Tüm bu normatif cümlelerin sonunda “şiir akıldan değil kalpten gelir” diyerek kural niteliğinde kılavuzların gereksiz olduğunu düşünebiliriz. Ancak Constantine, akıl ve duyguyu karşı karşıya getiren, anlayışın/kavrayışın hissi öldürdüğünü varsayan bu düşünceye katılmıyor.
David Constantine Literary Agenda (Edebi Gündem) kitabında kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir şiirin nasıl okunacağına ve yazılacağına dair kılavuz niteliğinde bilgiler sunuyor. Şiir kitapları ve iki öykü kitabı bulunan Constantine’in ilk öykü kitabı Türkçede Başka Bir Ülkede adıyla Metis, ikinci öykü kitabı Midland Oteli’nde Çay adıyla Notos tarafından yayımlandı.
Şiirin kılavuzu olur mu sorusuna daha ilk sayfalarda olmaz yanıtını veriyor Constantine. Ancak tüm şiir türlerini, tarzlarını, geleneklerini kapsayacak bir kılavuzun olmayışıyla belli bir geleneğin kurallarını birbirinden ayırıyor. Constantine, kendisini Latin ve Avrupa geleneğinden gelen bir şair olarak görmenin taraflılığı üzerinden bir şiirin nasıl okunması ve yazılmasına dair belli bir yol haritası sunuyor. Bu haritada dört temel izlek var.
- Dil özenli kullanılmalı, şiirin içinde barındırdığı fikre uygun düşmeli. Burada fikir, bir şiir yaratımına katılan düşüncelerin, imgelerin, hatıraların, düşlemelerin, duyguların oluşturduğu bütün anlamına geliyor.
- Dilin özenli kullanımı ifadenin isabetliliğini ve açıklığını gerektiriyor. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli iki nokta, laf kalabalığından ve ışıltılı sözlerden uzak durmak.
- “Gerçek somuttur.” Lenin’in Hegel’den alıntıladığı, Bertolt Brecht’in büyük harflerle çalışma masasının üstüne astığı bu söz aslında ilk iki maddenin temelini oluşturuyor. Brecht’in şiirlerini İngilizceye çeviren Constantine aktarıyor: “Brecht her işinin sonunda kendi kendine ‘anlatmak istediklerimi yeterince gerçekleştirebildim mi, yeterince somutlaştırabildim mi’ diye sorardı.”
- Somutlaştırma detaylardadır. William Blake’in “küçük ayrıntılar”, Hölderlin’in “hissedilebilen ve hissedilen” olarak adlandırdığı detaylar bir şiiri canlı kılar. İster hayali olsun, ister gerçek hayattan alınma, şiirin bir ayağı yere basmalıdır. Soyutlamalara ve istatistiklere dayanabiliriz ancak kampta yaşayan Somali’li bir kadının tecavüz deneyimini anlatırken yüzünde gördüğümüz ifadeye ve sesine, sineklerin ardında kameraları izleyen bebeklerin korku dolu bakışlarına dayanamayız. Şiirdeki gerçek, bu tür detaylardadır.
Peki hiçbir kuralın çiğnenmemesi mi gerekiyor. Hayır. Pekâlâ çiğnenebilir. Ancak Constantine’e göre bir şairin kural çiğnemek için yeterli sebebi, yakın inceleme ve eleştiriye dayanacak tutarlılığı olmalıdır. Constantine, bir şiiri okumanın yazmaktan pek de farklı olmadığını aktarıyor. Okumak aynı ciddiyet ve özene tabi olmalı. Şiirde bilinmeyen, anlaşılmayan kelimeler, sözler, deyimler, cümle yapısının anlamını sadece sezmekle, hissetmekle kalmamalı, belirleyemediğimiz anlamları şiirin bütününde aramalı, bulamadıysak sormalı ve araştırmalıyız. Constantine’e göre, ancak böyle bir özveriden sonra şiir dönüştürücü bir deneyim sunar, hayatımızın bir parçası olur.
Tüm bu normatif cümlelerin sonunda “şiir akıldan değil kalpten gelir” diyerek kural niteliğinde kılavuzların gereksiz olduğunu düşünebiliriz. Ancak Constantine, akıl ve duyguyu karşı karşıya getiren, anlayışın/kavrayışın hissi öldürdüğünü varsayan bu düşünceye katılmıyor. Tam tersine aklın altıncı hissimiz olduğunu ve diğer beş duyumuzdan ayrı değil, onlarla iç içe olduğunu düşünüyor. Ona göre, aptalca (ya da akıllıca) hissetmek ve duygusal olarak kavramak gayet mümkün.






