“Göstermiyorlar işte. Kaç kere söyledim dinlemedin, boşuna geldik bunca yolu.”
Özge, otoparka doğru yürürken hâlâ söyleniyor. Selma üç dört adım gerisinde. Çakıl taşları, ağrıyan dizleri yürüyüşünü zorlaştırıyor. Çam ağacının altındaki bankı gördü.
“Şuraya oturalım biraz soluklanayım, halim kalmadı.”
Özge duymazlıktan geldi, bir iki adım daha attı.
“Sana diyorum kızım, dursana Özge.”
Özge isteksizce geriye döndü, Selma’nın yanına oturdu. Çam ağacının kuytu gölgesinde ikisinin de ağzını bıçak açmıyor. Selma çakıl taşlarının arasında hızlı hızlı hareket eden karıncalara bakıyor. Özge’nin başı yukarıda, bakışları bulutlu gökyüzünde. Sessizliği ilk bozan başını yerden kaldıran Selma oldu.
“Ne yapacağız? Amcanlara haber vermedik.”
Özge, başını indirmeden cevap verdi.
“Önce eve gidelim de, Akın arabayı bekliyor”
Selma beyaz saçlarını eliyle geriye doğru attı. Eli hâlâ başında.
“Ne yapacağım ben şimdi,” diyen cılız sesi ağlamaklı, Dönse ya şu kız, elini tutsa, sarılsa, üzülme anne, babam iyileşecek dese ya. Demez ama. Aynı halası. Dik, nobran.
Özge annesine sokuldu, kolunu tuttu.
“Hadi kalkalım, yolda konuşuruz,” dedi, Sesindeki sertlik incecik kırılmıştı.
Selma’nın o ince kırığı bekleyen gözyaşları önce elmacık kemiklerini, sonra çenesini ıslattı.
“Kemerini tak anne.”
Özge, motoru çalıştırdı, vitesi geri aldı. Selma kemerini taktı. Araba otoparktan çıkarken geride bıraktıkları binaya bakıyordu. İçini çekti.
“Nurettin hangi kattadır acaba? ”
Özge suskun, cevap vermedi. Ana yola çıkmak için sinyal verdi.
“Emine hanımı bulsaydık keşke, belki o bir yolunu bulur gösterirdi babanı. “
“Anne sorduk ya, nöbetten çıkmış kadın, evine gitmiş. Neden anlamıyorsun, yoğun bakımda babam. Yasak. Emine hanım ne yapacak.”
“On yedi gün oldu kızım. On yedi gün. Sen bir de bana sor, o orada yattıkça…”
“Gitmeyecekti berbere, kaç defa dedim çıkmayın dışarıya diye. Akın ne istesiniz getirir, dedim. Dua et sana bulaşmadı, Allah korusun bize, çocuklara…”
“Ne bileyim yavrum, hemen aşağıya iniverdi. Böyle olacağını bilsem yollar mıydım?”
“Dinlemiyorsunuz ki beni. Ne zaman dinlediniz. Özge konuşur durur, konuştuğuyla kalır.”
Selma konuşmanın varacağı yeri tahmin etti.
“Adaklar adadım. Bir çıksa Nurettin oradan.”
“Ne dediler, duymadın mı? Vücut ilaçlara yanıt vermiyormuş.”
Selma dudağını ısırdı, endişe yüzündeki kırışıklıkları iyice belirginleştirdi. Korku göz çukurlarından halka halka kaşlarına oradan alnına yayıldı.
“Allahtan umut kesilmez. “dedi. Dudakları mırıl mırıl kıpırdandı.
Özge gözünü yoldan ayırmadan, çaresizlikten çok kesinliği vurgulayan bir tonlamayla “Organ yetmezliği başlamış anne,” dedi
Selma, yumruk yaptığı eliyle şakağına vurmaya başladı. Emniyet kemerinin sardığı gövdesi sağa sola sallanıyor. Ah, diyen sesi arabayı dolduruyor.
Özge ayağını gazdan çekti, araba yavaşladı.
“Yapma böyle, tansiyonun çıkacak.”
“Eve götür beni, eve götür kızım, “dedi. Selma, metanetini toplamaya çalışan bir sesle.
“Evde ne yapacaksın tek başına, bize gidiyoruz. Yat, dinlen, perişan ettin kendini.”
“Evimde kalacağım ben, ”dedi Selma kararlı bir ifadeyle. “Sildik, süpürdük, havalandırdık. Kaç gün oldu, yeter.”
Özge gaz pedalına sertçe yüklendi.
“Mete gelir diye gitmek istiyorsun değil mi? Ben anlamıyorum sanki. Ben aptalım tabii. Nurettin Bey’in aptal kızı Özge, hiçbir şeyden anlamaz, aklı yetmez. Hani Mete, biricik oğlu nerede? Kaç defa geldi kırk kilometrelik yoldan. Bir. Bir kere geldi ya.”
Özge’nin boyun damarları şişti, esmer yüzü iyice karardı.
“Yavrum, dükkânı bırakamıyor ne yapsın,” dedi Selma. Sesi içine kaçtı.
“Neden bırakamıyor ki, iflas etse ne olacak. Babası bir dükkân daha açar. Nurettin Bey’de para çok.” Direksiyonu tutan parmakları, dişleri sımsıkı. Araba hızlandı.
Selma koltuğa yaslandı, gözlerini kapadı sımsıkı.
Özge derin bir nefes aldı, parmaklarını gevşetti. Dişlerinin arasından tısladı.
“Kapatma gözünü anne. Babamın her yaptığına göz yumdun bunca yıldır. Bak o kapadı gözlerini, sen aç artık.”
Ne olur, dedi Selma, içinden. Sus, Özge sus, Yalvarırım sus. Baban o halde yatarken. Gözleri hâlâ kapalı.
Özge susmayacaktı.
“Ben biliyorum başımıza geleceği, has oğlu gelir, kalır iki gün, yedisi çıkmadan başlar, tarlaları satalım yola gidecek demeye. Zeytinleri ben toplatırım bu sene, handaki kiracılarla sen uğraşamazsın… Adım gibi biliyorum,” diye söyleniyordu.
Selma sadece “yedisi” kelimesini duydu. Nurettin’in yedisi. Sonra kırkı, elli ikisi. Nasıl dayanacak yokluğuna, Hep o vardı, kendini bildi bileli. Nasıl yaşanır onsuz bilmiyor. Nurettin ölecek mi.
Gözlerini açtı. Özge’ye baktı, Anne kız birbirlerinden ne zaman uzaklaşmışlardı. Akın’la evlendikten sonra mı. Üniversiteye gittiği sene mi. Hatırlayamadı. Çevre yolunun bitimindeki kavşakta araba yavaşladı.
“Akın’ı ararım eve gidince, gelsin arabayı sizden alsın.”
“Sizden…” dedi Selma, ağlamaya başladı.
Özge eve girer girmez banyoya koştu. Çamaşır suyu kokusu her yere sinmiş. Ellerini sabunladı. Lavabonun üzerindeki rafta babasının tıraş fırçası. Fırçanın kılları kurumuş, birbirine yapışmış. Bir daha kullanamayacak bu fırçayı, diye düşündü köpükleri durularken.
Selma yatak odasından seslendi.
“Son astığımız sepet kurumuştur, toplayıverelim.”
Mutfağa gitti, çay suyu koydu. Akın’ı aradı.
Selma üzerine geniş penye bir elbise giymiş, ıslak kolları dirseklerine kadar sıvalı, salondaki koltuğa oturdu.
“Çay mı yapıyorsun? Bisküvi de vardır bak oralara. Nurettin paket paket almıştı. Hiçbir şeyi eksik etmezdi, eli kolu dolu…” daha sözünü bitirmeden Özge hışımla salonun kapısına geldi.
“Kimden etmezdi anne? Mete’sinden. Aylarca ayrı kaldım ben kocamla onun yüzünden. Borç istedik ya borç. Ödeyecektik geri. Cevap bile vermeye tenezzül etmedi senin kocan.”
Selma oturduğu koltukta kalakalmış, Özge’ye bakıyordu.
“Sırası mı şimdi,” diyebildi.
“Tam da sırası. Ben artık susmayacağım. Yeter. Mete’ye ne yapıldıysa bugüne kadar, ben de istiyorum. Hakkımı istiyorum anne. Karar senin.”
Selma eliyle ağzını kapadı. Gözleri halının saçaklarında, halı koltuğu yuttu, koltuk Selma’yı.
Özge mutfağa geri döndü, kaynamış suyu demliğe boşalttı. Telefonunu aldı, salon kapısının önünden geçerken başı dimdik. Duvarların Selma’nın oturduğu koltuğu yuttuğunu görmedi.
Arka odanın balkon kapısını açtı. Teldeki çamaşırları topladı. Yatağın ayakucuna oturdu. Mete’nin yatağı, diye söylendi havluyu katlarken. Çarşafı kat yerlerinden düzledi. Bir havlu daha. İki yastık kılıfı. Pijama altı, kareli bir gömlek sepetin dibinde kaldı. Siyah çorapları eline aldı. Üşüyor mudur orada. Çırılçıplak yatırmışlardır. Her yanında kablolar. Kimsesiz, tek başına.
Kucağında çoraplar, başını kaldırdı, duvardaki çerçeveye dikti gözlerini.
Mete’nin beyaz pelerini balkon kapısından esen rüzgârla dalgalandı. Asasının topuzu parıl parıl parladı. Nurettin Bey oğluna gururla sarıldı, kocaman gülümsedi objektife. Selma mavi tuvaletinin eteklerini toplaya toplaya yürüdü, baba oğulun yanına yanaştı, fotoğrafçı deklanşöre basmadan hemen önce kareye girmeyi başardı. Dört beş adım gerilerinde düğün salonunun başköşesine kurulan yatağın ucunda oturmuş, hediye paketlerinden oluşan yığına bakıyor o sırada Özge. Fotoğraf karesine uzaktan belli belirsiz girmiş bir kız çocuğu, adı gibi yabancı.
Telefonun sesiyle irkildi. Ekranda bilmediği bir numara. Açtı, dinledi.
“Evet, ben kızıyım… Tamam, sağ olun.”
Yatağa uzandı, bacaklarını karnına doğru çekti. Gözlerini kapadı.






