Bütün dünyanın merkezinde oluşumuz, elbette eşsizliğimizin ve doğal olarak tüm gelişmiş ülkelerin saldırılarına maruz kalacağımızın kaçınılmaz sonu olacaktır.
İğneli maniler, tumturaklı laflar, çeşit çeşit deyimler veya herhangi bir filozofa ait olduğu iddia edilen büyük büyük sözler veya süslü dizeler. Bazen de cıvık duygusal gevezeliklerle dolu ve hedefi belli olmayan ortaya atılmış soyut taşlamalar. Hep ihanete uğramış, dost kazığı yemiş, hep yalana maruz kalmış ve bunlara rağmen hayatı boyunca duruşundan, doğru bildiğinden hiç şaşmamış insanlar topluluğu. Hepimizin kardeş olduğunu, hatta daha da ileri giderek doğada bile kardeşçe yaşamın mümkün olduğunu vurgulayan boş lügatlardan oluşmuş çeşitli güzellemeler.
Zaten bir yerde kardeşlik kavramının dillendirmeye ihtiyaç duyulmasının ardında, gizliden bir türdeşleştirme dayatmasıyla birlikte, kardeşlikten ziyade, sahte bir ilişkiler ağının kavram yoluyla örtbas edilmesi durumu yatmaktadır desek sanırım yanılmış olunmayacaktır. Sanki “Fetret” bu topraklarda değil de İskandinav ülkelerinde yaşandı. İşte tüm bu türden boş manzumeler yığıntıları sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte hemen hemen hepimizin sayfalarının bir yerlerinde mutlaka karşımıza çıkar oldu. Namus, şan, şeref, doğruluk, dürüstlük, yalansızlık ve samimiyet gibi kavramların hepsi de aynı kapıya çıkmasına rağmen, sürekli olarak bu tür ülvi kavramların ortaya serilmesi, her bir kavramın içinin boşaltılmasına veya uçup gidip anlamını yitirmesine neden olmaktadır.
Tıpkı Marx’ın “Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor” savındaki gibi. Kimsenin hayatında yalan yok, kimse işbirlikçi değil örneğin ve kimse çıkarları ve egoları için kimsenin arkasından türlü dolaplar çevirmemiş hiç hayatında ve nedense herkes hiç karşılık beklemeden hep iyilik yapmakla geçirmiş hayatını. Elbette bunların hiçbirinin realitede karşılığı olmadığı gibi, rasyonel olarak ta herhangi bir gerçekliğe denk gelmemekte. Bu tür paylaşımlar ve paylaşım ediminde bulunanlar bizlere yaşadığımız toplumun sosyopsikolojik yapısı hakkında önemli bir ipucu veriyor aslında. İnsanların arzuladıkları, sahip olmak istedikleri ve belki de gıpta ettikleri, fakat gerek özdenetim ve öz yetersizliğinden gelen kusurluluk ve gerekse kişisel yapısındaki tamir edilemeyecek hasarlardan dolayı, elde edemediği, eksikliğini duyduğu ve belki de ömrü boyunca yokluğunu duyacağı duyguların dil yoluyla tatmini veya yine yokluğun fark edilmemesi çabasının sosyal medyadaki yansımasıdır kısaca.
Diğer yandan burada kendini gizleyen diğer bir amaçta, kişinin işlemiş olduğu suçların veya kabahatlerin örtbası için sürekli o suça veya kabahatlere karşı mücadele ediyormuş gibi görüntü vererek, bir yerde kendini kamufle edilmesini çabalama utanmazlığıdır. Tıpkı en çevreci, en yeşilci, en emekçi gibi görünen tüm sahte enlerin tek amaçları yeşilden, çevreden veya emek gibi tüm dillendirdiklerinden fırsat ve kişisel fayda sağlama çabalarıdır. Hani bir yerde de geçer ya, “ En gedikli günahkârlar en fazla ağlayanlardır” veya Nietzsche’nin de dediği gibi;,“Bir insanın kendinden bahsetmesi kendini gizlemenin en iyi yoludur” sözü de aynı kapıya çıkan iki farklı yaklaşımdır.
Burada kendini ele veren başka bir acziyette, hesaplaşmanın, birinin yüzüne karşı söylemenin cesaretsizliği, korkaklığı ve en önemlisi de hesaplaşma olursa faturanın kendi hesabına yıkılacağından emin olunmasıdır. Biraz oryantalist bir bakış olacak belki ama, bu tür bir geleneğin sadece Ortadoğu’ya özgü spesifik bir karakteristik olduğunu söylemek, sanırım yanıltıcı olmayacaktır. Bunun en büyük kanıtı da devlet dilinin de sıklıkla aynı familyadan argümanlara başvurmasıdır. Uzunca bir masanın etrafında toplanmış büyük büyük devletler her sabah kahvelerini yudumlarken ülkemizi batırma planları yapmaktadırlar. Dış güçler ekonomimize sürekli saldırmakta, çektiğimiz trajik yoksulluğun tek nedeni, onların arkamızdan sürekli iş çevirmelerindendir. Hatta ülke içinde bile bunların işbirlikçileri olan vatan hainleri yurdun dört bir yanında ülkeyi batırma faaliyetlerine aralıksız devam etmektedirler.
Bütün dünyanın merkezinde oluşumuz, elbette eşsizliğimizin ve doğal olarak tüm gelişmiş ülkelerin saldırılarına maruz kalacağımızın kaçınılmaz sonu olacaktır. Hep soyut ve yine soyut; örneğin ekonomimize çökertmek isteyen dış güçler varsa doğal olarak bu ülkelerin birbiriyle ilişkilerinde herhangi bir rekabet ve herhangi politik bir soruna asla yer yoktur. Örneğin, Almanya, Fransa, İtalya, ABD veya herhangi bir batılı ülkelerin hiçbirinin bir diğeriyle ne ticari ne de siyasi rekabeti yoksa bunca vekalet savaşları neyin nesidir? Veya bu ülkelerin saldırı yöntemleri ve daha doğrusu nesnel olarak yaptıkları nelerdir? Tanımı oldukça muallak ve istenildiği her yere çekilme kabiliyetine sahip “vatan hainliği” kavramının yasal ve somut karşılığı nedir? Yoksa bu kavram, gücün halkın elinde ne var ne yoksa çaldığı ve çalanın kendi olduğunun fark edilmesini engellemede veya unutturmada kullandığı genetik terane midir?
Örneğin, vergisini ödemeyen, halkın malına çökmede türlü maharetleri bulunan, dalavere uzmanı, nitelikten yoksunluğu tescilli ve varsıllığının kaynağı üretimden ziyade, siyasi faydacılıktan ve yağmacılıktan kaynaklanan haksız sermayeden neden hiç “vatan haini” çıkmaz? Yine, bayrağımızı indirecekler, ezanı susturacaklar kimlerdir örneğin? Tıpkı sosyal medyadaki kişisel paylaşımlardaki yalan söyleyenlerin, dürüst olmayanların, arkadan hançerleyenlerin veya doğayı katledenlerin kimler olduğunun işaret edilmemesinde görülen sahtelikler burada da kendini göstermektedir. Algının soyut yoluyla olguyu alt etmesi durumu tüm halimiz. Bize düşen tek şey ise, algılardan oluşan kandırmacalara karşı uzun bir set oluşturmak ve her kişinin özgür gelişiminin, farkındalığının, bilincinin uyanık olduğu koşuluna bağlı olduğunu bilmek ayrıcalığı.
Bugün yaşadığımız en öncelikli sorun, yoksulluğun daha öncekilerden farklı olarak, birçok entegrasyon mekanizmaları tarafından idare edilmesinin yerini, sonu belirsiz, umutsuz ve kaygılarla dolu ağır bir sefil yaşama indirgenmesidir. Doğal olarak bir yerde aşırı yoksullaşma varsa bunun karşılığında da bu yoksulluğun müsebbibi olan aşırı zenginleşen taraf vardır. Yurttaş olmanın getirdiği tek sorumluluk, elimizden alınan, cebimizden çalınan tüm varlıklarımızı son kuruşuna kadar talep ederek geri almanın demokratik kanallarını açmak ve bunun için siyasete baskı yapacak tüm protest kabiliyetlerimizi kullanmak ve geleceğimizi ipotek alanlardan sonuna kadar hesap sormaktır. Elbette sosyal medya, çağımızın bizlere sunduğu eşsiz bir demokratik nimet ve siyasal iletişim için yine olağanüstü entegrasyon sahasıdır; fakat, bu siyasal iletişim aracının ucuz retoriklerle bir pazaryeri esnafının çığırtkanlığına indirgenerek, birilerinin mezat alanına dönüşmesinin topluma bir faydasının değil yüksek fatura bedelinin olduğu, sanırım bilincin uyanıklığı ve dingil olmama durumuyla mümkün olabilecek bir gerçeklik olsa gerek. Yazıyı bir felsefe ustası Stefan Zweig’in tamda yazının ruhuna anlam katacak bir sözüyle noktalamak istiyorum: “Nasıl yılanlar kayaların ve taşların arasına gizlenirse, en tehlikeli yılanlar da özellikle büyük, heyecanlı ve sözde kahramanca itirafların gölgesine sığınırlar.” Bilinç ve farkındalıkla kalın.






