Öldüğümde etrafta beni görecek kimse yoktu. Yapayalnız öldüm. Sorun değil. Bazı insanlar kimse görmeden yapayalnız ölmenin trajik olduğunu düşünür. Lisedeki erkek arkadaşım benimle evlenmek istedi, çünkü hayatta sahip olunacak en önemli şeyin bir tanık olduğuna inanırdı. Lisedeki kız arkadaşınla evlenmek ve hayatını onunla geçirmek – gani gani tanıklık. Tek bir kadın, hayatındaki önemli her şeye şahit olmuş olacak. Hayatın devam ederken seni izleyen ve birlikte sadece zaman öldürdüğün kişi; ben birisinin bu şekilde eşi olma fikrinden pek hoşlanmamıştım. Ama artık eski erkek arkadaşımı daha iyi anlıyorum. Seni seven birinin hayatını bilmesi, bunu seninle her gece tartışması az şey değil.
Onunla evlenmedim, kimseyle evlenmedim. Ayrıldık. Yalnız yaşadım. Çocuğum olmadı. Hayatımın tek tanığı bendim. O ise evlenecek bir kadın buldu, kadının doğurganlığını kullanıp çocuk yaptı. Karısı da, kendisi gibi, kalabalık bir aileden geliyor, ikisinin ailesi de onlara yakın yaşıyordu. Onları bir kez ziyaret ettim; doğum günü yemeğinde akrabaları, yakın arkadaşları ve tek çocukları dahil toplam otuz kişi vardı. Hayatlarını kurdukları küçük bir kıyı kasabasında, karısının ailesinin evindeydik. İlk erkek arkadaşım hayattan tam olarak istediğini aldı. Otuz güvenilir tanığı oldu. Her ne kadar yarısı ölse, taşınsa ve sonradan ondan nefret etse de hâlâ on beş tanığı var. Öldüğünde etrafını onu seven ailesi saracak, saçı olduğu zamanları hatırlayacaklar. Eve her gece leş gibi sarhoş gelerek bağırıp çağırdığını hatırlayacaklar. Her başarısızlığını hatırlayacaklar, tüm bunlara rağmen onu yine de sevecekler. Bütün tanıkları öldüğünde hayatı sona ermiş olacak. Oğlu öldüğünde, oğlunun karısı öldüğünde, oğlunun çocukları öldüğünde ilk erkek arkadaşımın hayatı sona erecek.
Son nefesimi alırken kimse beni görmedi. Bana çarpan araba hızla uzaklaştı, bir sürücü durup beni yolun ortasından çekti. Beni taşırken çoktan ölmüştüm, yani yalnız başıma öldüm diyebilirim.
Şu an muhtemelen yalan söylediğimi düşünüyorsunuz. Eğer gerçekten sevdiğim hiç kimsenin ölümüme tanık olmaması benim için sorun değilse öldükten sonra neden onca yolu geri geldim? Neden etten bedenimi ve dünyadaki son günümde üzerimde olan kıyafetleri giydim? Neden yaşarken kullandığım sesime ve ölürken olduğum kiloya geri döndüm? Gözlerimdeki ve saçlarımdaki kirleri bile temizledim, dişlerimi toplayıp ağzımdan fırlamadan önceki yerlerine yerleştirdim. Neden tüm bunlara zahmet ettim? Bunları yapmak çok iş. Sonsuza kadar mezarda kalabilirdim. Hayatımın sona erdiğini hissetseydim orada kalıp çürüyebilirdim. İçimde bir ukde kaldığına göre hâlâ söyleyeceklerim var. Yoksa şu an mezarda olurdum.
Durum şu: Ben bir şakaydım, hayatım şakaydı. Sevdiğim son adam –lisedeki erkek arkadaşım değil– bunu bana son kavgamızda söyledi. O zaman otuz dört yaşındaydım. Kavga sırasında olayları kendi bakış açımdan açıklamaya çalışıyordum, cevap olarak haykırdı: “Sen bir şakasın, senin hayatın şaka!”
Önceki gece birbirimizi hâlâ seviyorduk. Yatağa birlikte girdik, o telefonundan popüler bir polisiye roman okurken ben tatlı tatlı koluna dokunarak yastığımda uykuya daldım. Birkaç gün sonra öldüm. O gün söylediklerinin –ben bir şakaymışım, hayatım şakaymış– ne anlama geldiğini ancak dört yıl sonra anladım. Bunları ilk duyduğumda nasıl cevap vereceğimi bilememiştim. Kırılmıştım, bağırıp çağırarak zırıl zırıl ağladım. Bu da söylediklerinin doğru olduğunu kanıtladı ancak. Ağzım açık bakakaldım. Tabii o zamana kadar zalimliklerine alışmıştım ama yine de kırıldım.
Bu gece buraya gelip konuşmak için davetini aldığımda –Öldüğümü bilmiyor muydun? Bilmiyordun– ilk önce, Hayır, gelemem, diye düşündüm. Aslında gelmek için bir sebebim yoktu. Ama birkaç ay sonra sana bir not yazdım: Eğer beni kazıp çıkarma masraflarını karşılarsan gelirim. Uçak paramı verip cesedimi gömüldüğü yerden Kuzey Amerika’nın diğer ucundaki mikrofona götürürsen olur, o zaman gelirim. Uçaktayken, söylemek istediklerimi ölü beynimde tutabilmek için çok uğraştım – gelmemin tek sebebi söyleyeceklerimdi. İlan edeceğim önemli şeyler vardı. Neydi? Zaten çoktan söyledim mi? Fikirler ölü beynimden hızla kaçıp gidiyor. Söyleyip söylemediğimi hatırlayamıyorum.
Orada yerin altında yatmak, tuz ve toprak, ter ve kurtçuklar, filizler ve fideler, kurumuş kuşların ağzımda toplanan kemikleri, pıhtılaşan kanım ve kıvrılan parmaklarım, saç ve kuştüyü dolan beynim, bazen toprağı lekeleyen acayip beyaz topaklar –küçük strafor topaklar– köpek boku ve kokarca çişi, filizler ve fideler, palamutlar ve kuru üzümler; aşağıda, ıpıslak karanlıkta düşünebilmek muhteşem. Mezarda hangi önemsiz ayrıntının kafanı kurcalayacağını önceden bilemezsin. Mezara sadece tek bir düşünce götürebilirsin, bu da canını sıkan bir şey olur hep, huzur bulana kadar evire çevire düşünmen gereken bir şey. Benim yanımda götürdüğüm düşünce sevdiğim adamın “Sen bir şakasın, senin hayatın şaka” sözüydü. Başıma, kaslarıma ve kemiklerime kazındı, en sonunda bu sözlerden başka bir şey değildim. Hayatım içe doğru çöktüğünde –ölüm denen budur, hayatın kendi içine çökmesi– bu sözler çöküşün dışında kaldı, benden bağımsız bir şeye dönüştü. Benden bağımsız olduğu için bu sözleri yanıma alabildim, sahip olduğum tek şey buydu.
Bir bardak su alabilir miyim lütfen? Suyum nerede? Ağzım kurudu, ben ölüyüm. Yarın eve dönüş uçağına binmiş olacağım, bavullarımla ineceğim, kemiklerimde huzur, ilan etmek istediklerimi –yeraltında fark ettiklerimi– ilan etmiş halde. Sonra ebediyen ölü olacağım, tekrar kendimi temizlememe gerek kalmayacak.
Benim bir şaka olduğumu, hayatımın şaka olduğunu söyleyen adam son anlarımda orada olmamış olabilir, son nefesime tanık olmamış olabilir ama fark ettim ki o ölümümü kehanet etmişti. Beni sapıma kadar görerek, ruhuma tanık olarak kehanette bulunmuş olabilir. Bana o berbat lafları ettiğinde beni bekleyen geleceğe tanıklık etti. Kavgamız sırasında, söylediklerinin yanlış olduğuna inandırmaya çalıştım onu. “Ben şaka değilim!” diye haykırdım. “Sensin şaka! Sensin şaka!”
Bir insan muz kabuğuna basıp kayar ve ölürse onun hayatı bir şakadır, fıkradır. Ben muz kabuğuna basıp kayarak ölmedim. Birisi bir haham, papaz ve rahibeyle bir bara girer ve öyle ölürse onun hayatı bir şakadır, fıkradır. Ben öyle ölmedim. Bir insan öteki tarafa ulaşmak için karşıdan karşıya geçen bir tavuksa ve öyle öldüyse onun hayatı bir şakadır, fıkradır. İşte ben böyle öldüm. Öteki tarafa ulaşmak için karşıdan karşıya geçen bir tavuk olarak.
O gün karşıdan karşıya geçerken öteki tarafı düşünüyordum, o kadar çaresizdim yani, kavgamız hâlâ aklımdaydı. Tavuk neden karşıdan karşıya geçti? Öteki tarafa ulaşmak için. Bir intihar. Öteki taraf ölüm. Malumun ilamı, değil mi?
Eski, paslı bir arabanın önüne atladım, metale çarptım; arabanın çamurluğu dişlerimi boğazıma itti, göğüskafesim paramparça oldu.
Buraya içini karartmaya gelmedim. Buraya sana bir fıkra anlatmaya geldim. Ya da daha çok bir fıkra göstermeye geldim ben! Bir de şahitlerimin olmasıyla övünmek için. Bahsettiğim ilk erkek arkadaşım buralarda yaşıyor. Belki o da seyirciler arasındadır, dinliyordur? Bir bira içiyordur? Umarım buradadır. Hayatımın ve ölümümün şahitleri var, anladın mı! Tanıkları ve müjdeleyenleri! Bu işi benden iyi beceremedin. Sonunda ikimiz de kazanmışız gibi duruyor.
Tam bir tavuktum. Hayata hiçbir şekilde katlanamıyordum. Özellikle de şu eski geleneğe: Herkesten daha iyi bir hayat yaşamak zorundasın.
Öteki tarafın nasıl olduğunu merak ediyor olabilirsin. Burada olduğuma göre sana anlatabilirim: Öteki taraf herkesin durmadan güldüğü saçma sapan bir yer. Bir defasında kıtalararası bir uçuşta başıma gelenlere benziyor: Yanımda oturan kadın artık ne izliyorsa her salak espriye gülmüştü. Abartısız her espriye. Sonra başka bir şov daha izledi, sonra bir tane daha. Kahkahaları oturduğumuz koltukları dolduruyordu. Uçağın kalkışından inişine kadar kadının gülmesi kesilmedi. Bir insanın kahkahası nefret sebebi olabilir! Dünyanın bütün kahkaha atanları bunu bilmiyor mu? Kahkahalarının onları sevimli kıldığını mı düşünüyorlar? Kulaklık takmış ekrana bakarak kendi kendine kahkaha atan birisini dinlemeyi kim ister? Muhtemelen otelde yan odada düzüşen yabancıları dinlemeyi seven kişiler.
Öteki tarafta durum sürekli böyle; köpekler gülüyor, ağaçlar gülüyor, etrafta komik bir şey olsun olmasın herkes gülüyor. Ben bu konuşmanın provasını öteki tarafta on altı kişinin önünde yaptım, baştan sona dört saat sürdü, her cümleden sonra kahkahaların dinmesini bekledim. Dünyada durum farklı tabii. Yaşayanların sessizliği ne büyük rahatlık. Ölüm herkes için aynı mı, yoksa gülen ölülerin olduğu bir dünya bana mı mahsus? Nereden bilebilirim ki?
Söylediklerim bir anlam ifade ediyor mu? Konuşurken ne söylediğime dikkat kesiliyorum. Sesim iyi geliyor mu? Ölüyken bir düşünceyi aklında tutmak zor. Sanki beynim yastık içiyle, gözlerim pamuk toplarla dolu, kulaklarıma pamuk tıkılmış. Düşünmek zor, bir anlamı diğerine bağlamak da. Buraya seni sevdiğimi söylemeye gelmedim. Lafın oraya gittiğini mi düşünüyorsun? Ben hayatımda sadece iki adam sevdim. Biri benimle evlenmek istedi, diğeri hayatımın şaka olduğunu düşündü. İlk erkek arkadaşım hayatına tanık olacak birisini buldu, ben de buraya bir tanık bulduğumu ilan etmeye geldim. Ben kazandım, anladın mı? Ben kazandım! Bir insanın hayatta kazanabileceği en iyi şeyi kazandım – görülmek! Bunu bugün burada ilan ediyorum. Sürüne sürüne etime bürünüp burada karşında durmamın tek sebebi bu – bu sahnede bir şaka olmak. Sözleri artık beni incitmiyor. Gururlandırıyor.
Tavuk neden karşıya geçti? Bu benim. Ben tavuğum. Öteki tarafa geçtim. O sözleri söylerken bunun olacağını biliyordu. Görülmek ne kadar da güzel.
İngilizceden çeviren: Pınarnaz Eren
Sheila Heti (1971) Ontario, Kanada’da doğdu. Toronto Üniversitesi’nde sanat tarihi ve felsefe okudu. The Believer dergisinin söyleşi editörlüğünü yaptı. Yazıları ve öyküleri The New Yorker, McSweeney’s, n+1, Harper’s, The New York Times ve The London Review of Books’ta yayımlandı. İlk romanı How Should a Person Be? (2010) ile dikkat çekti. Dünya çapında 639 kadın yazarın katkıda bulunduğu Women in Clothes kitabının editörlüğünü yaptı. MoMA, The New Yorker Festivali, Columbia Üniversitesi, Brown Üniversitesi, Hammer Müzesi, Cúirt Festivali, Sydney Yazarlar Festivali’nde konferanslar verdi. Öbür kitapları: The Middle Stories (2002), Ticknor (2005), The Chairs are Where the People Go (2011), We Need a Horse (2011), All Our Happy Days Are Stupid (2015).






