Mişima belirsiz, bulanık, kaypak birtakım tümcelerle olayları sezdirmeye çalışmıyor. Her şeyin adı neyse o adla bildiriyor. Kim, nerede, ne zaman, nasıl, ne yaptıysa onu söylüyor. Ayrıntıları da göz ardı etmiyor. Başıboş yığmıyor ama ayrıntıları. Olayın her ayrıntısı olayı kavramak için önemli değildir ki. Her ayrıntıyı ustalıkla değerlendiriyor. Çünkü olayın yüreğine götüren ayrıntıları seçme yetisi onda.
Kendi yüzünüzü görememekten siz de yakınır mısınız? Ne yazık ki insanın trajedisinden biri bu. İnsanın kendi yüzünü görememesi kadar korkunç bir şey yok. Öyle değil mi? Doğa insanı hem kendine, hem de kendi gözlerinin içine bakamama yeteneksizliği ile sakatlamış. İlk insan sadece akarsularda ve göllerde seyredebilirdi yüzünü. Kendini görmek için suya sarkmak zorundaydı. Ta ki ayna icat edilene dek. Aynayla beraber insanoğlu kendi yüzünü keşfetti. Ve daha sonra psikoloji bilimiyle kendi ruhunun derinliklerini keşfetti; bu bilim ona taktığı maskelerini tanıttı. Bir kez daha ürktü kendinden. Her keşif ona biraz daha kendinden söz etti. Bir kez daha ürperdi. Çünkü kendi ruhunun derinliklerini keşfettikçe ruhunun zehirlenişine tanık oldu. Hiç olmadığı ve olamayacağı o masum varlığa duyduğu sancılı özlem, varlığının özüne sızdı. Acı çeken bir varlık olmasının azabını içinde taşıdı. Ve kim bilir hangi içgüdünün etkisiyle, karşı konulmaz bir şekilde bambaşka bir düşünceye geçiverdi. Adeta sayıklar gibiydi; olmayı başaramadığı şeye karşı hissetmeye zorladı kendini. Ama bunun nasıl yapıldığını bilemez oldu. Kendine sorduğu sorular derinleştikçe kim olduğunu bilemez oldu. Kendini bulmak için ruhunun Kritof Kolomb’u olması gerektiğini anladı. Ruhunun manzaralarının peşine düştü. Kendisinin kendini sahiplenmesini bekledi. Ben kimim sorusunu kendine sorduğu anda kendi parçasını, belki de en önemli, en gerçek parçasını bilmediğini anladı. Sanki bir başka hayattan gelmiş gibi yabancı hissetti kendini. Her bakımdan yabancıydı hayata. Sanki hayatla onun arasında adeta bir cam vardı. İstedi ki, o cam hep tertemiz olsun ki, arada olmasından rahatsızlık duymaksızın gözleyebilsin hayatı. Ama cam hep olsun. Zaman geldi taktığı maskelerden arınmak istedi. Zorladı kendini. Bir bir çıkardı maskelerini.
Yukio Mişima’nın Bir Maskenin İtirafları, bizlere maskelerden söz ediyor. Bizim maskelerimizden değil, Yukio Mişima’nın kendi maskelerinden. Gelin hep birlikte Mişima’ya kulak verelim, bakalım neler diyor bize? "Kadınlara kur yapmaktan hoşlanıyorum, fakat cinsel birleşmeyi bir kadınla yapmak ilgi alanım dışında." Bu sözler Yukio Mishima'ya ait.
Dünya edebiyatı şaheserlerinden kabul edilen Bir Maskenin İtirafları adlı otobiyografik romanında kendi eşcinselliğini yazan, uluslararası haklı bir üne sahip Japon yazar Yukio Mishima bir samuray ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiş. Babaannesinin denetiminde bir kız çocuk gibi yetiştirilmiş, Tokyo İmparatorluk Üniversitesini bitirmiş, kısa bir süre maliye bakanlığında memurluk yapmış. 40 romana, 74 hikâyeye, 33 oyuna, bir seyahat kitabına, sayısız makale ve şiire, yönetip oynadığı sayısı bilinmeyen farklı uzunlukta filmlere imza atmış. Üç kez Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilmiş. Kendisi henüz hayattayken hemen hemen tüm önemli eserleri pek çok dile çevrilmiş, yazdığı modern kabuki ve no oyunları dünya kültür başkentlerinde sahneye konulmuş. Sinema, tiyatro ve hatta senfoni orkestrası yönetmiş, fotomodellik ve oyunculuk yapmış, kendi evi de dâhil olmak üzere çeşitli mimari tasarımlara imza atmış. İyi bir Uzakdoğu dövüş ustası ve kılıç kullanıcısı olmuş, kendi özel ordusunu kurmuş ve bu orduyla kışla basıp herkesin gözü önünde harakiri yaparak hayatına son vermiş. Üstüne üstlük kılıç arkadaşlarından biri samuray geleneklerine uyarak intiharının hemen ardından başını gövdesinden ayırmış. Kırk dört yıllık kısa yaşamına sığdırmadığı pek bir şey kalmamış sözün kısası.

Bir Maskenin İtirafları böylesi büyük çelişkiler içinde geçen, tepeden tırnağa yaratıcı bir yaşamın nasıl teşekkül ettiğini anlatması açısından çok ilgi çekici bir roman. Ölüm, şiddet, vahşet ve çarpık seks dürtüleri ile kanlı fanteziler içinde yalpalayan kitap kahramanının, sosyal baskılardan kendisini korumak amacıyla bir “maske” arkasına saklanmasını anlatır. Mişima’ya göre toplumun kendisi hastalıklıdır ve herkes sanki bir maskeli balodadır.
Roman, Mişima’nın doğduğu gün gördüğü o tuhaf ışığı anlatarak başlar. Ailenin ilk çocuğudur, bu nedenle babaannesinin eline geçer ve on iki yaşına kadar onun himayesinde büyür. Hizmetçi kızlar ile hastabakıcı kız dışında çevredeki çocuklarla oynaması yasaklanır. Evin içinde bez bebeklerle oynayarak, sokaktan ve diğer erkek çocuklardan uzakta... En ufak bir gürültü, büyükannesinin sinirlenmesine yol açtığından sesiz olması gerekir. O da bu kısıtlayıcı ortamda yalnız başına kitap okumak, inşaat kutusuyla oynamak, ya da hayal kurup resim yapmaya yönelir. Ne var ki kuzenlerini ziyarete gittiğinde iş değişir, o zaman ondan bir delikanlı, bir “erkek” gibi davranması istenir kapalı yollu. Yedi yaşındadır.
Hastalıklı bünyesini, onu ölüme yaklaştıran nöbetleri ve yaşamının temelini oluşturan bir takım görüntüleri anlatır yazar. Bütün bunların varoluşundaki etkisini insanın içine işleyen zarafetli bir derinlikle aktarır. Resimli bir hikâyede gördüğü öldürülmüş prens resmi, bir lağımcı ile biletçinin yaşamlarına dair hissettiği trajedi, evlerinin önünden geçen erlerin ter kokusu, Oscar Wilde’ın Balıkçı ile Denizkızı masalındaki genç balıkçıya ait ceset gibi görüntüler...
Bir gece uykunun derin karanlığında onu saran, ona göz kırpan ışıltılı bir kent görür. Bu kent garip bir sessizliğe gömülmüş olsa da parıltıyla ve esrarla dolup taşıyordur. Bu kentteki insanların yüzlerindeki esrarengiz izi olduğu gibi görür. Gece yarısı evlerine dönen, bu arada da, önceden aralarındaki kararlaştırılmış bir takım gizli işaretler verircesine gizil hareketler yapan yetişkinlerdir bunlar. Birbirlerini görmezden gelirler. Yüzlerinde büyük bir yorgunluk vardır. “…tıpkı dokunulunca parmak uçlarında gümüş toz lekeleri bırakan bayram maskeleri gibiydi bu yüzler…"(s.20)
Başka bir defasında gözlerinin önünde sahnede büyücülük sanatını gösteren Tenkatsu’yu seyrediyormuş gibi olur. Bu kadın sahnede küstah ve uçarı bir tavırla dolaşır, dolgun vücudu, “Apokalips’in Büyük Orospusu” immişçesine bir tülle örtülmüştür. Kollarında parıltılı, sahne taşlarla süslü bilezikler vardır, yüzünde Japon halk şarkıcısı kadınlar gibi kalın bir tabaka halinde sürülmüş beyaz pudra ayak parmaklarını bile kaplar. Üzerinde de allı pullu, işlemeli bir giysi vardır. Kadının esrarlı büyüsü ve kahramanca tavrı onu öyle etkiler ki, kahramanımız Tenkatsu olmak özleminden kurtulamaz. Ve nihayet bir gün annesinin odasına dalıp giysi dolabını açıp, kendini en göze çarpan renklerle kuşatır. Atkı olarak yağlıboyaya kan kırmızı güllerin çizilmiş olduğu bir kuşak seçip, bir Türk paşasının yaptığı gibi, kuşağı kalçalarına birkaç defa sarar. Çin krepinden bir de hotoz yapar başına. Aynanın önüne geçtiğinde heyecandan yanakları ateş gibi yanmaktadır. Eserini tamamlamak için kuşağına bir el aynası sokar, yüzünü hafifçe pudralar. Gözüne çarpan daha başka şeylerle kıyafetini tamamlar ve yüzüne haşmetli bir yüz takınıp hasta ve yatmakta olan büyükannesinin odasına bastıramadığı kahkahalarla sıçrayarak “Ben Tenkaysu’yım… Ben, ben Tenkatsuy’yum.” diye bağırır. O andaki çılgınlığı ve Tenkatsu olma arzu onun kendini görmesini sağlar. (“…yalnız kendi kendimi görüyordum.” s.22) Kısaca taktığı maske onu ele verir.
Bir an tesadüf eseri annesinin yüzüne bakar. Annesi şaşkındır, sandalyede aklını yitirmiş gibi oturuyordur. Bakışları buluşunca gözlerini oğlundan indirir. İşte o an kahramanımız bu davranışın onaylanmadığını anlar. Gözyaşları bakışlarını bulanıklaştırır. O duygusunu şöyle ifade eder: “O sırada anladığım ya da anlamış olduğumu sandığım şey neydi? Yıllar sonrasının motifi, “günahının ilk görüntüsü olarak pişmanlık” burada ilk izlerini mi bırakmıştı?” (s.22)
Hizmetçi kız onu yakaladığı gibi bir başka odaya sürükler. Kaşla göz arasında utanç verici giysisini üzerinden çekip çıkarır. Toplumda kabul görmesi için taktığı maskeden kurtulması gerekecektir. Kahramanımız ailesinin kendisinde görülen bu yapmacık davranışın aslında kendi gerçek yaradılışını savunmak için giriştiği bir oyun olduğunu anlar. Gerçek benliği olarak ailesinin gördüğü aslında bir yanılsama, bir aldatmaca, oynana maskeli bir balodan başka bir şey değildir. İlk kez o deneyimle belli belirsiz kendi gerçek benliğini kavramaya başlar.
Ergenlik yıllarında keşfettiği cinselliğinin kimselere benzemediğini kısa bir süre içinde anlar: Erkekleri arzuluyordur ve onu cinsel açıdan harekete geçiren tek şey kanlı savaş sahneleridir. Yaşamını maskeli bir baloya dönüştürecek olan keşiftir bu. Bu sapkınlık nereden geliyordur peki, koca bir yaşama damgasını vuran kan, ölüm, intihar isteği? Genleri mi yoksa ailesi ve içinde yaşadığı toplum muydu benliğini oluşturup onu var eden? Bunun net bir cevabını vermez Mişima. Ancak sadece onun zihni değildir ölümle, kanla, intihar düşüncesiyle dopdolu olan. Zira o sıralar yaşanmakta olan İkinci Dünya Savaşı Mişima’nın da pek çok toplumun da hayatını bir samuray kılıcı gibi ortadan ikiye ayırarak geçmektedir.
“Modern bilimle modern iş idaresinin gerektirdiği her şey, üstün zekâların isabetli ve rasyonel düşünce metotlarıyla birlikte sadece bir tek amaca yöneliyordu: Ölüm. Bu fabrikada ölüm pilotlarının bir kişilik uçakları yapılmaktaydı. Bütün bunlar, üyelerinin dehşet verici bir ayine inleyip bağırıp haykırarak katıldıkları bir gizli mezhebi akla getiriyordu.” (s.106)
Sağlığı nedeniyle orduya katılamasa da işte böyle bir fabrikada zorunlu olarak çalışarak geçirir savaş yıllarını; hava saldırılarıyla her gün bir başka bölgesi kan gölüne dönen Tokyo’da yaşamaya çalışır. Ve yaşanan her şeye son noktayı atom bombası koyacaktır.
Ölüm ve Mişima
Mişima’yı okurken tekdüzen bir davranışın, kalıplaşmış bir yaşama biçiminin var olamayacağını bir kez daha anlıyoruz. Her şeyden önce, değişik bir anlatımla çocukluk yaşantısını, ilk cinsel eğilimlerini, kendine kapanık iç dünyasını, dış etkilerin onu nasıl bir kişiliğe doğru yönelttiğini en ufak ayrıntılarına dek cesurca anlatıyor. Derin psikolojik çözümlemeleri ayrıntılı olaylarla ve örneklerle belirtiyor.
Mişima belirsiz, bulanık, kaypak birtakım tümcelerle olayları sezdirmeye çalışmıyor. Her şeyin adı neyse o adla bildiriyor. Kim, nerede, ne zaman, nasıl, ne yaptıysa onu söylüyor. Ayrıntıları da göz ardı etmiyor. Başıboş yığmıyor ama ayrıntıları. Olayın her ayrıntısı olayı kavramak için önemli değildir ki. Her ayrıntıyı ustalıkla değerlendiriyor. Çünkü olayın yüreğine götüren ayrıntıları seçme yetisi onda.
Yeniyetmeyken yazdığı yazılardan onu daha o yaşlarda insan psikolojisini inceleme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Bu eğilim gittikçe gelişecek Mişima’yı güçlü bir tekniğe ulaştıracaktır. Hiç zorlanmadan, sürükleyici ve okuru kendine bağlayan bir anlatımla “yalnız insan” olmasını ve bu “yalnızlığın” toplumdaki yerinin olmadığını kolaylıkla okuruna aktarabiliyor Mişima.
Kendini en yalnız duyduğu ergenlik çağının savaş yıllarına rastlaması onu toplumdan kopmaya itiyor. Sirenlerin ötmesi, ışıkların sönmesi, birkaç dakika içinde derhal sığınaklara girilmesi için verilen işaretler, geceleri yapılan hava akınları, zaman zaman göğü aydınlatan patlamalar… Bu felaket atmosfer içinde Tokyo üzerindeki hava savaşında hangi uçakların onlara, hangilerinin düşmana ait olduğunu ayırt etmek oldukça güçtür. Bununla beraber yakınındaki insanların, kıpkırmızı arka planda isabet alıp yanarak düşen bir uçağın gölgesini gördükçe, koro halinde ve heyecanla kükredikleri duyulur. En fazla bağıranlar genç işçilerdir. Ortalık aydınlanır aydınlanmaz, evine ulaşmak için yolunu yürüyerek geçmek zorundadır. Yarı yarıya yanmış yaya geçitlerinden, yarı kömürleşmiş, kısmen hala tütmekte olan demiryolu traverslerinin üzerinden ve rayların arasından yürür. Eve yaklaşınca, bazı evler dışında bütün semtin yandığını görür. Bu savaş anlatımları romanda kısıtlı kalsa da onda “ölümün kesin olarak getireceği büyük özgürlüğün özlemi”ni duyurmakla birlikte korkusunu da önleyemez. Barış uzaklarda, çok uzaklardadır. Savaşı cephe gerisindeki yıkıntılar ve ölümün yaşama bu denli yakın oluşundan duyulan boşluktur. Savaş onda kişisel korkulara yol açar.
Barışla birlikte, günlük yaşam, düzen ve huzuru getirse de, üniversiteye devam eden roman kahramanın içinde başka bir yaşama başlama isteğini uyandırmıştır. Ama özlediği bu yaşama kavuşmak şöyle dursun, kendini boşlukta bulur. İnsanlıkla ilgisiz biri olduğunu söyler kendi kendine. Çevresinde, kendine özgü cinsel tutkularını cevaplayacak bir olanak bulamayınca çökme başlar içinde. Cinsel yaşamının normalden uzaklaşıp eşcinselliğe dönüşmesi onu büsbütün yalnızlaştırır. Uzun pantolon giymesiyle birlikte, kapalı bir dünyadan dışarı çıkar çocuk. Çevresindeki olaylar daha etkileyici ve daha hızlıdır. Onu cinsel sapıklığa dek götürecek olan yolda attığı ilk adım kutsal bir resimdir. Guida Reni’nin Aziz Sebastian adlı tablosunun bir röprodüksiyonudur bu. Bu resimde güzel bir delikanlının ormanda bir ağaca çırılçıplak bağlanarak şehit edilişi betimlenir. Karşısındaki resim ilk cinsel duygularını ona duyurur. Bu resme bağlantılı olarak iriyarı ve adaleli bir vücudu olan arkadaşı Omi’ye olan tutkunluğunu da böylece anlamış oluruz.

Freud insanın yaşam çizgisini biyolojik aşamaların düzenli, kurallara uygun bir ard arda sıralanışı olarak görür. Ona göre her biyolojik aşama bir öncekini içinde gizler, onun yerine geçer ve onu ortadan kaldırır. Bu gelişmeler şeması belirli bir tarihsel anın önemini dile getirir, bireyin yaşantısında yalnız neler olduğu değil, bu olup biten şeylerin zamanı da önem kazanır. Aile ortamında babaanne ve baba baskısı, dış ortamda savaş tehlikesiyle kuşatılmış Mişima bunalımla karşı karşıyadır. Cinsel baskının meydana getirdiği bunalım da eklenince Mişima’nın hayat hikâyesi bunalımın hikâyesi olur.
Katlandığımız, tahammül ettiğimiz her durumda biz kendi merkezimizden uzaklaşırız. Kendimiz olmaktan çıkarız. Başkalarını memnun etmek, onay almak, sevilmek veya korktuğumuz için katlandığımız her durum bizi kendi özümüzden uzaklaştırır. Özü, sözü ve yaptığı bir olan insanlara bir bakın. Bunlar Mişima’nın özlemini duyduğu “maskesiz insanlardır.” Hissettikleri, söyledikleri ve yaptıkları birdir bu insanların. Özleriyle, sözleriyle ve yaptıklarıyla dengede ve kendi merkezlerinde yaşıyor olmanın iç huzurundadırlar. Bu kişilerin öz saygıları ve öz değerleri çok yüksektir. Etraflarına huzur yansıtırlar.
Mişima Bir Maskenin İtirafları'nda kendi iç dünyasının saklı gizlerini bulmaya çalışıyor. Cesaretle kendi “maske”sini üzerinden atıyor. Ağır ağır, özenle, sabırla, kendi ruhunun keşfedilmemiş ülkesine giden yolu bizlere açıyor. Düşüncelerini, duygularını, başına gelenlerin ve verdiği kararların kendini nasıl “kendi” yaptığını anlatıyor. Oyun oynamadan, bir yalanın ardında gizlenmeden. Bunalımın dayanılmazlığına ve hatta insanın kendi kendini aldatmasının daha da dayanılmaz sapkınlığına karşı belki de en etkili romanı edebiyat dünyasına armağan ediyor. Siz de Mişima gibi “maske”lerinizi atmaya hazır mısınız?
Kaynakça
Ayşe Akdeniz – "Çok Farklı bir Samuray" – http:/www.radikal.com.tr
Celal Üster – Bir ‘Son Yapıt’ Olarak İntihar – Cumhuriyet Kitap, 13 Mayıs 2010
Hande Öğüt – Mişima’nın En Büyük Hayali – Radikal Kitap, 27 Nisan 2010






