Sudan Hayat
11 Mayıs 2019 Öykü

Sudan Hayat


Twitter'da Paylaş
0

İki adım attık ki yağmur başladı. Pardösümün yakasını kaldırırken ters ters baktım ona. Şu saat kulesi denen şeyin önüne anlaştığımız vakitte, yarım saat önce gelse bunlar olmayacaktı. Aysel, eski sevgilim, arabasını durdurup o kadar lafı, ağzından iğneler fırlatan fantastik bir yaratık gibi bana saplayıp gitmeyecekti mesela. Yanımda dikilen o velet pişmiş kelle gibi sırıtmayacaktı. Böyle ıslak ıslak koşturuyor olmayacaktık. 

Kendimizi en yakın otobüs durağına attık. Rüzgâr ağaçları sallarken uğultusu hışırtıya dönüşüyordu. İri yağmur damlaları vızır vızır gecenin ışıklarını sollarken arabalar su sıçratarak yollarına devam ediyordu. Saçlarımdaki suyu sertçe geri doğru süpürdüm. Merakla bakındım. Başkaları da vardı. Başını elleriyle, ceketleriyle, hatta poşetle korumaya almış koşturan, saçak altında sigara tüttüren... Ufak bir oh çektim. Yine ters ters baktım ona. O esmer, o şaşkın bakışları görünce de bilmem kaçıncı kez yumuşadım. Yumuşatıcı bir etki vardı bu suratta.

“Kolumdan tuttu içeri çekti,” dedi. “Kıramadım. Bir kahve içtim.”

Başımı sağa sola salladım. Kitabı teslim eder etmez buluşma yerimizde, geç kalsam da, bir saat, olmadı iki saat beni bekleyecekti oysa.

“Sen de hâlâ yeni bir telefon almadın,” diye devam etti. “Kusura bakma.”

Buruk bir dudak ve el hareketiyle üstümüzü başımızı işaret ettim. Otobüs o sırada geldi. Su birikintisinin üstünden atlayarak kendimizi içeri attık. Şoför ücreti ödememizi bekliyordu. Biz birbirimize bakıyorduk. Durağa asık suratlarla döndük.

“Senin yüzünden!” dedim. “Senin yüzünden!”

Başını omuzları arasına alıp kollarını iki yana açtı.

“Son paramı o kitaba harcadım.”

“Cüzdanımı evde unutmuşum.”

Hamit iyi adamdı. Onu üç yıl önce tayinim çıkıp da memuriyetimi sürdürmek üzere beni bu şehre getiren otobüste tanımıştım. Cam kenarında o oturuyordu. Turizm öğrencisiydi. Şehre ayak basar basmaz vedalaşmış, aylar sonra bir kafede tekrar karşılaşmıştık. Orada alevlenen muhabbet, benim çoğunluğa dandik gelecek sebeplerden işimden istifa edişim filan derken, kendimizi, yanımıza bir de hemşirelikten Mahmut katarak, iki ay kadar önce aynı evde bulmuştuk.  Ve yarım saatlik yürüyüş mesafesindeki evimize dönmek için yağmurun keyfini bekliyorduk işte.

“Ne kadar verdin o kitaba?” diye sordum.

“Yüz liranın biraz üstü.”

“Ne kadar üstü?”

“Yirmi, yirmi beş lira kadar üstü. Biliyorsun, sanat kitapları...”

“Ya sen, ayın ortasındayız, biliyorsun di mi? Aybaşına kadar parasızsın.”

Başını salladı.

“O kişi değer mi bu sıkıntıya?”

Gözleriyle evetledi.

“Ya söylediğin yalan...” dedim, araya girecek oldu. İzin vermedim. “Kız bir kitaptan bahsediyor, bir türlü alamadım, çok istiyorum diyor. Nasıl, ç ile k’yi birbirinden uzaklaştırabildiği kadar uzaklaştırıp, rum’u otobana çevirerek mi yaptı bunu? Hemen atlıyorsun. Bende var o var. Nah var. Sanata ilgisiz olduğun fark edilmiyor mu sanıyorsun oğlum?”

Dudaklarından sızan ses yağmura karıştı.

“Aşığım abi! Hem kalmamı istedi.”

“Nasıl?” diye sordum, “Evde tamir edilecek bir şeyler mi varmış?”

Yağmur şiddetini azaltmıştı. Elimi beline doladım, onu yola sürükledim. Mazgallar taşıyor, su dere gibi akıyordu.

“Mualla öyle bir kız değil,” diye karşı çıktı. İşaret parmağını kaldırıp soldan sağa salladı. “Kesinlikle... Evde fare varmış, bir haftadır filan. Çok korkuyormuş. Bu cumartesi gecesini beraber geçirsek dedi.”

“E, geçirseydiniz ya! Bakarsın memleketindeki nişanlısının da gece bir sürprizle onu ziyaret edeceği tutardı. Ya da neydi adı, hani şu okuldaki sevgilisinin... Kız parmağında oynatıyor alayınızı ulan! ”

Boynunu büktü. O sırada şuursuzca gelen arabanın sıçratacağı sudan korunmak için kendimi de onu da geri çektim.

“Ben kediden korkuyorum abi,” dedi.

“Kedi değil fare,” dedim o konuşmasını sürdürürken, “fare demedin mi?”

“Küçükken beni kedi kovaladı abi. Ondan olsa gerek... Kahvemi bile göt korkusuyla içerken döktüm de yenisini yaptı filan, o yüzden de geciktim biraz.”

“Fare dememiş miydin?”

“Fare ayrı abi. Tam üç kedi saydım evde. Bacaklarıma dolanıyorlar böyle, korku filmi gibi.”

Sustum. Şaşkınlığımı çabuk atlatmıştım. Ağzımın, önce Yarasa Adam’ın azılı düşmanı olacak o herifinkine dönüşmemesi, sonra da içimden bir kahkaha boşanmaması için kendimi kasıyordum. Yağmur dinmişti. Öyle de böyle de sırılsıklamdık. Eve doğru hızla yürüyorduk. Sarhoşun biri, karşı kaldırımda sallanarak lokantaya yönelirken, zihnimde buram buram enva-i çeşit yemek canlandı. Karnımın gurultusunu duydum. Evde yemek kalmış mıydı acaba? En azından yarım litre sütüm vardı. Fare olsa kesip yerim diye geçirdim içimden. Et yemeyen biri olarak bunu geçirdim içimden. Midem bulandı.

Bir süre devam eden suskunluğu o bozdu.

“Görüşmen nasıl geçti?”

“Hiç sorma. Berbat!”

Memuriyetimden istifamın ardından bir kafe-barda gitar çalıp şarkı söylemeye başlamıştım. Birkaç hafta iyi giden yeni iş hayatım bir gece serserinin önde gelenlerinden birine toslamıştı. İstek parçasını reddedişimin doğurduğu itiş kakış işimi kaybetmeme sebebiyet vermişti. Her yerde adamı vardı hırbonun. Nereye gitsem bir şekilde, o an veya kısa süre sonra karşıma çıkıyordu. En azından bu şehir merkezindeki eğlence mekânlarında bana iş olmadığını anlamıştım. Ev arkadaşlarımın bundan haberleri yoktu.

Birden Hamit’e döndüm. Elimle omzuna bir iki pıt pıt yaptım. Avuç içim ıslandı.

“Demek öyle, ha!” dedim. “Sırf kedilerden korktuğun için kalmadın aşkının yanında. Yoksa ben orda ağaç olmuşum... Ben bekliyormuşum, merak edermişim, hiç umurunda olmazdı di mi?”

“Abi, gelip haber verirdim” diyecek oldu. Kestirdim attım. “Git,” dedim, “siktir git karşı kaldırımda yürü, kedi korkağı! Şu halimize bak; evdeydik lan şimdi!” Sonra da kendimden utandım. Aysel haklı mıydı acaba? Yemek masasında sevgilisinin boşalan su bardağını doldurmayı düşünemeyecek kadar hödük biri miydim ben? Ne süper bir ayrılık sebebi! Hamit de böyle laflar söyledim diye elleri belinde karşıma dikilip, “Ay yapamiycaaaam, ayrılalım!” der miydi? Sadece biraz yalnız yürümek ve düşünmek istiyordum.  Hiç itiraz etmedi.

Üşümeye başlamıştım. Satıcının, “Kesinlikle su geçirmez abi, bak bak, sağlam!” nidalarıyla tabanlarını birbirine vurarak pazarladığı botlar alttan üstten su geçiriyordu. Ayaklarım dar bir akvaryuma sıkışmış dev birer balıktı sanki. Her çırpınışta vıcık vıcık sesler çıkaran, her çırpınışta ölüme biraz daha yaklaşan. Benim bu şehirdeki varlığım gibi. Düşünmek istiyordum. Sadece biraz düşünmek... Sadece kendimi ve geleceğimi... Olmuyordu. Düşünmeyi hangi ara unutmuştum. Kendimi zorladım. Başımı kaldırdım önce göğe sonra ileriye baktım. Metrelerce uzaktan bana doğru simsiyah bir köpek geliyordu. Tın tın, dili dışarda... Kalbim küt küt atmaya başladı. Sakinliğimi bozmamaya çalışarak Hamit’in yanındaki yerimi aldım. Boynu bükük yürüyordu. Kusura bakma dedim. Az sonra yağmur tekrar başladı. Zaten sırılsıklamdık. Karşı kaldırımdaki köpeğe baktım, o da sırılsıklamdı. Yol boyunca konuşmadık.

Eve döndüğümüzde vakit gece yarısını geçmişti. Ben anahtarlarımı ararken Hamit zile bastı. Mahmut’un keyfi yerindeydi. Sudan çıkmış halimizi görünce kahkaha attı. Bakışlarımı Hamit’e yöneltmiş, istemsizce sırıtıyordum. O ise donmuş halde ev arkadaşımızın kucağındakine bakıyordu. “Bakın,” diyordu Mahmut, “kedi aldım. Kardeşi de var bunun.” 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR