Korona virüs fırtınası gün geçtikçe gündelik yaşamlarımızı oradan oraya savurmakta. Ne sosyal sınıf, ne kimlik, ne ünlü bir futbolcu ne de bir star! Artık kimin umurunda? Kaotik durum egoları birdenbire devirdi. Sıradan yaptığımız en basit şeylere bile özlem duyar hale gelip şükretmeye başladığımızı; gerek sosyal medyadan gerekse yakınlarımızdan duyuyor, takip ediyoruz. Euronews web sitesinde, Serdar Aktan’ın “Tarihte en ölümcül salgın hastalıklar neden ortaya çıktı ve nasıl sona erdiler” başlıklı yazısı dikkatimi çekti. En ölümcül salgın hastalıları şöyle sıralamış:
1. Antoninus (Galen) Salgını
2. Jüstisyen Vebası
3. Kara Veba
4. Amerikan Yerlilerinin Suçiçeği ile Karşıılaşması
5. Cocoliztli Salgınları
6. Yedi Farklı Kolera Salgını
7. Üçüncü Veba Salgını
8. Birinci Dünya Savaşı Sırasındaki Tifüs Salgını
9. 1918 İspanyol Grip Salgını
10. 1957 Asya Gribi
11. HIV (AIDS) Virüsü
Artık hava yolu ya da dolaylı ya da dolaysız temas ile koruyucu önlemler alarak; çevresel koşulların düzenlenmesinde aktif bilinçle yol alacağımızı anlamış olduğumuzu varsayıyorum. Merakla okuduğum Susan Sontag’ın Başkasının Acısına Bakmak kitabından söz etmek isterim. Etkilenmemek elde değil. Covut-19 ile bir savaşın içinde olduğumuz aşikâr. Tam da bu noktada Susan Sontag, yazdıklarıyla, fotoğrafların ona yansıttıklarıyla, yazarların görüşleri, sinemacıların beyaz perdeye aktardıklarıyla yürekleri vicdana çağırıyor. Vicdani retçi Ernst Friedrich’in Savaşa Karşı Savaş eseri, Fransız yönetmen Abel Gance’in filminden ve Virginia Woolf’un 1938’de kaleme aldığı Three Guineas adlı kitabından alıntılar ile okuyucuyu içine çekiyor. Susan Sontag ilk bölümde Virginia Woolf’la başlar.
Virginia Woolf, “Biz canavar değiliz, biz eğitimli sınıfın üyeleriyiz. Bizim başarısızlığımız tahayyüllerle, empatiyle ilgili bir başarısızlıktır. Biz bu gerçekliği zihnimizde tutmakta başarısız olduk” diyor. Bizi de yansıtmıyor mu bu sözler? Evlerde neler yaşanıyor kim bilir? Yani öyle herkes elinde kahvesi, internetin başında ya da ne yemek yapsam da keyiflensem modunda değildir elbet. Belki bir kadın gizlice ağlıyordur, eşinden şiddet görmüştür ya da ekonomi onları da vurmuştur. Peki psikolojik sorunları olan hastalar, hiperaktif çocuklar! Sosyal medyada ünlülerin güle oynaya paylaştıkları yemek yapma videoları, en seksi halleriyle spor yaptıkları gibi değil gerçek. Evet empati yaparak, düşünerek yaşamak… Özendirmeden, lükse kaçmadan yayınlanan videolar mı paylaşsak mesela. Madem ev hali yansıtılmaya çalışılıyor. Doğal olalım biraz da. Yaratıcı ama sahtekâr da değil elbet. Duvarlarımız çıplak…
Birbirimizden nefret etmeye zamanımız yok. Birbirimizi sevmeyi sürdürürken, geçmiş bir şarkının ötesinde bulmak kendimizi… Belki de bu güvensiz, sağlıksız ortamda bile merhametin, ağrılı bir toplumun sancısını kalbimizde duyarlılıkla hissedebilmektir kurtuluş. Dilerim güneş yine yeniden demir atar evlere, insanlığa…






