Her kırsalda kalabalığın her metropolde de sayfiyenin olduğunu öğretti bize Orhan.
İnsanlara küsmüş doğayla makinelere özgü sesler birbirine karıştığında gayri ihtiyarı sarkık kulaklarını kısa parmaklı elleriyle kapatırdı. Tüm bu feveran “Bir zamanlar buralar neymiş” hayalinin görüntüsünü karartır, soğuk hapishane grisini andıran şehrin son hali insanın gözüne gözüne sokulurdu.
Yıldızlarını güneşliğinin ardına saklayan gün doğumunda dışarı çıkmayı oldum olası sevdi. Aslında batımını da severdi de kimseye belli etmezdi. Bu vakitlerde gök kubbeye kızılın türlüsü yayılırdı ve ruh körlerinin bu şöleni görmesi Orhan’a göre caiz değildi.
Önceki günün yorgunluğunu uykuyla, rüya aleminin yorgunluğunu da şifası bol serin duşla atma gibi bir alışkanlığı olmuş vaktiyle. Bu huyu eğitim için gittiği İngiltere’de edinmiş. Malum orada uyanmak için afitabın yayılmasını beklemek budalalık olur. Dışarısı ister zeytin yaprağı solgunluğunda ister hasat zamanının sarı sıcak tonunda olsun açık havada ruhunu, bedenini ve aklını tazelemeyi çoğunlukla becerirdi. Mevsim normallerinde terlemenin ve üşümenin metabolizmayı güçlendirdiğini yakın çevresine söylemekten hiç vazgeçmemişti.
Özellikle sonbaharda kalabalık şehrin sayfiyesinde dolaşmayı daha çok sevdi, çünkü ıhlamur rengine bulanmış mevsimde kayıklar usul usul salınırken, kediler yavrularını emzirir, kavurmaktan vazgeçmiş güneşte ağaçlar rengarenk yapraklarını uçuşturur, oltalar Marmara’nın koyu mavisine kandil gibi sallandırılır, insanlarsa en güzel bu mevsimde susardı.
Dünü geçmişinde bırakıp, yeni güne yeni bir şans olarak bakabildiği için günün efendisi olmayı hep becerdi. Kendi kendine ait olabilme gücünü benliğine işleyebilen, basit ve istikrarlı biri olarak tüm halleriyle barışabilenlerdendi. Tüm halleri dediysem ruh ve sinir hastalıklarını işaret etmiyorum. Renkli ve donuk, ödlek ve cesur, ergin ve çocuk, densiz ve bilge yanlarını bilme, eksiğini giderme, artılarını besleme olanağı verip; dengiyle değil kendiyle uğraşanlardandı.
Böbürlenici bir namla anılmak yerine “Soğan” derdi kendine. İnsan evladının da tıpkı soğan gibi katmanlı olduğunu bilir, her kabuğun altını merkezi sanıp “işte buldum kendimi” diyenlere tam da ana avrat küfretmeye niyetlenirken, ‘anların avratların ne suçu var ki’ deyip akşamdan kalma sinkafını yutuverirdi. Esaslı bir namdı aslında da çoğu bunu anlamamıştı. Ee! Ne soğan olmak kolay ne de soğan soymak!
Mutluluğun devamlı olmadığını bile bile o anki ruh halinin özgün ve devamlı olduğu duygusunu takaların homurtusuna benzetir, "Bu cılız dalga bi tek takanın acemi reisini sallar" derdi.
Doktorunun tansiyonuyla ilgili her salık verişinde; sağlıklı beslenmeyi bu sefer âdet haline getirmeyi düşlerdi. Artık sağlıklı beslenecekti, karşılık beklemeden eşini dostunu aramayı sürdürecek, spor yapacak ya da mutsuz sörfçüler derneğinin aktivisti olacaktı. Sayılabilecek günlerin ardından, "Neşeli günlerde alınan kararlar bozulacak kuralların tâ kendisidir" der aldığı bu tür kararlarla herkesten önce kendi dalga geçerdi. Onun için sadece erkenden uyanıp sokağa çıkmak karar değil, yaşamının esasıydı.
Ha bi de "Fukaralık gurur sever" deyip gönüllü fukaralığından vazgeçmeyi hiç istemedi. Cigarasından alabildiği son nefesine kadar göğü delmeye cüretli binaların arasında sıkışmış kır kahvesinin gediklisi olmayı sürdürürken, “İstanbul’un küskün gürültüsü en iyi buradan duyulur” derdi.






