Takyedin Çiftsüren • Dedalus'un Hikâyesi
18 Ağustos 2018 Öykü

Takyedin Çiftsüren • Dedalus'un Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Onu görür görmez anladım incinen bir kalp taşıdığını. Saçları yüzünün bir kısmını kapatmıştı ama görünen yetiyordu anlamaya. Elinde birası. Oturuyordu. Sol elinde sigara vardı. Nefret ederim o dumandan. Yanına gitmek için ayaklandım. Geç saat. Yollar temiz, araçlar fazla geçmez bu saatlerde. Göğsümü gere gere yolu kontrol etmeden geçtim karşıya. Yanına vardığımı görmedi. Yeni dikilen bir fideyi, rüzgârdan koruması için yanına çakılan bir destek direğini andıran koluna dokununca, dönüp baktı. Oo, bir yalnız daha, dedi. Yalnızlar yalnızları uzaktan tanır, dedim, anlamadı. Sırnaştım, ilk başta pek oralı olmadı. Sonra dönüp baktı yüzüme. Gerçekten yalnız mısın, diye sordu dolu bir boğazla. Alnındaki ter damlası kadar sıcaktı sesi, yüzüme düşünce fark etti. Onaylamak için kafamı koluna sürdüm. Anladı ne demek istediğimi. Az önce beni görseydin keşke, çok kalabalıktım, dedi. Ama şimdi boğazıma kadar yalnızım. Neyse boş ver, atın ölümü arpadan olsun, dedi. Bağlantıyı kuramadım. Sarhoş işte, diye düşündüm. Bir şeyler daha söyledi, anlamadım. Kendi dilinde konuşuyordur belki. Ya da yalnızlıktan bir dil uydurmuştur. Bu insanları anlayamıyorum zaten, koklaşarak anlaşmak varken diller uyduruyorlar. Kelimelere sığınıyorlar. Bu da onlara yetmiyor, sonra kelimelerin gizli anlamına saklanıyorlar. Hem anlaşmak için dil uyduracaksın hem de anlaşılmamak için o dildeki kelimelerin gizli anlamına sığınacaksın. Akıl kârı değil. Yine de bir şey demedim ona. Bir şey unutmuş gibi kalkıp hızlı adımlarla içeri girdi. Birkaç saniye kadar sonra döndü. Heyecanlıydı. Çanta vardı ellerinde. Aynı yere oturdu. Rüzgâr kıvır kıvır saçlarını uçurdu. Çantayı açtı. İçinden bir makine çıkarıp yüzümüze tuttu diğer eliyle yüzüne düşen perçemleri arkaya atarken. Kıpırdama, dedi. Sonra bir aydınlık. Makineden bir kâğıt çıktı. Gözlerim daha alışmadan bana gösterdi. Bulanık bir şekilde bizi gördüm. Anısı olsun, dedi. Tam o anda biri yaklaştı bize. Selam verdi, bizimki pek oralı olmadı. Benim de vardı, aynı cins, dedi. Ama onu kaybettim. Bir dostunu kaybetmenin acısı gibi bir acı. On yedi yedi yıllık bir dostluk, dedi. Onların bir yılı bizim yedi yılımıza bedel diyorlar, dedi. Karşıdaki anladı. Sustu. Kurduğu son cümleden pişman bir halde, neyse, ben sizi daha fazla meşgul etmeyeyim, deyip uzaklaştı bizden. Bizimki başını eğip bana baktı, yüz yüze geldik. İnsanlardan nefret etmenin kötü bir şey olduğunu düşündüm uzun zaman. Nefret etmek yerine ona karşı hissizleşmenin daha iyi olacağına inandım. Bunu çoğu zaman başardım. Şimdi düşününce nefret etmenin çok da kötü olmadığına karar verdim. Çünkü nefret, senle onun arasındaki sert çizgidir. Sen ona karşı hissizleşince de onun kuyruğu bir zaman bir şekilde senin hayatının bir kenarına değebiliyor. Doğrudan olmasa da dolaylı yolda bu olabiliyor. Oysa nefret bu yolu da kapatır. Keşke insanlardan nefret etseydim de yüzüme karşı yalan söyleme imkânı bulamasaydılar, dedi. Sustum. O kalkıp gitti. Ben de peşinden. Ama kapıda duran izbandut gibi adam içeri girmeme izin vermedi. Oradan uzaklaşıp onu görebileceğim bir noktaya geçtim. İzledim. Deli gibi dans ediyordu. Ne kadar sürdü bilmiyorum içim geçmiş. Uyandığımda yine aynı yerdeydi. Yanına gittim. İçiyordu. Kalkalım mı, diye sordu. Evet, manasından yaladım boş elini. Bekle, deyip gitti. Biraz sonra geldi. Çantası omzundaydı. Yürüdük. Sallanıyordu. Bir hışırtı yayıyordu saçları. Ya da bana öyle geldi. Bir iki defa durup sağına soluna baktı. Binaları inceledi. Dükkânlara baktı, sonra yola. Devam ettik. Bir yokuşu çıktık. Uzun bir merdivenlerden aşağıya indik. Çift şeritli bir yoldan dikkatlice karşıdan karşıya geçtik. Yine aynı uzunlukta bir merdiveni tırmandık. Sonra sağdan devam ettik. Bir vakit sonra aynı yere vardık. Yolu şaşırdım, korkma eve ulaşırız birazdan, dedi. Ama öyle olmadı. Yine aynı noktaya vardık. Üç defa daha aynı yere vardık. Yanından geçtiğimiz taksici, yolu mu şaşırdın, kaçtır önümden geçiyorsun, dedi. Beni görmemiş anlaşılan. Hikâyemde patlamayan bir taksici ne arıyor, bilmiyorum. Arkadaşımın evi buralarda bir yerde, dedi, yokuştan yukarıya çıktıktan sonra olması lazım, ama bulamadım. İyi de burası hep yokuş, her yer birbirine benziyor, hangi yokuş, diye sordu taksici. Bilmiyorum anlamında başını salladı. Taksiciden bir sigara rica etti, sonra yine devam ettik. Bir binanın yanına gidip işedi. Bir daha dolandık. Başka sokaklardan girdik ama yine aynı yere varmıştık. Cezalandırılmış gibi hep aynı noktaya çıkıyorduk. Yine işedi. Yoruldu sanırım. Gel bir yerde dinlenelim, dedi. Takip ettim. Kapalı bir kafenin boş bahçesine gittik. Kimse yoktu. Sabitlenen oturaklardan birine uzandı divanına uzanan bir padişahın huzuruyla. Kullanılmaktan solmuş çantasını başının altına koydu. Yatmak mı istiyordu? Bana bir şey söylemedi. Bu yüzden uyumadım, kıpırtısız onu izledim. Birkaç dakika sonra başını kaldırdı. Başım dönüyor, dedi. Bir masa çekti. Küçük bir masa. Başını masaya koydu. Bütün hayatı tutuşturulan çaresiz bir kimseyi andırıyordu. Sonra başını kaldırdı çantadan. Şişik bir zarf çıkardı. Açtı. İçine daha küçük bir zarf koyup kapattı. Çantanın küçük dış cebinden dolma kalemini çıkarıp zarfın üzerine bir şeyler yazdı. Sonra kalemin ağzını kapatıp aynı yere koydu. Zarfı da çantaya yerleştirdi. Başını ellerinin altına alıp bana baktı. Yardım istiyor sandım, masaya çıkıp yüzünü yaladım, güldü. Uyanınca yürüdük. Sana bir isim verelim, Dedalus, olsun ismin dedi, yedince defa aynı sokağa saptığımızda. İtiraz etmedim. Kulağa hoş geldi. Biraz ilerleyince aynı hayal kırıklığı vurdu göz bebeklerine. Son işediği yerdi. Yutkundu mu bana mı öyle geldi. Sormaya cesaret edemedim, susmaya devam ettik. Tam o anda farklı bir sokağa saptık. Yüzü aydınlanıp gevşedi. Buldu evi. Kapıya gelince çantaya baktı. Anahtar yok, dedi. Başını kaldırıp binadan yukarıya baktı kızarmış gözleriyle. Dördüncü kat, çıkabilirim, dedi. Yalvaran gözlerle bakıp, atın ölümü arpadan olsun, ne olur dedim. Takmadı beni. Saçlarını topladı, çantasından çıkardığı kalemle topuz yaptı. Çantayı yere bıraktı. Yukarıya tırmanmak için atıldı. O atılınca bir sarmaşık gibi bacaklarını sarıp çıkmasını engellemeye çalıştım. Bacaklarını sallayınca kurtuldu benden. Zafer sarhoşluğuyla ondan beklenmedik bir atiklikle birinci katın balkon demirlerine tırmandı. Bir diğer kata çıkmak için acele etmeden yavaş yavaş, tutuna tutuna hareket etti. Tutunduğu son dal kırılmasın diye sımsıkı sarılan bir kimsenin tedirginliğini gördüm yüzünde. Çok sürmeden geçti. Aşağıya, bana bakıp gülümsedi. İkinci kata daha yavaş tırmandı. Birinin çıkıp bağırması an mesele diye düşündüm. Ama korktuğum olmadı. Yüksek ne olur daha fazla tırmanma, diye havladım. Sonra sesimi başkaları duyup uyanır diye sustum. Korku ve tedirginlikle bekledim. Kuyruğumu arka bacaklarımın arasına alıp kendi etrafımda döndüm birkaç kere. O, o esnada dördünce katın balkon pervazına sol elini uzattı, ama tutamadı. Sabahın ilk ışıkları yüzüne vuruyordu. Gözlerini korumak için başını eğip sağ elini attı, tutundu, sol elini bıraktı üçüncü katın demirlerinden. Dik durmaya çalıştı. Tutunduğu yer sağlam değil, dedim. Gözlerine gelen güneş yüzünden net görmediği anladım. Dikkat et, demek için havladım, tam tutunduğu yere bakacaktı ki sırt üstü aşağıya doğru savruldu. Sırt üstü düşecek derken kanatlandı. Saçları açıldı, bulut gibi gölgesi düştü yüzüme, sonra yükseldi. Bir o binaya bir bu binanın balkonuna kondu, yetmedi tellere. Uçuyorum Dedalus, diye bir ses duydum kanat sesleri arasında. Çığlık çığlığa yükseldi, gözlerden kayboldu sonra. Gözlerimi açtığımda dolma kalem ön patilerimin arasındaydı. Bu hikâyenin burada bitmesi çok saçma, diye havladım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR