Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ekim 2024

Edebiyat

Suç ve Ceza

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

1

0


Emily Fridlund’un Kurtların Tarihi adlı romanı Minnesota’da yaşayan on dört yaşındaki Madeline’in o yaşlarda yaşadığı travmatik iki olaydan yola çıkıyor, bu iki olayı birbirine harmanlayarak ilerliyor ve kahraman anlatıcının otuz yedi yaşından geri dönüşlerle aktarılıyor.

Adalet kavramı yok olunca, her şey nasıl çorap söküğü gibi daha beter bir hâl alıyor, sanırım Türkiye’de yaşayan insanlar olarak yeterince net görüyoruz. Son yıllarda üstümüze bir kabus gibi çöken kadın cinayetlerinin ardından geçtiğimiz aylarda geçirilen katliam yasasının nelere yol açacağını öngörmek çok da zor değildi. Bu yazıyı tam da Gebze’de kediler dahi katledildikten sonra yazıyorum ve bırakın hayvanlara karşı işlenen suçları, kadın cinayetlerinde bile özellikle pandemiden beri sürüp giden cezasızlığın toplumu buraya sürükleyeceği gün gibi açıktı.

İnsan kusurlu bir varlık ve ne olursa olsun eğitilmesi, birtakım normlar, kanunlarla, bir arada yaşayabilmesinin düzenlenmesi gerekiyor. Memleketimiz hiçbir zaman mükemmel değildi elbet ama adalet hiçbir zaman bu kadar da içi boş bir kavram olmamıştı sanki. Oysa adalet duygusu kendimizi bildiğimiz andan itibaren bize yardımcı olan bir duygu. Biricik olmadığımızı fark etmemiz belki de annemizin kardeşimize farklı davrandığını gördüğümüz an başlıyor. Ergenliğimizde en büyük savaşı adaletin olmadığını düşündüğümüz okulda veriyoruz. İsyan ediyoruz ve büyüyoruz. Yaşımız ilerledikçe anne babamızın bazen adil olmadığını bilmek kabullenebilir bir davranış gibi gelmeye başlıyor çünkü işin içinde duygu faktörü var ama okula isyanımızda haklıyız. Kurumların ve tabii en başta devletin en temel hükmü adil olması, vatandaşlarına eşit şartlar sunması ve gerektiğinde eşit ve adil bir biçimde yargılaması.

Zor bir büyüme hikâyesi

Hepimizin tartıştığı bu konuları daha derinlikli düşünmemi sağlayan bir roman okudum geçenlerde. Emily Fridlund’un Kurtların Tarihi adlı romanı Minnesota’da yaşayan on dört yaşındaki Madeline’in o yaşlarda yaşadığı travmatik iki olaydan yola çıkıyor, bu iki olayı birbirine harmanlayarak ilerliyor ve kahraman anlatıcının otuz yedi yaşından geri dönüşlerle aktarılıyor. Bir ilk roman olarak nasıl bu denli ustalıklı yazılabildiği ve Amerikan taşrasından çıkan bu genç yazarların o coğrafyayı böylesine mükemmel kullanarak nasıl evrensele yol alabildikleri ise yine kafamı çokça kurcalayan konular ama başka yazının konusu olsun.

Kurtların Tarihi genellikle bir büyüme hikâyesi olarak ele alınmış, “coming of age” denilen bu roman türü bildungsroman’ın bir parçası sayılsa da daha çok ergenlik dönemine odaklanıyor ve sürecin sonunda bütünüyle olgunlaşmış bir insan olmasıyla ilgilenmiyor diyebiliriz. Biz de romanın büyük bir kısmında Madeline’in annesinin bakıma muhtaç olması sebebiyle evine geri dönerken -kahramanın yolculuğunun bir parçası olarak- anımsadığı on dört ve on beş yaş aralığını okuyacağız.

emily fridlund kurtların tarihi

Madeline, Minnesota’nın ormanlarındaki bir kulübede, dağılıp gitmiş bir komünün parçası olan anne babasıya yaşıyor. İlişkileri oldukça kopuk, hatta annesiyle o kadar uzak ki biyolojik annesi olup olmadığını sorguladığı oluyor. Babasıyla paylaştığı balık temizleme, ormandan dal toplama gibi işler sayesinde onunla daha yakın ama yine de roman boyunca akıl almaz bir uzaklık ve yalnızlık hissi duyuyoruz. Otobüsü kaçırdığında saatlerce yürümek zorunda kaldığı bu ıssız yerde, bitmeyen kışlarda, oda diye kullandığı çatı arasında, kendisiyle hiç ilgilenmeyen annesi ve biraz ilgilenen babasının dışında sadece okul var. Madeline burada da zeki ve farklı bir kız olduğu için Amerikan filmlerinden alışkın olduğumuz biçimde zorbalık görüp dışlanıyor.

Yine Amerikan taşrasından alışık olduğumuz biçimde Madeline’in anlatımıyla, okulun Karen’ları yani amigo kızları var, kendilerinin ayrıcalıklı olduğunu düşünen bu kızlar, farklı olan herkesi dışlar ve genellikle okulun popüler beyzbolcularıyla beraber olurken, bir şekilde başka şehre üniversite okumaya giderse paçayı kurtarabiliyor, yoksa on sekizinde evlenip çocuk yapıp ailesinin bahçesinde bir kulübede yaşamaya ve kiliseye gitmeye başlıyor. Taşra çıkışsızlığı olarak bize epey benzer yaşamlar diyebiliriz. Okulda farklı iki kişi var, biri ana karakterimiz, erkeğe benzeyen, gösterişsiz Madeline, diğeri de Amerikan yerlisi, alkolik babasıyla yerlilere ait bir yerleşim bölgesinde karavanda yaşayan, güzel ve hoppa olduğu için diğerleri tarafından kabul gören Lily.

Düşünmek suç mudur?

Romanı benim adaletsizlik ekseninden ele almamı sağlayan iki olay var. İlki ansızın hayatını kaybeden tarih öğretmeni Mr. Adler’in yerine gelen yakışıklı, bronz tenli, genç Mr. Grierson’un Lily’e ve Madeline’e ayrı biçimlerde gösterdiği ilgi ve bunun sonuçları. Yeni tarih öğretmeninin güzel Lily’e farklı bir gözle baktığını ilk fark edenlerden biri elbette Madeline. Bir süre sonra hocası Mattie diye seslendiği bu zeki genç kızdan Tarih Maratonu’na katılmasını istiyor, Madeline de kabul ediyor ve aslında ülke tarihiyle ilgili bir konu yerine Kurtların Tarihi üzerine sunum yapıyor. Romanın adı da buradan geliyor ama açıkçası bence pek iyi bir seçim olmamış. Yarışma sonrası hocasından kendisini arabayla uzaktaki evine bırakmasını isteyen Madeline hayatında ilk kez cesaret edeceği bir şey yapıyor ve ineceği sırada uzanıp hocasının boynundan öpüyor. Mr. Grierson elbette tam da bir hocanın yapması gibi kendini geri çekip böyle bir şey olmamış gibi davranıyor ve olay kapanıyor.

Ta ki yaz tatili sonrası Mr. Grierson’ın pedofil olduğu gerekçesiyle okulan atılıp, bir öğrenciye kiraladığı Kaliforniya’daki evinde öğrencinin uyuşturucu suçuyla aranması sırasında bulunan yetişkin olmayanların müstehcen fotoğrafları sebebiyle tutuklandığını öğrenene katar. Bu sırada tüm kasaba Lily’yle hocanın ilişkisi dedikodusuyla ve Lily’nin istismar edildiğine dair daha sonra mahkemede vazgeçeceği ifadesiyle çalkalanmaya başlıyor. Bahsettiğim adaletsizlik duygusunun bir ucu burada tomurcuklanıyor. On dördündeki bir genç kızın yakışıklı ve ilgili öğretmenine ilgi duyması normal, peki öğretmeni madem pedofildi, niçin Madeline’i reddetmişti? Dünyanın en saçma sorusu olabilir, evet eme ergenlik döneminde yapayalnız bir kızın isyan ateşini yakabilecek bir adaletsizlik.

“Her şeyden öte kendimi aldatılmış hissediyordum. Mr. Grierson’ın içinde bir musibetlik sezmiş olduğumu ve onun da arabada ona yaptığımı görmezden gelerek olduğundan daha iyiymiş gibi numara yaparak bana fena halde yalan söylediğini hissediyordum.”

Lily’nin yalan söylediğinin mahkemede ortaya çıkmasına rağmen Mr. Grierson neredeyse rahatlamış bir halde suçlu olduğunu kabul edecek. “Kendi düşüncelerime katlanamıyorum. Bu düşüncelerle yüzleşmek istemiyorum. İçim rahatladı. O kıza dokunmadım ama dokunmayı düşündüm, düşündüm, düşündüm.” Uzun yıllar süren hapis cezasının ardından hocasının yerini tespit eden Madeline ona mektup yazarak iletişimini sürdürüyor. Fiziksel olarak suç işlememiş bu adamın fişlenip nerede yaşadığının tüm Amerikan halkının ulaşabileceği bir veritabanına dahil olması bizi yine adalet konusuna getirecek. Pedofili tartışılması çok zor bir konu, hastalık olmasına rağmen bunun rastgele pek çok kişi için söylenegeldiğini, eserlerinde geçen herhangi bir cümlenin yazarı bile pedofil diye nitelendirtebileceği bir çağdayız. Aradaki ayrımı tespit etmek kimin görevi ve ne kadar doğru yapılabilir bilmiyorum ama bu insanların bir yerden sonra insanlık dışı muamele gördüğü de bir hakikat.

“O kadar çok gözetleyen insan var ki. İnsanlar sürekli güncelleme yapıyor. İnsanlar, ‘Hüküm giymiş bir seks suçlusundan harita satın alsam olur mu?’ diye soruyor ve bu, ahlaki açıdan müphem bir soru gibi geliyor kulağa. ‘Onu burada istemediğimi, burada yarı fiyatına kartpostal satmasını istemediğimi söylemek anayasal hakkım değil mi?’ İnsanlar, ‘Bunu o boklu suratına söylemeye hakkım yok mu?’ diye yazıyor. İnsanlar, ‘Bu herif kendini ne zannediyor?’ diye yazıyor.”

Bilimsizlik öldürür

Şimdi gelelim Madeline’nin o yıl başına gelen ikinci olaya… İlkbahara doğru ıssız evlerinin karşısındaki yeni yapılmış bungalova taşınanları gözetlemeye başlayan Madeline baba, anne ve üstüne titredikleri küçük oğullarından oluşan bu aileyi merak etse de daha sonra unutuyor.  Bir gün yolda genç anne ve oğluyla tanışıyor ve böylelikle baba Leo’nun işe geri döndüğü zamanda onun çalışmalarını düzelten karısı Petra’ya yardımcı olabilmek ve cep harçlığı kazanabilmek için küçük Paul’a bebek bakıcılığı yapmaya başlıyor. Madeline’in Paul’le yavaş yavaş yakınlaşması, Paul’ün o tatlı hayal gücü, ormanlarda yaptıkları gezintiler, Petra’nın yemek hazırladığı akşamlarda birlikte geçirdikleri eğlenceli vakitler romanın en güzel bölümleri sayılabilir. Hiçbir yere ait olmadığını hisseden Madeline’in anne ve oğulla bulduğu huzur, ısınmayan bir kulübedense gerçek bir yuvada vakit geçirmesi, annenin çocuğuyla nasıl ilgilendiğini izlemesi ve kendisinin nasıl da bundan mahrum olduğunu zaman zaman sezdirmesi içimize işliyor ama daha ilk sayfadan öğrendiğimiz bir şey var. Emily Fridlund bize pat diye Paul’ün öleceğini söylemişti.

Petra, yakınlaştıkları iki aylık sürede Madeline’e kendisinden on bir yaş büyük Leo’nun üniversitede hocası olduğunu, okul bitince evlendiklerini, Leo’nun gökbilimci olduğunu, farklı bir Hıristiyan camaatine mensup olduğunu anlatıyor. Yine kitapta ara ara Paul’ün ölümü dolayısıyla Madeline’in mahkemede tanık olarak dinleneceğini ve belirtileri görüp görmediğinin sorulduğunu öğreneceğiz. Madeline on beşine yeni girmiş bir çocuk aslında, Paul’ün biraz zayıf, bazen bitkin olduğunun farkında ama doğal olarak annesinin bu denli ilgilendiği bir çocuğun hasta olabileceğini ya da ailede gariplik olduğunu düşünmüyor ki kendi ailesi de ziyadesiyle garip. Sadece bir kez çocuk parkında Paul bir kız çocuğunu düşürüp ona “Madde var… Her şey zihin.. Tanrı’nın olmadığı tek bir nokta bile yoktur” diye bağırmaya başladığında kızı korkuttuğu için kızıyor. Yine de söylediği garipliklere pek kulak asmıyor.

emily fridlund kurtların tarihi

Bu masalsı ve huzurlu ortam baba Leo’nun yaz başında eve gelmesiyle değişecek. Biz de mahkemenin bahsettiği belirtileri fark etmeye başlayacağız. Artık bebek bakıcısına ihtiyaçları olmadığını Petra’dan duyduğunda, Madeline eski yalnızlığına, o sıkıntıya dönmek zorunda olduğunu biliyor ve bir şekilde yeni bahanelerle yine çekirdek ailenin kapısına gidiyor. Leo’nun onu varlık-yokluk hakkında sorguya çekmesi, gelecekte ne olacağı gibi sıkıcı yetişkin konuşmaları yapmasının dışında Madeline’in fark ettiği gariplik kısa bir süre içinde Paul’ün hastalandığı. Leo’ya Paul’ün nesi olduğunu sorduğunda aldığı ters cevap ve bakışla bu konuyu açmaması gerektiğini anlıyor.

Madeline’in bugünden anlattıklarına bakınca anladığımız kadarıyla zaten bir ömür, mahkemeden önce ve sonra kendi kendisini yemiş. Romanın en önemli alt metinlerinden biri düşünmek ve harekete geçmek arasındaki fark. Madeline sevgiye aç bir çocuk olarak bu ailenin yanında daha uzun vakit geçirebilmek uğruna bazı şeyleri görmezden gelmeye razı olmuş, üstelik görmezden geldiklerinin ne denli ciddi olduğunu bilmeyecek kadar da küçükmüş.

Sona adım adım yaklaşırken hafta sonu için gemi görmeye Duluth’a gitmeye karar veren ailenin yanına Leo’nun isteğiyle ansızın katılan Madeline ve ilk kez otelde kalacak olmasının verdiği heyecan var. Hasta Paul, kocasından korktuğu çok belli ve onun yanında önceki aylarda Madeline’in tanıdığından bambaşka, kararsız, ürkek, suskun biri haline gelmiş Petra, sadece kendi sesi ve söyledikleri için yaşıyora benzeyen dünyanın en ciddi ve sıkıcı adamı Leo’yla geçirilen yirmi dört saatin sonunda Paul iyice hastalandığı için erkenden geri dönüyorlar. O gece Madeline’in Paul’ü son görüşü…

“Diyabetik ketoasidozu varmış, sonradan bana öyle söylendi. Sonradan pek çok şey söylendi bana. Paul’ün bundan önce herhalde haftalarca midesinin bulandığı ve altına kaçırdığı, beyninin son yirmi dört saatte şişmeye başladığı, kısmen kör olduğu, bilincini yitirdiği, komaya girdiği. Bu sonuncusu olurken, yazlık evdeki yatağında kimse onunla ilgilenilmeden bırakıldığı, Leo’nun onu hastaneye götürmek yerine, hayatta kalan için ihtiyaç duyduğu insülini ve sıvıları ona vermek yerine krep yaptığı ve Paul’e kitap okuduğu, Petra’nın evi toplayıp kedileri kum kutusunu boşalttığı, benim de Şeker Diyarı oyun tahtasında piyonları hareket ettirdiğim.”

Son gece evdeyken Leo’nun Paul’ü herkesten saklaması, krep yediğini, iyi olduğunu söylemesi bir yana, Madeline asıl olarak Petra’nın artık bayılacak kadar gergin olmasından anlam veremediği bir şeyler döndüğünü düşünüyor ve Paul için ağrı kesici almayı teklif ediyor. Petra bunu kocasından gizli kabul ediyor. Sonuçta küçük bir kızın aklına gelen çözüm sadece bu.

Sonunu bilsek de hangi saçmalıkla bunların yapıldığını yine Madeline’in anlatımından yavaş yavaş öğreneceğiz. Leo, Hıristiyan Bilimi mezhebinden. Bu mezhep hastalıkların yanlış inançlardan kaynaklandığına ve ilaçla değil, söz konusu yanlış inançların düzeltilmesi yoluyla tedavi edilmesi gerektiğine inanıyor. 1800’lerin sonunda kurulmuş.

Madeline başına gelenleri ve bu mezhebi hayatında nereye koyması gerektiğini mezhebe ait bir dükkân gördükten sonra daha iyi çözümlüyor. Vitrinde yazan “Bilim ve Sağlık” sözcüklerini ve posterde uysal bir biçimde gülümseyen Viktorya Çağı kadınını gören Madeline, tam olarak anlayabilmek için daha sonra bu mezhebin kilisesine gidip düşünceyle insanları iyileştirme vaazları dinleyecek. Şunu da eklemeliyim ki Emily Fridlund Kurtların Tarihi’ni iki bölüme ayırmış: Bilim ve Sağlık.

Romanın sonuna doğru başta hayatını kaybettiğini öğrendiğimiz küçük Paul Gardner’a dair her şeyi öğreniyoruz. Doğuştan gelen bir hastalığı var, üç yaşında yuva öğretmeni hastalığından şüphelenip Petra’yı çağırıyor, Petra bir kez Leo’dan saklayarak doktora gidiyor ama söylediklerini yapmıyor ve apar topar çocuğu okuldan alıp Minnesota’daki bu ıssız yere geliyorlar. Bir çocuk fanatik dinci ebeveyninin ellerinde ölüyor. Kimse bir şey bilmiyor, kimse bir şey görmüyor. Ne sosyal hizmetler var ortada, ne de koruyucu sağlık hizmeti kontrolü. Mahkemede on beş yaşındaki bebek bakıcısına hiç durmadan “Aklın neredeydi?” diye soran mahkeme heyeti dışında bir şey yok.

Boşa düşen adalet kavramı

“Peki düşündüğün şeyle nihayetinde yaptığın şey arasındaki fark nedir? Mektubumda Mr. Grierson’a sormam gereken buydu; Lily suçlamasını geri aldıktan sonra bile, resimlerin ve mahkemedeki itirafının sonucunda yedi yıl hapse mahkum edilen Mr.Grierson’a. Mahkumiyet kararını takip eden aylarda ifadelerini okudum. Cezasını önce Teksas, Seagoville’de, sonra Ohio, Elkton’da çekmişti. Kasıtsız cinayetle suçlanan Gardner’lar, üç haftanın ardından dini muafiyetle korundukları gerekçesiyle beraat etti.”

Yazıyı yazma sebebim, yukarıda alıntıladığım paragrafın son cümlesi. Yanlış yanlış söylediği sözcüklerin komikliği aklımızdan gitmeyen dört yaşında tatlı mı tatlı bir çocuğun ölümü, buna sebep olan radikal bir mezhebe mensup anne baba ve üç haftada salınmaları.

O zaman gelelim adalete. Hayatı boyunca tarih öğretmenine haksızlık yapıldığı duygusunu taşıyan Madeline aynı yıl iki büyük olaya şahit oluyor. Her ikisine de yaşı, duyguları, ait olma ihtiyacı sebebiyle dolaylı olarak dahil oluyor. Ortada yaptığı büyük ve keskin bir hata yok. Yine de hep ama hep geçmişinde bir şeyleri yanlış yapmış olduğu duygusuyla yaşıyor ve inatla bir yere, bir kişiye ait olmamaya çalışarak kaybolmaya çalışıyor.

Emily Fridlund bu büyüme hikâyesine iki büyük suçu dahil ederek bizi epey zorlu bir yere çekiyor. Bu suçlardan biri fiziken işlenmemiş de olsa pedofili, suçluları anmak bile neredeyse tabu. Yine de doğru olmayan bir şeyler var. Çocuklarının ölümüne sebep olmuş anne babanın kilise tarafından korunmasında yanlış bir şey var. Güvenmemiz gereken devletin bazı suçlara böylesine önyargılı bazı suçlaraysa böylesine cezasız yaklaşması, Madeline’in hayatı boyuncu oradan oraya savrulmasına sebep olarak içindeki adalet duygusunu yok ediyor.

Yazının başına dönersek ya bizim adalet duygumuz na halde? Sokaklarda her gün otuzdan fazla suça karışıp salınmış faillerin dolaşması, öldürülen kadınların, hayvanların öldükleriyle kalmalarına karşın, basit bir protestoya katılmış üniversiteli bir gencin yıllarca bunun cezasını çekmesine sebep olan bu hukuk sistemi bizi nasıl etkiliyor? Belki de artık hiçbir şey umrunda değil denilen Z kuşağını, otobüse binmeye korkar hâle gelmiş kadınları, hayattaki adaleti mafyanın sağlayacağını ummaya başlayıp onlara özenen delikanlıları konuşmak lazım.

Kurtların Tarihi çok iyi bir ilk roman. Üstelik pek çok yönden, uzun uzun tartışılabilecek bir roman. Seda Çıngay Mellor bence Madeline’in o uzak ama içten sesini tam kıvamında yakalayıp çevirmiş. Umarım değeri bilinir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Küçük ama Büyük YalanlarHep Kitap
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Didem Keremoğlu

6 Mayıs 2026

Sandım ki!

Nurten ile görümcesi Remziye çaya geldiler. Salona aldı annem. Kapalı duran panjurları da açtırdı. İtibar tavan. Direkt konuya daldı kumkumalar. Niyetleri ciddiymiş falan... "Halli vakitli adammış, kızım birer az şekerli kahve yap," dedi annem. "Sabah yaptığım cevizli kekten de koy teyzenl..

Devamı..

Kıştan Sonra Aşk Mümkün mü?

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024