Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Haziran 2020

Öykü

Şilepler Sessiz Geçer

Avni Kılıçgedik

Paylaş

4

0


Boğazın iki ucunda aynı anda öten iki vapurun sesi birbirine karıştı. Bu sesle iki yakanın etrafına dizilmiş evlerin hemen dibinde başlayan ortancalar, hanımelleri, yediverenler ve elbette ki sarmaşık dalları bir acı gibi kıvrandı. Daha ilerde, Karadeniz’in hemen başlangıcındaki balıkçı gemileri, tekneler ve kürekliler yükselen bu sesin içinde dolandı bir süre. Tam o esnada Halil  kaşlarını kaldırıp sordu. “ Şilep miydi geçen?”

“Şilepler sessiz geçer,” dedim. Halil bir yemine inanırcasına bana baktı, cevabımı üstelemedi. Gözlerini koyu mavi denizin uzaklarına dikti. İkindi vaktinin gelişiyle gölgesini daha da koyulaştıran çardağa döndürürken bakışlarımı, “Sabahın ilk saatlerinde,” dedim, “vapurların sesleri daha koyu oluyor, bir de geceleri.” Çaydanlığa uzandım, çayımı doldurdum, çayın tadı enfes. Halil, “Anlıyorum,” dedi, boynunu büktü, bana baktı. Çardaktan ayırmadım bakışlarımı. Ayırmam.

“Gece vakti açığa çıktıklarında, hele bir de yüksüzseler, sinsi bir yılana benzetiyorum,” dedim.

“Kimi?”

“Şilepleri işte.”

Onun bardağındaki soğumuş çayı ona sormadan döktüm, yenisini doldurdum. Kendi çayı mı doldururken Halil babasını hatırladı. Ayvayı yedik, diye geçirdim içimden, susmayacak. Hatırladığını gözlerini bir noktaya sabitleyip hiçbir şey yapmayışından anladım. Hatta az sonra başparmağını tükürükleyip masanın kirlenen yerlerini silerken, o meşhur geceyi anlatacak bana. Anlatmasına engel olmak için son bir gayret, “Hani şu lise kitaplarında bir şiir vardı neydi adı?” dedim, Ne diyorsun dercesine bana baktı. “Sessiz Gemi mi neydi?” dedim. Cevap vermedi. Halil’ın tükürüklediği parmağı masada gıcırtılı sesler çıkardı. Boşalan bardağıma çay doldurdum. Onun bardağı olduğu gibi duruyor, hiç içmemiş.

“Sen olsaydın ne yapardın?” dedi.

Benden bir cevap bekledi, bana baktı, cevap vermedim.

“Genceciktim,” dedi. “Daha çocuktum.”

Bir şarkı mırıldandım. Sigara paketimin üzerinde duran paketini kaldırıp kendi sigaramdan bir tane yaktım. Küllüğe indirdiğim sigara onun az önce söndürdüğü sigarayı ucundan tutuşturunca tüm gayretimle yanan izmariti söndürmeye çalıştım. Bu esnada işaret parmağım, küllüğe dağılan kıvılcımlardan nasibini aldı.

“Kaçtım, döşemeye akan kanı görür görmez kaçtım.”

İşaret parmağımı birkaç kez salladım. Acısı diner diye ağzıma götürdüm.                  

“O günden sonra bir daha da babamı göremedim zaten.”

Yanan parmağım hala ağzımdayken içimden, neyi kovalıyorsun Halil kaç yıl sonra, diye geçirdim. Hem zaten “göremedin” değil görmek istemedin diye düzeltmek istedim, vazgeçtim. Çünkü içinde sessizce ağrıyan yeri dürtüyor, orada yıllarca nefret diye sakladığı her şeyi çıkarıp hepsinden bir affediş diliyor. Bu bir affediş değil ki, sürekli arayıp hiçbir merhemin kabuklaştıramadığı yarayı iyileşti sanması, bu bir yuva arayışı da değil, içinde son anda bulduğunu sandığı hiçliğin onu ensesinden yakalaması.

“Şimdi, yıllar sonra gözlerimi kapadığımda sadece o gece beliriyor zihnimde. Başka hiçbir şey yaşamamışız sanki. Artık dayanamayıp o konsolu kafasına indirmem, onun kanlar içinde yere yığılması ve benim korkup evimizin karşısındaki ağaca saklanmam. O ağacın üzerindeyken gözümü diktiğim perde. Sadece bunlar var.”

Haklı mı acaba, diye geçirdim içimden ama kuşkum kısa sürdü. Haklı olamaz çünkü hiçbir ovaya toy kuramayan bir hayatın ucuz bahanesi bu.

 “Perde kıpırdadı mı kıpırdamadı mı diye bekledim. Kıpırdamıyordu. Elime kanı bulaşmıştı, tedirgindim, korkuyordum, canım sıkılıyordu. Üzerine çıktığım ağacın dalını daha da sıkıp gözümü yetmişlik ampulün aydınlattığı salona dikmiştim.”

Durup Halil’i izledim bir süre. Ne anlattığı umurumda değil çünkü ben bu hikâyeyi defalarca dinledim. Hatta az sonra o gecenin en büyük metaforu sandığı kuşlu bölüme geçecek. Yüzündeki ifadelerden onu birazcık olsun haklı gösterecek bir belirti aradım, bulamadım. Ona öğretileni yaşıyor sadece.

“Sus, diyordum içimden sus uğursuz kuş. Susmuyordu. Biliyordum ağacı hafiften silkelesem uçup gidecekti ama kılımı bile kıpırdatmak istemiyordum. Sadece perde kıpırdasın istiyordum, perde kıpırdamıyordu.”

Halil perdeye bir gizem katmak istiyor ama perdenin gizemi yok. Çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde o perde kıpırdamış.  Halil’in babası o gece ölmedi,  geçen hafta öldü. Ölür ölmez de badem gözlü oldu adam, ne şanslıymış.

Derin bir nefes çekti. Allahtan annesi masadaki bıçağı kaldırmış da daha fena bir şey olmamış. Hiç oralı olmadım. Bahar havasından bir yudum çektim, boğazı ince ince örten Güneş’in yansısını seyrettim. “Bahar ne güzel mevsim,” dedim. Halil bana baktı, eliyle ben  ne diyorum bu ne diyor, manasına gelecek bir hareket yaptı, soğuyan çayına uzandı, bir yudum aldı, yüzünü ekşitti. Bir şilep düdüğünü öttürmeden geçip gitti. “Bak,” dedim, “gördün mü, nasıl sessiz geçti.” Dönüp bakmadı. “Uykun varsa uyu,” dedim, “yol yorgunusun. Cenazeydi, defindi çok yoruldun.” Dişlerinin arasından bir nıç sesi çıktı.

Bir süre ikimizde hiçbir şey konuşmadan birbirimizin nefesini dinledik. Ne zaman sonra bana “Sen olsan ne yapardın?” diye, tekrar sordu. Durdum bir süre, düşündüm. Bir dağ başı geldi aklıma, titreyen, yalvaran bir ses, yaşlı, derisi buruşmuş bir el, yüz, göz. “Ne olursun yapma.” diyor bana o ses. Boğazımı temizledim, ses tonumu ayarlayıp “ Bilmem ki.” dedim. Çay iyice soğumuştu. Soğuyan çayı bahane edip mutfağa gittim. Mutfakta çayın ısınmasını beklerken banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Balkona döndüm. Sakinim. Halil bıraktığım gibi. Bardağındaki çayı döküp yenisini doldurdum, çaya uzandı. Bir iki tanıdık dışında kimse yoktu mezarlığın başında,” dedi. Kendi çayı mı da doldurdum. Tıpkı annem gibi tuttum bardağı, şekerlikteki kesme şekerlerden bir tanesini ağzıma attım, gözlerimi denizin uzaklarına diktim. Halil’in derin iç çekişiyle bakışlarımı ona yönelttim, içim titredi ama direndim. Ona karşı yitirdiğim bütün iyi duygularım sakladığım yerde hala.

“Kırgınsın bana, biliyorum. Yıllardır hep nefretle andım, sen de haklısın,” dedi. İçimden geçirdiğim tüm düşünceler yatağına kavuşmuş nehir gibi ışıltıyla akmaya başladı. Bir şeyler söylemek istedim, vazgeçtim.

“Bir pişmanlık taşıyacağımı bilseydim,” dedi, dayanamadım lafa karıştım. “O zaman daha kötü olurdun,” dedim. Söyler söylemez kendime kızdım, içimden sana ne be, diye geçirdim, sana ne oluyor. Yalandan öksürdüm, sürahiye uzandım, boğazımı temizledim. Gözlerini masadan ayırıp bana yöneltti, başparmağıyla delirmişçesine çizdiği dairelere ara verdi. Gözlerindeki ışık gözbebeklerime değince bana daha önce hiç söylemediği bir şeyi söyleyeceğini anladım.

“Biliyor musun,” dedi, “mezarlığın başındayken sen geldin aklıma. Bana anlattığın o çocukluk planın geldi.”

Durduk yere yaramı deşmesi hoşuma gitmedi. Karşımda sızlanıp duran bu adamdan bu kadar ince planlanmış bir kötülük beklemiyordum doğrusu, şaşırdım. Bir sıcaklık yükseldi karnımdan yukarı, içim titredi, tanıyorum bu hissi, aynı his bu.

“Bana anlatmıştın ya, annemin çığlıklarını duyunca en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş bir planım vardı, diye, onu hatırladım. Hani baban yaşlanınca artık değneksiz, bastonsuz yürüyemeyince onu bir dağ başına çıkarıp…”

Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim, “Çocukluk işte,” diye araya girdim, “Hem kendimi çekip çıkardım o nefret kenefinden.”

Cevabımı duymazdan geldi, “Daha henüz vakit varken,” demeye çalıştı, susturdum. “De ki öldü de ki yaşıyor,” dedim. “Rahmetli Gülbahar Abla’nın hastalığı babanla alakalı değildi.” deyince masadan kalkıp bağırmak, canını acıtmak, suratına kocaman bir yumruk indirmek istedim ama vazgeçtim. Bir sürü kelime hücum etti zihnime, hepsinden vazgeçtim. Çünkü kendimi ne zaman azıcık haklı hissetsem hayat aynı hızla dersimi verdi. Yine öyle oldu. İçimde çağıldayıp duran nehir tık deyip kurudu.

Halil fazla ileriye gittiğini anlamış olacak ki paketini uzattı, uzattığını almadım. Elimdeki çay bardağını indirdim. Halil titreyen ellerimi gördü, omzuma dokundu. Bu kötücül hayatta bizi birbirimize iten şeyi anlamış olacak ki birkaç bozuk cümle kurdu, anlattıklarını beğenmeyip başa sardı, anladı mı acaba, diye içinden geçirip biraz geri çekildi, bana baktı. Bizi eş zamanlı ateşleyecek ortak bir hatıra aradı ama işe yaramadı. Elimin titremesi arttı. Çaydanlığa uzanınca korkup sandalyesini geriye itti. Çayımı doldurdum. Titremem ellerimden dizlerime yayıldı. Belli olmasın diye elimi cebime attım, annemin kolyesi buz gibi.

“Halil,” dedim…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek ilet..Semih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Arvanitis

29 Ağustos 2025

Çalışma Ortamında Yaşanan Tükenmişlik ..

Bireylerin zihinsel olarak aşırı yorgun olduğu durumlarda toplumsal planda yaşanan adaletsizlikler kişileri aşırı uçlara sürükleyebiliyor.26 Yaşındaki Ivy League mezunu Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ı öldürmek..

Devamı..

Sipariş Yazı

Mehveş Bingöllü

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024