde hiçbir yemiş veya meyve vermeyen bir ağaç için “sêr” sıfatı kullanılır. İyi-kötü meyve vermek, “kendini gerçekleştirme”yle eşdeğerdir belki de. Gani Türk, meyve vermeyen bir şeyin sadece hep alan ve tüketen bir yaşamın çürümeye mahkûm olduğunu, bize çeşitli şekillerde hissettirmeye çalışır. Bir nevi vermenin yaşamın – farklı şekillerde de olsa – orgazm hali olduğunu anlatma çabasında yazar. Orgazm olan bir yaşamın ancak gök gök enginleşerek şu zaman bahçesinde zamansız değil de zamanında çiçeklenip meyveye durabileceğini hissettirir bize. Doğanın hava, su ve toprağın orgazmıyla ilk ürününü verdiğini, üzerindeki ağırlığını attığını, yüzündeki aydınlıkla güneşi, duygu samimiyetine davet ettiğini. Orgazm olmayan bedenler gibi duygu düşünceler de orgazm olmadan düşük hallerini yaşarlar: Çürüyerek, kokarak. Bu durum toplumsallaştığında bir veba halini alır. Yazar da karakterleri üzerinden bunlara bazen açık bazen de kapalı değinmeye çalışmıştır. Varlığını belirli bir tarih aralığına borçlu olan bir varlığın (insan gibi canlıların) dönüşümle sağlığını ve canlılığını koruyabileceğini, dönüşümü sağlayamayanın sağlığını ve canlılığını yitirebileceğini hatırlatmakta gecikmez yazarın bahsi geçen eseri.

 

Yazarın son romanı Hazan Kıyısında Aşk ise ezber bozan duygusal ve zihinsel kışların mevsimlerindeki insan hallerinin ana ve ara duraklarını anlatıyor. Kitapta bahsedilen coğrafyada gerçeklik, geçmişin ağır zırhını da edinerek düşünce ve hayallerin avına çıkmak için her zaman kendine bir meşruiyet ayağı ve zemini bulduğunu, bulmaktan da zorlanmadığını eserin gelişen bölümlerinden okuyabiliyoruz. Ancak dönüşen acı ve aşkın dansıyla bu meşruiyetin ayaklarının topalladığını görüyoruz. Elbette bu yolculukta aşkın yarasız kurtulacağını düşünemeyiz; her birimiz kendi hikâyemizde aşkın şimdiki zaman halinin hüzünlü gülüşünde okuyabiliriz. Aşk pratikte hâlâ yasakla aynı sırada oturtuluyorsa hayat okulundaki anlam sınıfında çoğu zaman, bizim hâlâ aşkla bu hayata tutunmadığımızı, gerektiğinde onu ölümle kutsadığımızı, bu kutsamalarımızın da duygu yurttaşlığından uzak olduğunu satır aralarından da olsa okuyabiliyoruz. Bütün bunların özgürlük kavramına ve pratiğine olan korku ve kuşkulardan azade olmadığını görüyoruz.

Acı çektiğimiz zamanın ve mekânın yurttaşıyız asıl.

Acının dönüşümü, özgürlüğün yanında sevgiyi ve sevinci de çiçeklendirir. Yazar eserinde, kendi tercihine zemin hazırlayan ölüm kararı ile aslında eser üstü bir dikkat çekme belki de yazarlık vasfını diğer tabirle yazarlığın getirmiş olduğu sorumluluğu tartışmaya ve hatırlatmaya çalışıyor. Yazarlığın ve yazarın hangi boyutlarının da olabileceğini hissettirmeye çalışıyor sanki.

Soruların soyduğu ve soyarak çevirdiği hafıza defterinin neye gebe olabileceğini.

Şu hayatta gerçek yargılayıcının Rus yazar ve düşünür olan Tolstoy’u onaylarcasına “vicdan” olduğunu. Bunu biraz daha ileri taşıyarak Tolstoy’un Tanrı Egemenliği İçinizdedir adlı eserinin soluğunu olumlarcasına bu egemenliğin nasıl da vicdanda gövdeleştiğini eserin psikolojik katmanı üzerinden rahatça okunabilir.

Yazar, varoluşsal kaygıların insanlara neler yaptırabileceğini, bu varoluşsal kaygıların haritası üzerinden insan kimliğini anlama ve anlatma çabasında.

Ayrıca yaşamda makas farkı büyüdükçe haritanın da nasıl okunamaz bir bulanıklığa yol açtığını, özellikle dönüşümle buluşmamış bulanıklığın nasıl da gerçek ve mecazi atmosferi grileştirdiğini ve bu gri havanın yaşamı nasıl da tutuklaştırıp ruhsuzlaştırdığını eserin bütün katmanlarında okuyabilmekteyiz.

Yazar Gani Türk bu son eserinde kendimize karşıdan bakma cesaretine de çağırıyor. Her yaşamın, kendi tarihinde oluşan erken yarası ya da yaraları üzerinde yeşerdiğini ve yeşermeye devam ettiğini, zamanla bu yaşamın şartlara göre deri edindiğini, sonradan gelişen hayatın bu yaralar üzerinde sarsıntı geçirdiğini, kendini inşa etmiş birinin bu sarsıntılardan beslenirken kendini inşa etmeyenin de zamana yayılmış ölümü yaşayabileceğini ya da yaşadığını hissettiriyor.

Yazar, sahip olduğumuz bu yara ya da yaraları kutsamak/inkâr etmek yerine onu ya da onları doğal gerçeklikleriyle okumaya çalışıp karşılamamız gerektiğini naif bir şekilde hissettirmeye çalışıyor. İşte burada aşkın hem diri tutan hem de zaman üstü bir yolculukla bizi besleyerek tedavi eden ve edebilen bir yara olduğunu, diğer acıların sağaltımında nasıl bir rol oynadığını da dillendirme çabasında.

Özgürlüğün seheri ile üzerindeki gölgeyi gülüşleriyle dağıtan bir aşkın hangi diyaloglar yaşayabileceklerini, bu diyalogların her birimizde uyuyan yönümüzü nasıl da ona gövde kazandırıp yolculuğa çıkardığını kelimelerin yüzünde okuyabilmekteyiz.

Yazar Gani Türk’ün kitaplarına bigâne kalmayın derim. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pınar Civan: Neden Feministim?Haden Öz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

E. O. Ekşioğlu

17 Ağustos 2025

“İkinci El Atomlarınız Değerinde Alını..

Dört milyar yıllık biyolojik yaşam göz önüne alındığında, vücudunuzda sadece benden ve Dünya'daki diğer herkesten değil, aynı zamanda milyonlarca yıl önce yaşamış dinozorlardan bile miras kalan atomlar var. Evet, yanlış duymadınız; yaşamınız boyunca kullandığ..

Devamı..

Studio Ghibli’nin Animasyonlarını Niçi..

Zoe Crombie

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024