Muhtemelen Shelley’nin canavarı da tıpkı yeryüzü ve gökyüzü gibi canlı ve korku uyandırmaya devam ediyor.
Endonezya’da bulunan Tambora Volkanı 1815 yılında tarihte kaydedilmiş en güçlü patlamalardan birine sahne oldu. Sumbawa Adası’nda yerleşik olan 10.000 kişi, patlamanın hemen sonrasında püsküren gaz, toz ve kaya selinin etkisiyle hayatını kaybetti. Akkor halindeki kül nehirleri dağın eteklerinden aşağıya dökülerek ormanları tutuşturdu ve Java Denizi’ndeki yer sarsıntıları sahilleri peş peşe vuran tsunamilere yol açtı. Gökyüzünü tamamen kaplayan kül tabakası üç yıldan daha uzun bir süre sıcaklıkların düşmesine sebep olarak iklimi değiştirdi.
Bölgeye yapmış olduğu seyahati Smithsonian Magazine için kaleme alan Robert Evans’a göre tarihte kayıt altına alınmış çok az olay yeryüzüyle atmosfer ve yeryüzünün sakinleri arasındaki yaşamsal bağları Tambora patlaması kadar net ortaya koyabilir. Zira bilim adamları ve akademisyenlerin en çok ilgisini çeken de patlamanın kendisinden çok kilometrelerce ötede yol açtığı sonuçlar oldu. Bu açıdan bakıldığında patlamanın beraberinde getirdiği iklim değişikliği gerek sosyo-kültürel gerekse ekonomik etkileri bakımından bütün detaylarıyla gözlemlenebilen ve kayıt altına alınabilen ilk küresel felaket. Volkandan çıkan enkaz gezegenin bazı bölgelerinde aylarca gökyüzünü kapladı, Kuzey Amerika’da mahsullerin yok olmasına ve kıtlığa, Avrupa’da ise salgın hastalıklara yol açtı.
19. Yüzyılın en vurucu kurgusal karakterlerinden biri olan Frankenstein, işte tam olarak böyle bir atmosferde, “Yazsız Yıl” olarak bilinen 1816’nın bütün Avrupa’yı etkisi altına alan mevsimsiz soğuğunda yaratıldı. Henüz yirmili yaşlarında olan Mary Godwin (sonradan Shelley), Claire ve Percy Shelly ile George Byron (Lord Byron) 1816 yılının Haziran ayında İsviçre Alplerine doğru bir seyahate çıktılar ve Byron’ın Cenevre Gölü kıyısındaki yazlık evinde mahsur kaldılar. Frankenstein ise Byron’ın kısmen can sıkıntısından kısmen de aldıkları afyonun etkisiyle –zira o dönemlerde afyon kullanmak sigara kullanmak kadar aleni bir alışkanlıktı – ortaya attığı hayalet öyküleri yarışmasından doğdu. Oysa bulundukları bölge, yani İsviçre Alpleri, yaşanan iklim felaketinden en çok etkilenen yerlerden biriydi ve bu dört arkadaş Cenevre Gölü’nün kıyısında Alman hayalet hikâyelerinin hayal alemine dalmışken ‘açlıktan ölmekten üzere olan on binlerce iklim mültecisi birkaç mil ötelerinden geçiyor ve Avrupa, veba salgınından bu yana nadiren tanık olunan bir sosyo-ekolojik çöküş üretiyordu.’
Caspar David Friedrich
Sosyal psikologlar ve sosyoloji uzmanları, son bin yılın bu en tuhaf, en soğuk ve en yağışlı yazının kolektif hafızada derin izler bıraktığını belirtir. Soğuk hava koşulları yüzünden tarlalarda ekinler yok olduğu için Avrupa’dan Kuzey Amerika ve Asya’ya kadar neredeyse dünya nüfusunun yarıdan fazlası kıtlıkla yüz yüze kalmış ve kıtlık, insanları yer değiştirmeye zorlamıştır. Tambora isimli kitabında yaşanan bu iklim değişikliğinin dünya çapında ilk kolera salgınını nasıl başlattığını, Çin’deki afyon pazarlarını nasıl genişlettiğini ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan ilk ekonomik bunalımı nasıl tetiklediğini anlatan Gillen D'Arcy Wood, sadece 1816 yılını değil, 1817 ve 1818 yıllarını da etkisi altına alan “Yazsız Yılların” olabilecek en kötü zamana denk geldiğini ifade eder. ‘Yirmi yıl süren Napolyon savaşları henüz sona ermiş, uzun süren savaş ülke ekonomilerinde telafisi güç zararlara yol açarken terhis edilen ve evlerine dönüne milyonlarca asker, kaos içindeki ticari ilişkiler arasında beslenme ve çalışma gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişti.’
Bütün bu olup bitenlere rağmen Shelley’nin romanı, halihazırda yaşanmakta olan iklim krizini görmezden gelir. Hatta Shelley’nin kendisi seyahatleri esnasında yapmış olduğu gözlemleri, içinde bulundukları hava koşullarıyla volkanik patlama arasında herhangi bir bağ kurmadan aktarır:
“Şiddetli rüzgâra ve giderek hızlanan yağmura rağmen yükselmeye devam ettik, yol yılan gibi kıvrılıyordu ve fazlasıyla sarptı, bir tarafımızda hızla sürüklenen bulutların karanlığıyla dolu körfez, öteki kıyımızda güçlükle ayırt edilebilen dik ve derin uçurumlar vardı. Bahar beklenmedik bir biçimde geç kalmıştı ve hava, hakikaten de haddinden fazla soğuktu. Vadilerden geçerken üzerimize yağmur yağdıran aynı bulutlar, dağlara doğru yol aldıkça yoğun ve iri kar tanelerini üzerimize dökmeye başladı. Güneş bu sağanakların arasından nadiren parlıyor ve dağ geçitlerini aydınlatıyordu.”
Byron ise farklı bir yol izler ve yaşanan felaketleri, Cenevre Gölü’nün kıyısında kaldıkları süre boyunca onu etkisi altına alan ruh halinin merceğinden tasvir eder:
“Bir rüya gördüm rüya olmayan / Parlak güneş söndü, ve yıldızlar / Sonsuz uzayın karanlığında yolunu şaşırdı / Işıksız, izsiz ve buzlu yeryüzü / Aysız gökyüzünde yalpaladı / Sabah geldi ve gitti – ve geldi, ama günü getirmedi / Ve unuttu korku içindeki insanlar umudu /…/ Işığa yakılan bencil bir duada dondular: / İşaret ateşlerinin yanı başında durdular – ve tahtların / Taç giymiş kralların – ve kulübelerin / Yerleşik olan her şeyin / Yakıldı fenerler; tükendi kentler / Ve insanlar, ateşe verilmiş evlerinin etrafında toplandılar / Birbirlerinin yüzüne son defa bakmak için.”
Gillen D'Arcy Wood’a göre Mary Shelley yanı başında yaşanan insanlık dramından kaçmayı tam olarak beceremez ve yaratmış olduğu bu sefil yaratığın bedeninde, o yıl İsviçre kasabalarını dolduran iklim mültecilerini tasvir eder. ‘Görgü tanıklarının ifadelerinde sık sık açlığın insanların nasıl bir canavara dönüştürdüğünden bahsedilir. Orta sınıf vatandaşların kıtlıktan kaçmaya çalışan ve muhtemelen çeşitli hastalıklar taşıyan bu insanlara karşı duyduğu korku, onların insanlık dışı parazitler olarak şeytanlaştırılmasına ve sınırlarda biriken dehşet içindeki bu kalabalıkların büyük bir tiksintiyle geri çevrilmesine sebep olmuştur.’
Dolayısıyla Shelley’nin romanındaki Yaratık’ın deneyimleri, bir bakıma toplumun mültecilere olan bakışını yansıtır. Oysa roman üzerine yapılan bütün okumalar ve analizler ısrarla teknolojik aşırılığa, bilimsel kibre ve sanayileşmeye odaklanır. Böylesi saplantılı bir inkârsa muhtemelen Batı merkezli düşüncenin iklim krizi kadar, kendi sınırlarında biriken mültecileri görmezden gelme alışkanlığının bir uzantısıdır. Örneğin Kuzey Fransa’daki Calais Kenti yakınlarında kurulan ve “Jungle” (Balta girmemiş orman) adıyla bilinen mülteci kampında binlerce insan Eylül 2015 ile Ekim 2016 tarihleri arasında korkunç koşullarda yaşamaya zorlandılar. Uluslararası koşullara uymayan ve insani gereklilikleri taşımayan bu kamplarda insanlar çadırlarda, çamur ve sefalet içindeydiler. Başlangıçta on bin olduğu tahmin edilen nüfus zaman içerisinde azaldı ve 20 Ekim 2016 tarihinde kampın nüfusu yedi bine düşmüştü. Her hafta Manş Denizi’ni geçmeye çalışan yüzlerce insan ya boğularak öldü ya da kamyonlara, trenlere, feribotlara binmeye çalışırken çıkan arbedelerde.
Fakat 2016 yılında Fransa’da yaşanan bu mülteci krizi Calais’nin yaşadığı ilk mülteci akını değil. Nitekim 1815 – 1818 yılları arasında özellikle İngiltere ve İrlanda’dan binlerce mülteci Fransa kıyılarına geçiş yapmış ve yerel halkın karşı çıkmasına rağmen zaman içerisinde bölgede yerleşik hale gelmiştir. Ama tarih yazını bütün bu kitlesel yer değişikliklerini ısrarla Napolyon Savaşları sonrasında terhis edilen askerlere ve ekonomiye bağlamaya devam eder.
Muhtemelen Shelley’nin canavarı da tıpkı yeryüzü ve gökyüzü gibi canlı ve korku uyandırmaya devam ediyor. Muhtemelen Freud’un fobi anlayışı muhtemelen zaman içerisinde evrimden payını aldı ve biçim değiştirerek ekofobiye dönüştü. Belki de hâlihazırda yaşanan iklim felaketi reddetmenin ya da görmezden gelmenin altında da doğaya karşı geliştirilen bu antipati yatıyordur. Zira egemen güç, kontrol altında tutamadığı hiçbir şeyden hoşnut olmaz. Küresel şirketler, ekosisteme verdikleri dönüşsüz zararları “sürdürülebilirlik” maskesi altında kurumsallaştırmaya, Birleşmiş Milletler gibi işlevsiz yapılarsa kukla hükümetlerce tetiklenen savaşları insani yardımlarla telafi etmeye çalışadursun, doğa da insan da kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında iklim felaketinin tetiklediği aşırı hava koşullarıyla savaşların tetiklediği göç dalgaları arasında pek fark yok. Nasıl ki sular ve toprak seller ya da fırtınalar neticesinde bir yerden başka bir yere yöneliyor, insanlar da bir bölgeden ötekine geçiyor. Ve televizyon ekranlarına ya da akıllı telefonlara yansıyan bütün bu görüntüler, kendi güvenli dört duvarı içerisinde oturan herkesi dehşete düşürüyor.






