“Yazma eyleminin kendisi aslında bir direniş, bir meydan okuma olsa da yazarlar, vicdanlarının, akıllarının ve bazen de bilinç altında kalanların, onlara yazmalarını söylediği şeyleri yazmada özgür hissedebiliyorlarsa hem kendileri hem okurları hem de içinde yaşadıkları toplum için çok önemli bir aşamayı geçmişlerdir, diye düşünüyorum.”
Suzan Bilgen Özgün ile Ekim 2021'de Vacilando Kitap’tan çıkan üçüncü öykü kitabı Maviydi Beklenen ve öykü üzerine söyleştik.
Dilek Üstündağ: Maviydi Beklenen, sade bir dil ve içimizden biri dediğim karakterler ile karşıladı beni. Oluşturduğunuz karakterler, kurduğunuz dil ve öykü atmosferi, öykülerinizin yalınlığına bir bütünlük içinde katkı sunuyor. Bu tercihinizin arkasındaki nedenler nelerdir?
Suzan Bilgen Özgün: Şiirsel veya daha çetrefilli bir anlatımı başarıyla kullanan yazarların metinlerini okur olarak severim ama yazarken yalınlık benim tercih ettiğim bir üslup. Bu şekilde okura hissettirmek istediklerimi daha inandırıcı ve doğal bir şekilde yansıtabildiğimi düşünüyorum. Sizin değindiğiniz gibi öykünün diğer unsurları da bu duruma katkı sağlıyorsa, ne mutlu bana.
Aslında öykücü ve romancılar genelde birkaç dil ile çalışmaktadır. İlki yazarın kendi dili, üslubu, algısal donanımları, birikimi ve benzeri özelliklerden oluşur. Diğerlerini de, karakterin veya karakterlerin dili, üslubu, algısal donanımları, birikimi ve dünyanın genel dili diyebileceğimiz gündelik konuşma, gazete, ofis, reklam, blog ve kısa mesaj dili olarak sayabiliriz. Son olarak da bütün bunların belli bir uyum ve denge içerisinde harmanlanarak metnin atmosferine uygun tasarlanan dil vardır. Söz konusu bütünlüğün kendi adıma çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde, yaşanacak herhangi bir kopukluk, yazarın bu durumu gidermek için metne yansıyan aşırı bir çabasına ve/veya okurun metne yabancılaşmasına neden olabilir.
DÜ: Kitaptaki öykülerde, "Eylül Güneşi" ile "Öykü Kalbi"nde olduğu gibi bazı karakterler, kendilerini (bizimle birlikte) başkalarının (arkadaş, sevgili, torun gibi) yazdıklarından okuyor ve belki kaçtığı, belki gizlediği belki de kendinin bile farkında olmadığı yönlerini görüyor. Öyküleri bu şekilde kurgularken neleri gözettiğinizden, neden bu yöntemi seçtiğinizden söz eder misiniz?
SBÖ: Bu tarz kurgularda, yazarların genelde okuyucuya gerçeklik ile kurmaca arasındaki ilişkiyi bilinçli ve sistematik bir şekilde sorgulatma amacını pekiştirmek istediklerini biliyoruz. Benim de her iki öyküyü üst kurmaca diyebileceğimiz bir kurguyla tasarlamamın çeşitli nedenleri vardı.
"Eylül Güneşi", zihnimde dolanmaya başladığında ve notlarımı aldığımda, öykünün tarih olarak uzun bir döneme yayıldığını fark ettim. Okura bu uzun dönemi, uzatılmış bir metin hissi yaratmadan yansıtmam gerekiyordu. Klasik bir kurgu veya geriye dönüşlerin yer aldığı bir tasarımın bunun için yeterli olmayacağını hissediyordum. Bir yandan da Önder-Aydın karakterinin, yazarın veya diğer karakterlerin herhangi bir müdahalesine gerek kalmadan, doğal bir şekilde kendiyle yüzleşmesini hedeflemiştim. Bir kitabı okurken veya bir film izlerken, her zaman kabul etmesek de sadece kurgu karakterler değil, hepimiz kendimize dönüp ara ara bu sorgulamaları yapabiliriz ve derinde kalmış duygularımızla bazen açık açık bazen içten içe baş başa kalabiliriz. Önder-Aydın karakterinde de böyle oldu.
"Öykü Kalbi" öyküsünde vicdanının sesini bastırmış bir karakter ile karşı karşıyayız. Yıllar önce yaşadıklarını, dolaylı da olsa yaşattıklarını tamamen geride bırakmış görünüyor ama birçok şeyin göründüğü gibi olmadığını öykü kalbinin tetikleyici gücüyle öğreniyoruz. Karakter yaptıklarıyla yüzleşirken öykü de değerli yazar Stefan Zweig’e ait o etkileyici cümleye gönderme yapıyor gibidir: “Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz.”
Öte yandan, okur her iki öyküde de bu tarz bir kurgu ile yazma serüveninin önemli bir kısmına karakterle birlikte tanıklık eder. Yazın sürecinin, yazılı metinlerin sadece okurlar üzerinde değil karakterler ve yazarlar üzerindeki etkisini de böyle bir üst kurmaca ile okura sezdirmeye çalıştım.
DÜ: Kitaptaki öyküler içinde "Derin Mavi" farklı bir yer bıraktı bende. Bir salıncakta, birkaç kez sallanma süresinde, bir çocuğun gözünden anlatılan ötekileştirme… "Derin Mavi"nin nasıl doğduğunu sizden dinlemek isterim. Ayrıca hem "Derin Mavi" özelinde hem de genel olarak, bir öykünün gücü nerede saklıdır sizce?
SBÖ: Ressam Mehmet Bayraktar’ın 2018 yılında Ankara Cer Modern’de yer alan resim sergisindeki farklı eserlerinin, yazarlarda çağrıştırdıkları öykülerden oluşan “İşte Hayat Böyle Bir Şey…” isimli seçkide, kitabı hazırlayan yazar Gamze Güller’in davetiyle ben de yer aldım. "Derin Mavi"nin ilk kaynağı, sanatçının resminin bende bıraktığı öykü oldu. Metni yazma sürecinde, yan sitemizde devam eden tadilat nedeniyle kurulan iskele üzerinde çalışan işçilerin görüntüleri, bana çağrıştırdıkları da satır aralarına yansıdı.
Eserde salıncak vardı ve benim de çok sevdiğim bir oyun aracıydı. Küçükken annem ablalarımla beni sık sık oyun parkına götürürdü. Öyküyü yazarken, sallanırken hissettiğim çocuk kalbimi yeniden yaşadım, diyebilirim. Sizin sorunuzla, "Derin Mavi" öyküsü de bu çocuk kalbini okurlara hissettirmiştir, diye umut ediyorum.
Öyküyü oluşturan birçok unsur olduğunu biliyoruz. Dil, kurgu, karakter, olay örgüsü, atmosfer gibi. Güçlü bir öyküde bunların bir bütün olarak yoğun ama dengeli bir dağılımı, seçilen sözcükler, söylenenler kadar söylenmeyenler, okura bırakılan boşluklar, hepsi tabii ki çok önemli. Ama bana göre esas güç, bütün bunlar okura ulaştıktan sonra öykünün inandırıcılığının, metni okuma hazzıyla birlikte sadece okurun yüreğine, aklına değil bilinçaltı gibi en derin bölgelere dokunarak onun sezgileriyle yeni çağrışımları ve hatta öyküleri çoğaltması diyebilirim.
DÜ: Maviydi Beklenen’de öykülere sızan, satır aralarında verilmiş, toplumsal konular görüyoruz. Sizce yazarlar toplumsal sorumluluğa gereğince sahip mi veya bu gerekli mi?
SBÖ: Diğer sanat dallarında olduğu gibi edebiyat da toplum ile iç içedir, birbirlerinden etkilenirler. Edebiyat sadece estetik, tarih, psikoloji, felsefe gibi alanlarla değil sosyoloji ile de irtibat halindedir. Böyle bir durumda, yazan insanın kendisini toplum gündeminden tamamen soyutlaması zaten çok mümkün gözükmemektedir.
Yazma eyleminin kendisi aslında bir direniş, bir meydan okuma olsa da yazarlar, vicdanlarının, akıllarının ve bazen de bilinç altında kalanların, onlara yazmalarını söylediği şeyleri yazmada özgür hissedebiliyorlarsa hem kendileri hem okurları hem de içinde yaşadıkları toplum için çok önemli bir aşamayı geçmişlerdir, diye düşünüyorum.
Bir metnin iyi bir edebiyat eseri olması için mutlaka toplumsal konulara değinmesi gerekmez zaten. Başarılı bir yapıt okuru her durumda belli bir düzeye taşır. Hem kendisiyle hem de toplumla ilgili dikkatini, sorgulama gücünü yeniler. Bana göre zihinsel ve psişik açılımlar uyandırabilen her yazar, bir yerde toplumsal sorumluluğa da katkıda bulunmaktadır.
DÜ: Sizin için öyküde mutlaka olması gereken şey nedir? Öykü yazmaya gönül vermiş, gençlere de ışık tutması açısından sormak istiyorum, bir dosya hazırlığı yaparken öncelikleriniz, dikkate aldığınız konular nelerdir?
SBÖ: Öykünün olmazsa olmazı dilin doğru ve etkin kullanımıdır çünkü yaratacağımız karakter, kurgu, atmosfer gibi unsurların temelinde oluşturduğumuz dil vardır bu nedenle ben kendi adıma dosya hazırlığı yaparken buna öncelik verdiğimi söyleyebilirim. İmlanın doğru kullanılması, sözcük seçimlerine dikkat edilmesi, maddi hatanın olmaması, metinlerde tekrar eden kısımların, sarkmaların olmaması gerekir. Öykü ritmini bozan aksak cümlelerin, metnin içinde yapay kalan diyalogların, ses uyumu olmayan sözcüklerin yeniden düzenlenmesi önemlidir. Bunun için öykülerin önce tek tek ve sonra dosya halinde bütün olarak defalarca okunması gerekir. Editör devreye girdikten sonra da karşılıklı çalışmalar yapılır. Öykülerin sıralanması, isimler, gerekiyorsa eksiltmeler veya eklemeler yapılması bunlardan sadece birkaçıdır. Ben bu konuda şanslıydım çünkü yazar-editör arkadaşım sevgili Gamze Güller ile Maviydi Beklenen kitabımda son derece verimli bir çalışma yürüttük.
Aslında yazma sürecinin ve buna bağlı olarak dosya hazırlama sürecinin genel geçer kurallardan bağımsız, öznel bir süreç olduğunu düşünüyorum ama öykü yazmaya gönül vermiş gençlere ve herkese, bilindik gibi gözükse de tek önerim var: Okumak çünkü yazma konusundaki en iyi öğretmenlerimiz yine bizim yazdıklarımızdan önce yazılmış klasik ve çağdaş edebi yapıtlardır.
DÜ: Suzan Bilgen Özgün için, okumak, yazmak hayatının neresindedir? Bize okuma, yazma pratiğinizden söz eder misiniz?
SBÖ: Okumak, yazmak hayatımda geniş ama daha da önemlisi çok değerli bir alan kaplıyor. Bu değer sadece sevdiğim bir işi yapmaktan kaynaklanmıyor. Aynı zamanda sadece bana ait, kendimle baş başa olduğum ve kendimi özgür hissettiğim bir alan olmasından da kaynaklanıyor. Okurken farklı çağrışımlar ve farkındalıklar yakalamanın, kitabın yarattığı dünyanın içinde kaybolmanın hazzı bambaşka. Yazarken de tıkandığım bir yerde değişik bir sözcükle veya kurguyla yeniden yol alabilmek ve metnin sonunda galiba şimdi oldu, diyerek ince işçiliğe başlamak beni gerçekten mutlu ediyor. Bütün bunlarla beraber akıp giden hayatı da fazla kaçırmak istemediğimi düşünüyorum. Pandemi sürecinde çok kısıtlansak da seyahatler, sevdiğim insanlarla bir arada olmak beni farklı yönlerden besliyor, bu durum yazma sürecime de yansıyor.
Okumaya yazmaktan daha fazla vakit ayırdığımı söyleyebilirim zaten genel olarak kolay yazabilen biri değilim. Yazma konusunda daha disiplinli olmam gerektiğini bilsem de özellikle öykü için bunun nispeten zor olduğunu düşünüyorum. Bana göre öykü yazma çalışması romandan farklı olarak fazla zorlamaya gelmeyen, plan, programla her zaman ilerlemeyen bir yapıya sahip. Belki bu yüzden de sevdiğim ve tercih ettiğim bir tür ama özellikle son dosyama çalışırken önden notlar almamın, cep telefonuna kaydetmenin çok faydası olduğunu söyleyebilirim.






