Konjonktür kırılmalarının mührünü vurduğu bir dönemde Simone de Beauvoir’ın babası çocuklarına, “Siz yavrularım, evlenmeyeceksiniz, çalışmalısınız’ dediğinde sesinde bir burukluk vardı. Simone, başta babalarının onlar için üzüldüğünü düşünmüştü. Ancak daha sonra “ama bizim için üzülmüyordu; o yalnızca bizim bu meşakkatli geleceğimize dair kendi başarısızlığının onayını dile getirmişti” diye yazacaktı.
Beauvoir ilk gençliğinin yürek karartıcı koşullarında giderek inancını kaybediyordu. Genç kadın, içinde büyüdüğü, aurası etrafa geniz yakıcı dumanlar saçan zamanın ruhundan kendini kurtarmaya ant içmişti. İşte bu ivmeyle kaderini tarihin hayalî bekleme odasına havale etmemeyi seçti.
Özgür ruhu onu felsefeye çekedursun, anne ve babasını üzmemek için önce matematik ve ardından klasik filoloji okudu.
Sorbonne’da okurken Leibniz üzerine yazdığı tezle dikkatleri üzerine topladı.
Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın yolları Léon Brunschvicg’in Sorbonne’da düzenlediği bir etkinlikte kesişti.
Sartre, daha sonra, “Onunla ilk tanıştığımda iğrenç küçük bir şapka takıyor olmasına rağmen her zaman onun güzel olduğunu düşünmüştüm” diye yazacaktı.
Simone ise, Paul Nizan ve René Maheu ile oluşturdukları üçlü içinde Sartre’ı aralarında “en çirkin” ve “en berbat” olanı şeklinde tasvir etmişti.
Sartre, “İki yıllık bir birliktelik anlaşması yapalım” diye önerdi. Bunun üzerine Haziran 1929’un bir öğleden sonrasında, Louvre yakınlarındaki “Tuileries Bahçeleri”nde “gerekli olan aşklarını” mühürlediklerini ilan ettiler.
Simone daha sonra, “İlişkimizin yeniliğine kayıtsız şartsız adanmışlığımızı tescil etmek istemiştik” diye yazacaktı.
Onlar, bir çift olarak birlikte yaşamanın yeni ve daha özgür bir yolunu icat etmek istiyordu.
İki aşığı birleştiren anlaşma, onların adeta bir “kota aşk” yaşamalarına olanak tanıyordu.
Simone Marseille’ye lise öğretmeni olarak atandığında Sartre’dan ayrılma ihtimali onu korkutmuş, ancak yine de Sartre’ın evlenme teklifini geri çevirmişti.
Çünkü evliliğin, yükümlülükleri ve sosyal yükü iki katına çıkaracağını düşünüyordu.
Simone “Kabul etseydim evlilik sosyal çevreyle ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak kendimizle olan ilişkilerimizi de değiştirecekti” diye yazarken, bana sorarsanız, evliliğin, ilerde “libertin” tarzda sürmeyi tasarladığı sıra dışı yaşamına halel getireceği çekincesini gizlemeye çalışıyordu.
Kısacası Simone, çekirdek aile özlemi, kaybetme korkusu ve arzunun akışını kesmeyen hayat şekilleri arasındaki bitmez tükenmez ikilemlerin gerilim alanının içine sıkışıp kalmıştı.
Beauvoir ilerleyen zamanlarda Sartre’la tanıştırdığı ve hatta Sartre’ın ona tanıştırdığı bazı öğrencilerle ilişkiler kurmaya başladı.
Sartre’ın öğrencisi Jacques-Laurent Bost’a aşık olmuştu. Sartre ise Olga Kosakiewicz’e karşı karşılıksız bir tutku geliştirmişti.
Olga daha sonra Bost’la evlenecekti. Nihayet dört arkadaş, ikili, üçlü veya dörtlü çapraz ilişkiler kombinasyonlarından “küçük bir aile” oluşturmayı başarmışlardı.
Sartre’nin felsefe serüveni, fenomenolojinin düsturunu en uç noktalara taşımayı amaçlayan “şeylerin kendisine geri dönmek” üzerine bir tefekkürle başlamıştı.
Özneden kaçan bir dünya ve yaşam belirli bir yabancılaşma yaratadursun, Sartre’ın aradığı şey aslında “yaşanmışlıklara dair saf bir deneyim”di.
Sartre ve Simone ikilisi giderek ya düşünce özgürlüğünde ya da doğrudan duyusal zevkte aradıkları bir kayıtsızlık geliştirdiler. Bu kayıtsızlık onları ya kendi varoluşlarıyla savaş halinde olmaya ya da tamamen salt duyusal varoluşa teslim olmaya itmişti.
Sartre, Meskalin kullandığı zamanlarda, kendisini yengeçler ve ıstakozlar tarafından takip edilirken buluyordu. Beauvoir onun bu ‘kaçışlarından’ ve sanrılarından acı çekiyordu.
Üstelik iki yıllık anlaşmanın süresi dolmuştu ve Sartre’ı kaybetmek korkusu yeniden depreşmişti. Simone, kırık hayatını bir an önce tamir etmek isteyen birinin “oburluğuyla” Sartre’a karşı bir tür bağımlılık geliştirmişti.
Beauvoir bu korkunun etkisiyle kendini, toplum içinde ansızın gözyaşlarına boğulmak ve çığlık atmak şeklinde belli eden, dramatik şekilde sarsıldığı histerik nöbetler geçirmeye başladı. Bu nöbetler, hayatının tüm libertin karakterine rağmen, eski benliğinin hâlâ derinde kor gibi tütmeye devam ettiğini gösteriyordu.
Beauvoir 1936’da ilk romanı olan “Marcelle, Chantal et Lisa”1 üzerinde çalıştı ancak kitabını yayınlayacak bir yayıncı bulamadı.
Daha sonra öğrencilerinden biri olan Bianca Bienenfeld ile ilişki yaşamaya başladı. Sartre çok geçmeden bu “mahrem” hikâyeye dahil oldu. Artık yeni bir üçlü ortaya çıkmıştı.
Bianca, ilerleyen zamanlarda, onun deyimiyle, iki sevgilinin aşırı “liberteryen” tutum ve “sapıklıklarına” dayanamayıp bu ikiliden ayrılmaya karar verdi.
Bianca işgal altındaki Fransa’da bir Yahudi olarak artık yalnızdı ve giderek kamusal beğeni toplayan Sartre-Simone çifti tarafından dışlandığını hissediyordu.
Beauvoir daha sonra, reşit olmayan bir öğrencisinin annesinin şikayeti üzerine “küçükleri baştan çıkarmakla” suçlanarak çalıştığı okuldan uzaklaştırıldı. Bu olayın ardından bir daha asla öğretmen olarak çalışamadı.
Sartre’ın büyük eseri “Varlık ve Hiçlik”in2 yayımlandığı yıl olan 1943 büyük fikirlerin çiçeklenmeye başladığı bir yıl olarak öne çıktı.
Beauvoir aynı tarihlerde, “Kalmak için Geldi”3 adlı romanını yayımladı. Beauvoir hikayeyi, vicdan çatışmaları ve gerçek karşılıklılık olasılığı hakkındaki felsefi düşünceleriyle dokuyarak kotardı.
“Kalmak için Geldi” Simone de Beauvoir'ın en ünlü eserlerinden biri olarak kabul edildi. Kitap, Beauvoir’ın Sartre ve Olga Kosakiewicz ile yaşadığı aşk üçgeni deneyimlerinden ilham alınarak yazılmış üçlü ilişkinin kurgusal anlatımı niteliğinde bir roman olarak öne çıktı.
1944’te insanların neden “huzursuz” olma eğiliminde olduğu sorusunu inceleyen ilk felsefi kitabı “Pyrrhus et Cinéas”4 yayınlandı.
Kitapta insanlık, öznellikleri tarafından telafisi mümkün olmayan biçimde izole edilmiş, süreksiz bir özgür insanlar dizisi olarak tanımlandı.
Savaş sonrası dönem, büyük fikirlerin zamanıydı; işte bu hengame içinde Beauvoir varoluşçuluğa ve komünizme yöneldi. Daha sonra Sartre, Merleau-Ponty, Leiris, Aron ve diğerleriyle birlikte entelektüel tartışmaların merkezi haline gelen “Les Temps modernes” (“Modern Zamanlar”) dergisini kurdu.
Yurt dışı seyahatleri sırasında, Fidel Castro, Che Guevara, Mao Zedong gibi çok sayıda komünist liderle buluşma olanağı yakaladı.
“Le sang des autres”5 “Başkalarının Kanı”nda Alman işgali sırasındaki direniş ve işbirlikçilik arasındaki zor seçim ile bireycilik ve dayanışma arasındaki sürekli gerilimi ele aldı.
Romandaki iki ana karakter hem nitelikleri hem kusurlarıyla, fikirlerine, kayalara yapışan yosunlar gibi yapışmış, güçlü oldukları kadar kırılgan iki protagonist olarak betimlendi.

Kitap hikâyenin son sahnesiyle açılırken, bu karakterlerin muhteşem bir şekilde taşıdığı hikaye, içerdiği olay fırtınasına rağmen sessizce, sorunsuz bir şekilde gelişiyor; okur kendini ne kahramanlarını ne de nedenlerini bilmediği bir dramın tam ortasında buluyordu.
Kitap 1984 yılında Claude Chabrol tarafından sinemaya uyarlanacaktı:
“Bakışları önce alnıma, sonra gökyüzüne odaklandı, tüm vaatleri koparmak için ufku aradı daha sonra, bacakları ölçülü bir ivmeyle titrerken, dünya önünde âdeta uçsuz bucaksız bir av arazisi olarak uzanıyordu.
Görüntüler, kalbinden yine kendi kalbine akan bir kan gibi, uğulduyordu kafasında.
Göz kapaklarını araladığında, bir rüyadaki gibi, şeyler, görüntü ve görünümler apaçık ve hareketsizdiler ve artık ondan ayırt edilemiyordu. İşte dünya böyle, hacmini kaybedip, onun içine çöküyor ve yutuluyordu içsel kuyuları tarafından ve dahası; bu soluk titrek ışıktan başka bir şey olmayana dek küçülüp sönümleniyordu içinde.
Gelecek, anın hareketsizliğine doğru çekilirken, kendisiyle tam olarak örtüşen tek bir şimdiki zamana dönüşüyordu. Âdeta zaman, insan ve dünya, artık var olmayacak hâle geliyordu […]
Dans ederken, beni göğsüne bastırıyorsun ve şimdiden aramızda beni, senin ölümcül bir komayı andıran acına perçinleyen bir bağ örülüyor.
O gün, kendime rağmen, senin ölümünün kapısının eşiğinde tek başıma kalmak için, yine kendime rağmen girdim hayatına...” (Le sang des autres, 1983: 123-24)
Ertesi yıl, ölümsüzlüğü elde ederken yavaş yavaş sinizme düşen bir adamı konu alan “Bütün İnsanlar Ölümlüdür”6 adlı romanı yayımlandı.
Kitap, “Émile”de Jean-Jacques Rousseau'ya sorulan, “Eğer bu dünyada insana ölümsüzlük teklif edilseydi, bu üzücü hediyeyi kim kabul ederdi?” sorusuna yanıt mahiyetinde; bu teklifi kabul eden bir adamın hikayesini anlatıyor:
“İnsan seksen yaşına gelmişse, ölecek yaşa artık gelmiş demektir, diyordum. Öyle değilmiş. İnsan doğduğu için, yaşamış olduğu için veya yaşlandığı için ölmüyor; bir şeylerden ölüyor […]” (Tous les hommes sont mortels: 1983: 128)
Beauvoir “Une morte très douce”ta (“Nazik Bir Ölüm”)7 annesinin ölümünü, ötenazi ve yaşamı uzatan önlemler konusunu gündeme getirdi. Bu temayı daha önce “La Force de l'âge”8 adlı eserinde de ele almıştı.
Kitap anne ile kızın arasındaki yabancılaşmayı iyiden iyiye açığa çıkaradursun, bir ölümün betimlenmesinin çok ötesine geçiyor. Yapıt okura insani ilişkilerin bir belgesini sunarken, yazara da kendi yaşamıyla yüzleşme olanağı tanıyordu:
“Annem, yatalak, ölümsek haliyle, her anın paha biçilmez değerini kesinlerken, insana iyimserlik aşılıyordu; ama, sonunda bir işe yaramayan, yaşamaya dört elle sarılışı da, gündelik vasat yaşayışın güven verici perdesini boydan boya yırtıyordu. Bana kalırsa doğal ölüm diye bir şey yoktur: İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. Bütün insanlar ölümlüdür: Ama her insan için, ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.” (Une morte très douce: 1983: 184)
Beauvoir’a göre, varoluşun kendi kırılganlığına dair farkındalığı, hayata anlamını veren önemli bir dinamik olarak öne çıkıyor.
Simone de Beauvoir “Belirsizliğin Ahlakı İçin”9 adlı makalesinde, mutlak bir özgürlük felsefesi olarak varoluşçuluğun ahlaki bir doktrin öne sürmekten aciz olduğunu iddia eden eleştirmenlere yanıt vermeye çalıştı. Ona göre, özgürlüğün sadece ahlaki yaşamla değil, aynı zamanda mutluluk arayışıyla da bir özdeşliği bulunuyordu.
“Le Deuxième Sexe”10 (“İkinci Cins”)’in yayınlanması Simone de Beauvoir’ı feminizmin merkezi bir figürü haline getirdi.
Kitap felsefi fenomenoloji hareketinin ansiklopedik bir çalışması, magnum opus bir yapıt olarak öne çıktı.
Yapıt ilerleyen zamanlarda güçlü düşünsel tepki ve felsefi yankılar uyandırdı.
Kitabın yayınlanmasının ardından François Mauriac’ın, “Les Temps modernes” dergisinin bir çalışanına “Artık patronunuzun vajinası hakkında her şeyi biliyorum” dediği iddia edildi.
Vatikan ise gecikmeksizin eseri kara listeye aldı.
1954'te “Les Mandarins”11 adlı romanıyla Goncourt Ödülü'nü kazandı. Simone romanında Nelson Algren ile olan tutkulu ilişkisinden hayali karakterler üzerinden bahsederken, savaş sonrası dönemin toplumsal bir panoramasını da çiziyordu. Algren, Beauvoir ile Sartre arasındaki bağlantıya katlanamıyor ve Beauvoir ile ilişkisine son veriyordu.
Beauvoir, Henri Perron karakterini- Albert Camus’den esinlenerek- Sartre’ın başlangıçta işlediği bir kötülükle suçluyordu.
Camus daha sonra günlüğüne. “Sartre’ın hayatındaki şüpheli eylemler pervasızca bana atfedildi. Bunun dışında geriye kalan şey büyük bir çöp yığınıdır” diye yazacaktı.
1952 ile 1958 yılları arasında Beauvoir, yazar ve film yapımcısı Claude Lanzmann’la birlikte ortak bir yaşam sürmeye başladı.
Daha sonra, ayrıcalıklı sınıfların durumlarının farkına varmamalarını konu edinen, “Privilèges”12 başlıklı bir denemeler koleksiyonu yayınladı. Bu kitaptaki en tanınmış makale, “De Sade yakılmalı mı?” şeklinde kışkırtıcı bir başlık taşıyanıydı.
İlerleyen zamanlarda, “Mémoires d'une jeune fille rangée”13 (İyi Bir Evden Bir Kızın Anıları) adlı otobiyografisini yazmaya başladı. Kitapta, yerleşik önyargılarla dolu bir orta sınıf ortamında geçen gençliğini arka planda anlatadursun, ön planda, kadınların aşağılanmasının bir gelenek olduğu bir habitusta, kendi kaderini tayin eden bir hayat sürme kararlılığında olan cesur kadınlara ışık tutmaya çalıştı.
Eserleriyle giderek kamusal alanda daha çok görünmeye başlayan Beauvoir, Cezayir Savaşı’na ilişkin “vicdani ret hakkı” çağrısında bulunan ve savaş sırasında kadınların maruz kaldığı işkenceyi de kınayan “121’ler Manifestosu”na imza attı.
Toplumsal olayların ‘militan’ aktörü olarak ün salmasının ardından Fransız yeraltı örgütü OAS tarafından, evine iki kez saldırı düzenledi.
1971’de “Kürtaj hakları için “343’üncü Manifesto” adı verilen bir kampanya başlattı. Daha sonra, Gisèle Halimi ile birlikte, kürtajın yasallaştırılması için kampanya yürüten kadın hakları örgütü “Choisir”i kurdu.
Kadın hakları mücadelesinde önemli bir figür haline gelen Beauvoir, 1977’de “Questions féministes” dergisinin kurulmasına yardımcı oldu. Dergi, Christine Delphy ve Colette Guillaumin gibi materyalist feministlerin tartışmalarının önemli bir beşiği haline geldi.
Heteroseksüellik sorunu etrafında alevlenen bir tartışmanın ardından dergi üç yıl sonra dağıldı.
1981’de Beauvoir, ölümüne kadar yazı işleri ekibini yöneteceği “Nouvelles Questions féministes” dergisini kurdu.
Sartre 15 Nisan 1980’de öldü. Filozofun radikal ateizminden vazgeçtiği ve sözüm ona varoluşçuluğu inançla uzlaştırmaya çalıştığı iddia edilen bir röportajının yayınlanması, hararetli ve polemik dolu bir tartışmanın tetiklenmesini sağladı.
Beauvoir’a göre ise röportajı yapan Lévy, Sartre’ı manipüle etmek için onun zayıflığından yararlanmıştı.

Beauvoir, Sartre’ın son yıllarına dair ‘insafsız’ tıbbi ayrıntılarla halkı şok eden, “Veda Töreni”14 kitabıyla bu polemiklere yanıt vermeye çalıştı.
Kitabında, “Onun ölümü bizi ayırdı, benim ölümüm bizi yeniden birleştirmeyecek, biliyorum. Bu kaçınılmaz gerçekle yaşamak zorundayım ve ikimizin hayatlarının bu kadar uzun süredir karşılıklı anlayışla birbirine bağlı olmasından son derece memnunum” diye yazıyordu.
Simone de Beauvoir, 14 Nisan 1986’da Claude Lanzmann ve onun evlatlık kızı yanındayken hayata veda etti; yine de Sartre’ın baş ucuna, Montparnasse mezarlığına gömüldü.
Sonsöz
Beauvoir’ın yapıtının ayırt edici özelliği bir öğreti sunmaktan ziyade okuyucuya bir pusula sunmasıydı.
Beauvoir bir tür konfor alanına çekilme arzusunun aksine, alışılagelmiş cinsel kimlik kodlarına aykırı yaşam tarzıyla, konfor alanının dışına çıkma iradesi gösterdi.
Beauvoir’ın hayatı, gölgeleriyle birlikte sahte bir toplumsallıkta yaşayanlara bir çeşit isyan çağrısı niteliği taşıyordu.
Çünkü bir gölgeye sahip olmak, yanlış bir toplumsallık yaşamak; varoluşunuzun, toplumsal örf ve âdetlerin hükmü altında olduğu anlamına geliyordu.
Beauvoir, 1930-40’lar konjonktürünün her yönden yarattığı şoklara maruz kalmış bir yazardı. Yine de kendi geçmiş anlatısını dünyanın geri kalanına dayatan biri hiçbir zaman olmadı.
Eski tragedyada insanların mutlak olarak tabii oldukları bir yazgı vardı; modern tragedyada kaderin yerini politika aldı. 1940’lı yıllar, dünyanın parlak ışığının sönmekte olduğunu gösteren bir politika yapma şekliyle mühürlenmişti.
Ayların ayları kovaladığı otuz büyük döngü boyunca dünya, artık insan olmanın soyut çıplaklığında hiçbir mukaddes değer görmez hale gelmişti.
Beauvoir’ın yapıtı belli bir kendilik kültü geliştirmek önermesi üzerine kurulmuştu. Yapıtının modern epikliği tam da buradan geliyordu.
Marcuse’un dünyayla “erotik” bir ilişki kurmanın olasılığından söz ettiği, Walter Benjamin’in “aura” kavramını ileri sürdüğü yıllarda Beauvoir, içinde yaşayan ve yapıtının canlı pınarı olan arzuya ve ‘çelişkili’ varoluşsal özlemlere kendini açma duygusunun hakim olduğu bir yaşam şekli sürüyordu.
Beauvoir, koşullar nedeniyle, kendi siyasallaşmasına doğru sürüklenedursun, siyasallaşması giderek militan boyutlar kazanıyordu.
Beauvoir materyalist teorisi ile feminist aktivizminden ortak bir öz ya da ‘mantık’ damıttığını savlıyordu.
Onun militan aktiviteleri bir top güllesinin ateşlenmesine benziyordu; gülle namluyu bir kez terk etmeyegörsün, yoluna “otonom” olarak devam ediyordu.
Felsefenin öncelikle bir varoluş modeli olarak görüldüğü 40’lı yıllarda ‘felsefe büyücüleri’ için asıl sorun, felsefenin varoluşta somutlaşması; onun bir disiplin olarak değil de bir tür faaliyet, eylemsellik olarak anlaşılması meselesiydi.
Dünyanın karanlık bir yörüngeye kaydığı 1930’lar boyunca bireysel eylem özgürlüğü, bir yanda Nasyonal Sosyalizm, diğer yanda Stalinizm olmak üzere çifte bir siyasi tehdit altındaydı.
Siyasi konstellasyon tam olarak buydu; felsefi olanı ise, Aydınlanmanın klasik özne anlayışının çöktüğü bir dönemde, öznenin özerkliği ile liberal düşüncenin nasıl anlaşılması gerektiğine dairdi.
Beauvoir’ın zaman zaman kötücül kategorileştirmelere maruz kalmasının temel nedeni, baştan beri totaliter bir dinamiğin tuzağına düşmemiş olmasıydı.
1930’lu ve 40’lı yılların karanlığında düşüncelerini geliştiren Hannah Arendt, Simone de Beauvoir, Ayn Rand ve Simone Weil, dünyanın darmadağın olduğu on yıllar boyunca, Ludwig Wittgenstein, Walter Benjamin, Ernst Cassirer ve Martin Heidegger gibi, felsefenin varoluşa doğrudan müdahale edebilirliğini savunan bir “direniş odağı” oluşturdular.
Zamanın ruhunu yansıtan büyük soruların girdabına kapılan bu düşünürler için asıl sorun, kolektif olan ile bireysel olan arasındaki ilişkiydi.
Öznenin kendi varlığını şekillendirmesi sorunsalı etrafında felsefi tartışmaların hız kazandığı bir dönemde Beauvoir, felsefesinin “yaşayan bir gerçeklik” olduğunu söylüyordu.
Beauvoir’ın, Husserl, Heidegger ve Brunschvicg ile tebelleş olduktan sonra, dünyaya bakış açısının değiştiği görüldü; insanları, kelimenin tam anlamıyla, farklı algılamaya başlamıştı.
Simone bazı özel yetileri sayesinde sesini duyurmasını engelleyen direncin üstesinden gelip felsefi ve edebi bir ikon olarak ün salmayı başarmıştı.
“Kendimi bir özne olarak nasıl özgür bulduğum” sorusu Beauvoir tarafından, öznenin varoluşsal bir sorumluluğu bağlamında yanıtlandı.
Beauvoir’da sık sık gündeme gelen şey kimlik sorunu; daha doğrusu, kimliğin dışsal atıflarıyla baş etmenin zorluğuydu.
Beauvoir’da ifade özgürlüğüne, arzunun akışına, cinsiyet seçimine, kültürel kimlik sorununa dair özgürlük konseptinin regülatörü öznenin “öteki” ile ilişkisi olarak öne çıktı.
Beauvoir, “Dasein” olmanın ve kimlik oluşturan kolektiflerin parçası olmanın getirdiği dayatmaların bilincinde, bireyselliğini korumaya veya elde etmeye çalıştı.
Simone de Beauvoir, kadınlara bu hakkın tanınmadığı bir toplumda biseksüel bir kişi olarak arzularını formüle etmenin ne anlama geldiğini giderek daha iyi anlıyordu.
Dayatmacı toplumsallık onu, benim “Sokratik gerilim” diyebileceğim bir şeye maruz bırakıyordu. Bu, Ben ve Biz arasındaki gerilimdi.
Dolayısıyla onu harekete geçiren ilksel- çekirdek felsefî dürtü, toplumsal bir dürtüydü, çünkü bu dürtü, Ben ile diğer insanlar arasındaki ilişkiye dair olanıydı.
Ve 1930’lu yıllarda Simone de Beauvoir temel kaygısının, kendi arzularının yol göstericiliğinde, zevk odaklı bir yaşam deneyi gerçekleştirmek olduğunu söylerken, kanımca, anarko-hedonist tuzaklara düşüyordu.
Kısacası Beauvoir tüm dayatmacı sosyalliğe rağmen kendi yolunu yürüdü; özellikle Walter Benjamin gibi düşünürlerin siyasi koşulların baskısı altında parçalandığı düşünüldüğünde, kendi yolundan gitmek öyle basit bir şey değildi.
Beauvoir’ın özgürlüğün ne olduğuna dair felsefi bir fikri bulunuyordu: Heidegger’den etkilenen Beauvoir, baskının yüksek olduğu istisnai durumlarda kendini keşfetmeye yönelik bir özgürlük penceresinin açıldığını; yani koşullar ne kadar zorsa özgürlüğün de o kadar büyük olduğunu söylüyordu.
Hölderlin’e yaslanarak söylersek, tehlikenin olduğu yerde kurtarıcı ivme de artıyordu.
Bu muhteşem kadının yaşadığı koşullar, ölümle sonuçlanabilecek günlük varoluş baskısının zirve yaptığı; her insanın sabah uyanıp, “Yaşasın, hala hayattayım!” dediği zamanlara karşılık geliyordu.
Yine de, bu karanlık zamanlara itiraz niteliğinde, Simone de Beauvoir’da felsefi düzeyde yüce bir dünya sevgisi bulabilirdiniz.
Onca siyasi karanlığa ve son derece zorlu yaşam koşullarına rağmen Beauvoir’ın hala bir tür neşeyi, hatta zaman zaman düpedüz bir ‘hedonizmi’ koruduğu gözden kaçmıyor.
Beauvoir, dünyanın arzular öforisinden bir yer olduğu gerçeğinden sözüm ona pek etkilenmezken, yine de arzular ve sıra dışı deneyimlerle dolu bir evrenden söz edip durdu.
Kısacası onca karanlığa rağmen dünya, herkes için kötü bir yer olmaktan ziyade, herkesin farklı bir şekilde kendini bulabileceği, bir “kendilik kültünü gerçekleştirme topografyası” olarak algılandı.
Bana öyle geliyor ki, “yaşlı beyaz insanının” hüznünün ve dünyayı inkârının, felsefi motivasyona sahip bir dünya sevgisiyle ilginç bir ilişkisi bulunuyor.
Hong Kong’ta, Belarus’ta, ABD’de ya da ülkemizde olsun, özgürlüğün parlayan konstellasyonları günümüzde ne yazık ki eskisi kadar parlamıyor.
“Özgürlüğün parlayan konstellasyonları” için –Ayn Rand, Hannah Arendt ve Simone Weil gibi– Simone de Beauvoir’ı, sanırım, İkinci Dünya Savaşı’nın başındaki Paris’te deneyimlemek gerekiyor.
Simone de Beauvoir’ın günümüzün siyasi panoramasını da belirleyen konular üzerindeki düşünceleri, hayat nehrine geçmişten günümüze fırlatılan bir nevi şişede mesaja benziyor.
1 Simone de Beauvoir, “Marcelle, Chantal, Lisa ”, Rowohlt Tb. Frankfurt, 1981.
2 Jean-Paul Sartre, “Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik ontoloji üzerine bir deneme”, çev. Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları, 2009. (L'Être et le néant, Gallimard, 1943.)
3 Simone de Beauvoir, “Elle est venue rester”, Gallimard, 1943.
4 Simone de Beauvoir, “Pyrrhus et Cinéas”, Gallimard, 1944.
5 Simone de Beauvoir, “Le sang des autres” Gallimard, 1945.
6 Simone de Beauvoir, “Tous les hommes sont mortels”, Gallimard, 1946.
7 Simone de Beauvoir, “Une morte très douce, Gallimard, 1964.
8 Simone de Beauvoir, “La Force de l'âge” Gallimard, 1960.
9 Simone de Beauvoir, “Pour une morale de l'ambiguïté”, Gallimard, 1947.
10 Simone de Beauvoir, “Le Deuxième Sexe” Gallimard, 1949.
11 Simone de Beauvoir, “Les Mandarins” Gallimard, 1954.
12 Simone de Beauvoir, “Privilèges” Gallimard, 1955.
13 Simone de Beauvoir, “Mémoires d'une jeune fille rangée”, Gallimard, 1958.
14 Simone de Beauvoir, “La Cérémonie des adieux” Gallimard, 1981.

.jpg)




