Sezgin Taş • Kırlangıçlar Çatı Saçaklarını Sever
26 Temmuz 2018 Öykü

Sezgin Taş • Kırlangıçlar Çatı Saçaklarını Sever


Twitter'da Paylaş
0

Mutfak masası pencerenin hemen yanında... Dışarıda keskin kavisler çizen kırlangıçları izliyorum. Önümdeki boş, uzun bardağa süt döküyor Sevi. Süt, bardağın dibine sertçe vurup döküldüğü yere dönmek ister gibi kıvrım buluyor. “Kırlangıçlar çatı saçaklarını sever,” diyor. Aynı kıvrım, beyaz yumuşaklığında boğuluyor. Çocukken kadife yastıkları okşayarak uyumayı severdi. “Sen seversin kırlangıçları,” deyip karşıma oturuyor. Sesi ipeksi, yumuşak… Parmakları, petrol yeşili kadife yastıkta geziniyor. Doktora gidip gitmediğimi soruyor. “Sıklıkla,” diyorum. Salondaki büyük, boş akvaryumu gözucuyla inceliyor. Gördüğü her şeyi, o şeyin çevresinde yaşayanlarla ilişkilendirmeyi sever. Mimar olmasından galiba… Benim için endişelendiğini belli etmemeye çalışarak, akvaryumun ne işe yaradığını soruyor. Hep soruyor. Bunlar yıllık sorular; yıllık suskularla karşılanıp kendince söyleniyor. Üstümü değiştirmek için yatak odasına geçiyorum.

Kravatımı, iliklemiş olduğum yakama oturttum. Boğulur gibi olunca işaretparmağımı dairesel bir hareketle boynumda gezdirdim. El alışkanlığım. Boy aynasının karşısına geçip tepeden tırnağa kendimi süzdüm. Hangi ayakkabımı giyeceğim konusunda kararsız kaldım. Tüm ayakkabılarım bağcıklı mıydı? Hayır. Kuzguni siyahları anımsayınca içimdeki kuşku dağıldı. Onların bağı yok, dilediğimce sokup çıkarabiliyorum ayağımı. Oysa annem hep bağcıklı ayakkabı giymem için diretirdi. Evine sadık erkekler bağcıklı ayakkabı giyer, derdi. Kuzguni siyahları giyiyorum. Kuzgunların yaşam boyu tekeşli kalması takılıyor kafama. İşim ayak alışkanlığım.

Asansör beşinci katta durdu. Burada N. Kürekçi oturuyor. Ne zaman asansörde karşılaşsak, gözlerini yüzüme dikip tıslayarak dua okumaya başlar: bisss, ssss, ess, bissss esssss sssssssss… İkide bir dilini dışarı çıkarıp dudaklarını yalaması yok mu? Sanki dili çatallaşacakmış gibi geliyor bana. Başımı çevirip iniş için geri sayım boyunca soluğumu tutuyorum: 4, 3, 2, 1, 0. Güven Asansörleri / Sektörün parlayan yıldızıyla güvendesiniz. 

Durak kalabalık, otobüse itiş kakış biniyoruz. Bir kâğıt mendille tutmaca tutunuyorum. İçerdeki kokuyu tanımlamak güç; şehirlere özgü iç içe geçmişlik barındırıyor. Onun bunun bulaşıcı hüznü, hastalık gibi üstüme çullanan yüzü… Yaşlıların dırdırları, gençlerin mızmızlıkları, çocukların ciyaklamaları… “Ben emekliyim evladım ama…” Elin Amerikalısı doğacak çocuğun cinsi…” “Kızım bittim ya, çok fena yakışıklı ha!” Sesler, sözler çığ gibi büyüyor: kirli beyaz, yoğun, direngen… Kulaklarımda huni mi var ne?

Kâğıt para hışırtıları, demir para şıkırtıları, yazıcıların mekanik çığlıkları… Gününe göre değişiyor sayıların son bulması: 687, 541, 304… Sayaç, işlem yapmak isteyen herkesi sayıya dönüştürüyor. Öğle arasına kadar durmadan çalışırım. Fatura, çek, havale, vadeli hesaplar, vadesizler… Yüzüme ciddi bir diplomat yapaylığı iliştirir, gerekenden çok konuşmam: “Ne kadar yatıracaksınız... paranız eksik... havaleniz gelmemiş…” Selamlamaları istençsiz bir baş hareketiyle geçiştiririm. Beni en çok zorlayan, bir yerim kaşınınca öğle arasını ya da iş bitimini beklemek zorunda kalmamdır. Bir kere paraya elimi sürdüm mü asla kendime dokunamam. Ellerimi defalarca sabunlar, sonra tatlı tatlı kaşınırım. Aylığımı yeni banknotlardan alır, kuruşuna kadar bozukluklara ayırırım. Bozuk para kesemi hep yanımda taşırım, böylece para üstü almaktan kurtulurum. Babam da aynını yapardı; ona benzeyen tek yanım bu.

İş arkadaşlarımla işten başka bir şey konuşmam, sanırım hepsi kadın olduğu için. Yasemin, “Kime bu havan, anladık çok yakışıklısın, bırak bu köşe kapmacayı, hayata karış oğlum,” der her fırsatta. Yanıtlamam. Fırsat bulur bulmaz toplaşır konuşurlar, varlığımı umursamadan, açık saçık, alaysamalı.

“Kredi müşterin, dün sen müdüre imzaya giderken yiyecek gibi baktı arkandan.” 

“Ay dur allah aşkına… Yaşından da utanmıyor, terbiyesiz!”

Yasemin, “Genç, yakışıklı olsa neyse,” deyince hepsinin bakışı üzerime dikildi ve kahkahayı bastılar.

Gül, “Yerin kulağı var, biraz daha yavaş kızlar…” deyip biraz öteye çekildi. Aralarında tek utangaç o.

Doktora gitmek için izin isteyip çıkıyorum. B.’den denize doğru, G. Parkı’na kadar yürüyorum. Parkın hemen yakınına bir tanıtım asılmış: Midas’ın Kulakları / Opera / Beste: Ferit Tüzün / Oyuncular… Bir banka oturdum, gözlerim ufuk çizgisine değin yürüdü, durdu. Deniz çok durgun. Bu ıssızlıktan sıkılınca solumdaki tepeyi izlemeye koyuldum. Evler tıpkı ağaçlar gibi tepeye doğru seyreliyor. Çantamdan termosumu ve bardağımı çıkardım. Buğusundan önce kokusu yayıldı kahvenin. Sevi’nin yaptığı kurabiyeleri batırıp batırıp yemeye koyuldum. Sevi, kız kardeşim, her şeye duygu katar. Uzun zaman önce yollarımız iş nedeniyle ayrıldı. Yıllık iznin bir gününü yanımda geçirir. 

Altı yedi martı ıslak bir süngeri andıran ekmeğe saldırdı. Yarışırcasına yaptılar bunu. Tam ortalarına bir kuzgun indi, kalktı. Ekmekten bir parça alıp üç dört kanat çırpımı uzaklaştı. Gözlerime, kuzgunun siyah çelik mavisi rengi bir bulut gibi yürüdü. 

Ozanın biri, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor” diyordu. Öyle… gitmiyor. Sekiz yaşında adım Gamlı Baykuş’tu. Köpeğiminki Puik, horozumunki Çapkın. Üçümüze de bu adları ben takmıştım. Dedem horoza yem verirken, “Çapkın seni…” der, başını iki yana sallardı. Diğer adlar, Kaptan Swing’ten alınmaydı. Çapkın’la olan maceram çok sürmedi. Kovalar dururdum onu. Kızılderili Gamlı Baykuş gibi kafama birkaç tüy takmak için yapardım bunu. Horoz kaçardı ama sonunda onu yakalar, tüylerinden biraz yolardım. Ta ki bir sabah, sesi kesilinceye kadar; zavallı Çapkın eski görkeminden yoksun kalmış, artık ötmez olmuştu. Tavuklara bile yanaştığı yoktu. Dedem beni bir güzel okşayınca bunu yapmaktan vazgeçtim. Puik’le tarlalarda, çayırlarda, yollarda koştururduk. (Koşmayı çok seviyordum.) Puik, Kaptan Swing’in köpeği kadar çelimsiz değildi; aksine, oyuncu, atılgan bir köpekti. Yol oyunumuz yaz kış aynı olmakla birlikte biraz değişirdi. Ağustos yağmurları yağdığında su dolan çukurlara hoplaya zıplaya basar, sırılsıklam olurduk. Kışın soğuk günlerinde su dolan çukurlar buz tutardı, Puik arkada, ben önde çıtır çıtır buz kırardık. Susayınca ya kar yer ya da bulandırmadan kırdığım bir çukurdan Puik’le su içerdim.

Lisedeki ilk yılımda kararımı vermiştim, büyük bir atlet olacaktım. Gençlik bayramıydı. Coşkulu kalabalıklar, öğrenciler, jimnastikçiler, dansçılar, halay ekipleri… Bin metrelik koşu için hazırlanmıştım. Yarışmaya hiçbir ayrım yapmadan, her yaştan öğrenci katmaları şaşırtmıştı beni. Önemsizdi bu benim için; nasıl olsa hepsini geçecek, ipi göğüsleyecektim. Herkes büyük panayır yerinde bekliyordu. Bizi bir kamyonetin arkasına doldurdular ve panayır yerine bin metre uzaktaki başlangıç noktasına götürdüler. Yarışmacılardan en gürbüzü başımızdaydı, kurallar ona anlatılmış, yarışmayı nasıl başlatacağı ayrıntılarıyla öğretilmişti. Tek sözüyle ip gibi sıraya dizildik, herkes onun komut vermesini bekliyordu. 

“Adın ne senin?” diye sordu.

“Gamlı Baykuş,” deyiverdim.

“Gamlı Baykuş mu? Ne aptalca bir ad,” dedi sırıtarak ve ayağımı çizgiden geri çekmem için uyardı beni.

“Üç, iki, bir, başlaaaa!”

Daha bir demeden koşmaya başladı. Herkes olanca gücüyle ardından koştu. Ben çizgide kaldım. Kurallara aykırıydı yaptığı. Ben de koştum arkalarından, epey ilerde yarışmacıların önündeydi, arada bir geriye bakıp sırıtıyordu. Var gücümle koştum, yaklaştım ona, beni görünce korktu, daha da hızlandı. Durmasını söyledim. Bu yarış böyle olmazdı, yeniden başlamalıydık. Arkasından, “Kuralları çiğnedin!” diye bağırdım. Dilim damağım kurumuştu.

“Kural yok, kural yok anladın mı, kural yok!”

Bir anda dizlerimin bağı çözüldü. Yavaşladım, durdum ve kendimi yolun kenarındaki kerestelerin üzerine bıraktım. Kural yoktu demek, kuralsızdı. Bizim sınıftan Musa yanımda durdu. 

“Niye bıraktın, tam geçecektin öküzü.”

“Kural yok dedi, kural yok… Kural yokmuş demek.”

Atlet olmaktan vazgeçmiştim. 

Musa’yla ırmağa indik. Büyükçe bir taşa oturup kıvrıla döne akan ırmağı izleyedurdum. Bir ara Musa eve gidip geldi. Yarımşar ekmek, iki domates getirmiş. Güle söyleye, söve saya yedik. 

Akşam yatağa sokuldum, ırmak yeşil bir yılan gibi yatağıma aktı, başını kaldırıp kulağıma fısıldadı:

Gamlı Baykuş mu, ne aptalca bir ad... Kural yok… Gam Bay ne aptal… Bay Gam… Bay kural… Gam… Kural yok.

 

Lise hayatımın iyi gittiğini söyleyemem. Gerçi çabalamıyor değildim. 

Haftalık ödev konusu kulaktı. Bana verilmişti. Kulağın işlevini anlatacaktım. Tüm hafta sonu Musa’yla araştırmalar yaptık. Notlar çıkarıp çalıştık. Hatta pazar gecesi, pijamamın üstüne babamdan kalma ceketimi giyerek, önümü özenle ilikledikten, bir iki öksürdükten sonra Musa’ya anlattım ödev konumu. 

“Bravo, bravo,” diye alkışladı beni. 

Musa bizde kaldı, çok geç yattık o gece.

Annem uyandırdı bizi sabah, “Yine geç kaldınız tembeller, Sevi sizden önce çıktı,” diyerek.

Bağımsızlık Marşı okunmuştu, geç kalanlar bir yerde bekletiliyordu. Müdür, eğitimden, iyi bir öğrencinin nasıl olması gerektiğinden söz ediyordu. Sesinin gözdağı veren buyurganlığı, sözlerini karşısındakilere hemen onaylatıyordu. 

“Okullar insan üreten fabrikalardır. Bizler, sizleri en iyi şekilde işlemeye çalışıyoruz, ama kimileriniz, iyi işlenemediği için defolu oluyor. Yani bu arkadaşlarınız üretim hatası.” 

Parmağı sigara izmaritini küllüğe bastırır gibi üzerimizde inip kalkıyordu. 

Fısıldayarak, “Defolu,” dedi Musa.

“Üretim hatası,” diye karşılık verdim.

Üç ders hiç konuşmadık, bir iki kez bahçeye çıktık. Dördüncü ders biyolojiydi, burnuma kokusu geliyordu. Kısa boylu, zayıf bünyesiyle öğrenciler arasında kaybolan Hasan Ayıran sınıfa girdi. Öğrencilerde saygı ve korku uyandıran bu adam küçümseyen bir bakışla göz gezdirirdi girdiği sınıfta. Ekşimsi bir koku yayılır, ders boyu midemizi bulandırırdı. Yoklamayı aldıktan sonra Kulak konusunu anlatmak üzere beni tahtaya kaldırdı. 

“Ender Sürgün kalk bakalım yavrucum.” 

“Günsür, hocam. Soyadı, Günsür,” dedi Musa.

“Tamam yavrucum, Gün… sür.” 

Önce kruvaze ceketimle dalga geçti. Babamın giderken bıraktığı birkaç parça eşyadan biriydi bu ceket. Biraz büyükçeydi ama yavaş yavaş dolduracaktım içini. Annem de pek sevmezdi bu ceketi. Sabah, “O uğursuzun ceketini giyme,” dedi hatta.

“O ceket ne öyle evladım? Şey ceketi, şey gibi… Neyse söyleyemeyeceğim, ayıp kaçar sınıfta; anladı arkadaşların.” 

Yapışkan, salyalı bir gülüş yayıldı sınıfa. 

“Sen ders çalışmışa da benzemiyorsun evladım. Ha! Öyle mi, çalışmadın mı?” Yanıt alamayınca güldü, sınıf da ardından. 

“Anlat bakalım yavrucum. Kulak ne işe yararrrr?” 

Öfkelendiğinde sözcüklerin sonunu uzun uzun vurguluyordu. Bazen bir sözcüğü ortadan bölüp ilk ya da ikinci kısımdan değişik anlamlar çıkarmanıza neden oluyordu. Tam bu anlamın altında ezilirken sözcüğe eklenen bir ekle başka bir şey söylendiğini anlıyordunuz.

Cebimden mendilimi çıkarıp terleyen alnımı sildim. Toparlandım. Sesimdeki titreme azalıyor, konuşmam konuya uygun bir kıvam buluyordu. Sınıfta çıt çıkmıyordu. Hasan Ayıran gözlerini kısmış bekliyordu. Kulağın kıvrımları, sesin kulak zarına değmesi, duyum, duyum eşiği… Her şey yolundaydı. 

Gözlerimi ondan kaçırarak arkadaşlarımda gezdiriyordum. Bir ara elini kaldırıp kulağına götürdü. Sağ kulakmemesini başparmağıyla işaretparmağı arasına alıp okşamaya başladı. Gözümü yine kaçırdım ama sık sık arkadaşlarımın canını yakmak için kulakmemelerini ezdiği geldi aklıma.

Sonra birden, “Bu kadar hocam,” dedim. 

Hasan Ayıran bunu duyar duymaz kesik kesik, hıçkırır gibi gülmeye başladı. Öğrenciler neye güldüğünü bilmeksizin Ayıran’a eşlik ediyordu.

“Kesin gülmeyi!” diye bağırdı Ayıran. 

“Evladım bir şey unutmadığına emin misin?” 

“Evet.” Kısa ve kesindi yanıtım.

“Eminsinnnn?”

“Evet.”

“Evetmişşş, evet… En önemlisini atladın yavrum, en ö-nem-li-siii! Çalışmıyorsunuz ki ama. Çalışan unutur mu?”

“Unutmaaazzzzz,” dedi sınıf koro halinde.

“Yarım adamın yarım işleri. Yarım adam, yarım adam… Geç yerine, geç.” 

“Yavrum kulakta ne var? Örstaakiii borusu var değil mi? Peki, ne işe yarar bu boruuu?”

“Östaki, hocam,” dedi Musa.

Gözlerini ikimize dikip konuşmasını sürdürdü.

“Örstaki borusu, ortakulaktaki hava basıncını atmosfer basıncına eşitleyerek kulak zarının patlamasını engeller, ayrıca insanın dengede durmasını sağlar. Dengesiz

liği önler evladım. Çalışmışmış, Evetmiş. Miş. Yarım adamın yarım işleri. 

E naparsın fabrika bazen böyle mal

lar da üretebiliyor. Hayyv

laz herifler!”

Ne zaman ırmak boyu dolaşmaya gitsek, “Yarım adam, yarım işler, yarım çocuk, çocuk üreten fabrikalardır okullarrr, defolu çocuk, çocuk fabrikası…” diye bağırdım durdum.

 

Oturmuş, kendi kendime gevezelik ediyorum. Doktorumla randevuma geç kalmak üzereyim. Bugün kendisine gidişimin öyküsünü dinleyecek benden. Akvaryumu dâhice buldu ama hiç yorumlamadı. Zaten pek konuşmuyor. Hep dinliyor. Kuzgun çoktan gitmiş, birkaç martı hâlâ ıslak ekmeği didikliyor. Denize bir kez daha bakıyorum. Kendimi ve Midas’ı nasıl kurtaracağımı düşünüyorum. Acaba bugün Midas’tan da söz etsem mi? Beni kaçık sanmasından korkmuyorum, budala bulmasın da.

 

Burgaç gibi dönen dar bir merdivenden tırmandım. Sanki ağzımı açmışım da bu merdiven içimi dışıma çıkaracak. Üçüncü kat. Kapıda şunlar yazılı: Doktor Aytaç Duymaz / Kulak-Burun-Boğaz Polikliniği. Kapıyı çalıyorum. İçeri girince sekreter adımı soruyor. “Ender Sürgün. Pardon, Günsür.” Bekleme salonundaki bir koltuğa oturuyorum. Büyükçe bir akvaryum var yan tarafımda, renk renk balıklar. Balıkları izliyorum. Suyun içinde seslerden uzak, dingin bir dünyaları var. Elimdeki anahtarı cama tıklatıyorum. Oralı olmuyorlar.

Doktorun odası temiz, düzenli.

“Sorununuz neydi?”

“Sesler! İnsan konuşmaları, gece yarısı havlayan sokak köpekleri, gıcırdayan kapılar, para sayan makine, reklam tabelaları… Yazılara, reklamlara biraz olsun dayanabiliyorum, çok rahatsız olursam görmezden geliyorum. Gözkapağı var insanın ama ya kulaklar… Sanki huni var kulaklarımda. Tüm sesleri çekip beynime dolduruyor. Seslere dayanamıyorum, daha az duymalıyım. Sesler uyutmuyor, düşünemiyorum, çok kalabalığım. İçerde çok gürültü var.”

“Kulak zarımı deldirmek istiyorum doktor, duyum eşiğimi yükseltin lütfen.”

“Şaka yapıyorsunuz sanırım. Bu olanaksız.” 

“Yalnız, sizi bir psikoloğa yönlendirebilirim.”

“Eğer düşünürseniz işte kartı?”

 

Kartınızı aldıktan uzun süre sonra size gelmeyi kararlaştırdım. Aslında sesler azalmıştı ama sizi bankada görünce… Kredi kartı borcunuzu ödemek için gelmiştiniz. Siz gittikten sonra çekmecemde duran karta bir daha baktım. Psikolog Banu Akman. Emin olmak istedim. Sizdiniz. O gün hiç konuşmadınız, yalnızca faturayı ve parayı uzattınız, elinizi göremeyeceğim kadar hızlı çektiniz. Yüzünüz kimlikliydi. Yüzünüz bana geniş tundraları anımsattı. Tundraları bilir misiniz; çok sessizdir. Yürünmesi zordur. Adımladıkça çağırır, bir yerde bir sunak olduğuna inandırır.

 

Sevi çoktan gitmiş. Panjurların hepsi açık, içeriye değişik tonlarda gece ışıkları giriyor. Bu görüntüyü, şehrin en çok sevdiğim yanı, pencereme çarpan seslerin kırılarak boğuk, silik kulak seraplarına dönüşmesi tamamlıyor. Işık ve ses oyunları… Bir Charlot filmi seçiyorum raftan: Modern Zamanlar. Charlot’nun şaşkın hali, umudunu yitirmeyişi, insanın insan kalma güdeği… Film şeridinden bir trende yolculuğa çıkıyorum. 

Mavi vanayı açıp akvaryuma su dolduruyorum. Kırmızı vana: İçindeki termometre 27 dereceyi görene kadar sıcak su… Biraz soğuk, biraz sıcak… Evet, tam 27 derece. Anadan doğma soyunup içine giriyorum. Tüylerim ürperiyor. Bu akşam da ellerim büzüşünceye kadar içindeyim bu ılık sessizliğin. Deniz gözlüğünü ve şnorkeli takıp suya batıyorum. Akvaryumun dibinde halka şeklinde tutmaçlar var, beni suyun içinde tutuyor. Ses, yok denecek kadar az; soluk alışım dışında. Keşke hep bu ılık dinginlikte yaşasam. Annemin sesi yankıyor beynimin uzak odalarında: “Benim güzel yavrum, ozan, İki şey var ancak ölümle unutulur / anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü, diyor. Bu şehri sevmedim, geldiğimiz yere dönüyorum ben.” Gidiyor. Yapayalnız… Yüzü de, sesi de geldiğimiz şehirle bütünleşiyor. İki dizelik masal kalıyor, gökten düşen elma yok.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR