Tan Oral: “Amacımız, açgözlülüğe ket vurmak."

Tan Oral: “Amacımız, açgözlülüğe ket vurmak."


Twitter'da Paylaş
0

Tan Oral, karikatür sanatımızın yaşayan en önemli çizerlerinden. 2015 İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu idi. Kendisiyle yaptığımız söyleşi, ülkenin uzun bir dönemini de bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Ohannes Şaşkal: Bu yıl 34.sü düzenlenen ve teması “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” olan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu, onur çizerisiniz. Karikatür ve mizahımız adına gurur duyuyoruz, sizi tebrik ederim. Çok klasik bir soru olacak: Karikatüre neden, ne zaman, nasıl bulaştınız?

Tan Oral: Sorma, tuhaf bir şey! Söyleyeceklerimi hem kendi hayatım için hem de etrafımda çocuklarını okutmaya çalışan anne babalar için değerli görüyorum. Çocuk biraz tökezleyince, “Vah vah, hayata geç kaldı!” endişeleriyle karşılaştıklarında, şimdi söyleyeceğim şeyleri hatırlıyorum hep: İnsanın, özellikle ilkgençlik yıllarında, kendisine zaman ayırabileceği bir haytalık dönemine köklü bir ihtiyaç var. Ama genellikle, okulun birini bitirip kurslarda etrafına bakmadan ikincisine çalışıp sınıf geçmek falan derken, hayat geçip gidiyor ve insanlar kendini tanıma konusunda fırsat bulamıyor. Ama bazı akıllı insanlar, kendi kararıyla ara verebiliyor veya tatillerini gezerek, tozarak, dünyayı dolaşarak geçiriyor. Yani özetle, insan kendisini, dünyayı, hayatı vb. kendince tanımalı. Soruya dönersem, ben de bu macerayı, eleştirdiğim anlamda, ilkokul, ortaokul, lise derken düşe kalka yaşadım. Bir defa, çok iyi bir öğrenci olmadım. Buradan da şöyle bir övünç çıkarıyorum kendime: Türkiye’deki eğitimin zararlarından kendimi korumuş oldum. Derken, liseyi bitirecekken, okul bir sene kadar aksadı. Tam bir başıboşluk! Başıboşluk insanın bir konuda kafasını zorluyor tabii; zorladığı zaman da sonuçtan pek memnun olmuyor. Bir de bu yıllarımı kendi çevremden uzak bir kentte yaşadım; yani arkadaş yok, eğlenceli bir ortam yok, kendimle baş başa; üstelik tekrar sınava gireceğim için ders çalışmam yönünde bir aile baskısı da var. Sonunda, her gün masanın başına oturup, sarı defteri açıp çalışmak içimden gelmediği için, ama öte yandan da, demin söylediğim sıkıntılar da kafamda dönüp durduğu için, hatıra defteri gibi, not alır gibi, mektup yazar gibi kâğıtlara bir şeyler dökmeye başladım. Özetle, böyle başladı.

Gerek Türkiye, gerek dünya çizerlerinde gözlemlediğim bir şey daha var: Kimse karikatürcü olmak için yola çıkmış değil! Hep başka bir şey olmak için yola çıkmışlar. Kimisi o başka şey olurken karikatürü de götürmüş.

: Genelleme yapmadan sorsam: Karikatürcülerin çoğunun, çocukluklarında fazlasıyla yer değiştirmiş olması da, onları kaygı psikolojisiyle karikatüre yönlendirmiş olabilir mi?

TO: Böyle bir gözlem olabilir herhalde. Bir de, gerek Türkiye, gerek dünya çizerlerinde gözlemlediğim bir şey daha var: Kimse karikatürcü olmak için yola çıkmış değil! Hep başka bir şey olmak için yola çıkmışlar. Kimisi o başka şey olurken karikatürü de götürmüş. Büyük bir çoğunluğu da olmak istedikleri o başka şeyi olamamış, ellerinde karikatür kalmış. Burada iddialı bir biçimde söyleyeceğim şey; karikatürün, daha doğrusu mizahın bir meslek olmadığı, bir tepki biçimi olduğu. Tepkinin verilmesi için de karikatür çizecek insanın rahatsız edici bir biçimde etki altında olması gerekir. Çok şükür, gerek ülkemizde, gerek dünyada bol malzeme var! Kendi canını sıkan bütün etkiler karşısında insanoğlunun yapabileceği birkaç şey var; psikoloji kitapları da bunları çok açık yazar. Bir tanesi, bu şey karşısında kaçıp kurtulmak; yani kaçmak. İkincisi, kahramanca mücadele vermek. E, ona da gücün yetmiyorsa; güçlü, kuvvetli karikatürcü tanıdığım pek yok, hepsi benden beter, dökülen insanlar. Öyle kılıcını çekip de mücadeleye giremeyeceğine göre, yenilmeyi de göze alamıyorsan, üçüncü şık kalıyor o zaman: dalga geçmek... Dalga geçtiğin zaman hem mağlup olmamış oluyorsun, moralini düzeltiyorsun, hem de aynı sıkıntıyı çeken insanlara biraz neşe ve moral aktarmış oluyorsun. Canını sıkan sorumluların canını da sıkmış oluyorsun. Daha ne olsun yani!

: 1960’larda çizmeye başlamış biri olarak siz, her ne kadar 1950 Kuşağı çizerlerine eklemlenmiş olsanız da, 1950 Kuşağı’nın bir ardılı gibi görünmüyorsunuz. Tersine, bütünün içinde sizi ayırıcı kılan parıltılı çizgi dünyanız ve tavrınız belirgin bir biçimde fark ediliyor.

Tan Oral - OTOPORTRE 2015

 

TO: Çocukluk ve gençlik yıllarım okuldan okula, şehirden şehre dolaşarak geçtiği için pek çok yazarın şansı bende yoktu. Üstelik evimiz de küçük bir kitaplığı olan bir evdi ama asker baba da durmadan dolaşıyordu. Taşınırken onları elden çıkardığımı, bavullarla sahaflara götürüp sattığımı hatırlıyorum. Geriye mizah dergileri kalıyordu; 1950 Kuşağı’nın çok etkili, hâlâ beni sarsan, kavgacı ve hayatı yorumlayan çizgilerinin bulunduğu mizah dergileri... Onlar üzerimde çok büyük etki yapıyordu. Demin belirttiğim gibi, kendim de, “Acaba çizebilir miyim, derdimi anlatabilir miyim,” diye denerken onlar önümde hep bir hedef olarak kalıyordu. Bir süre sonra, konuyla ilgili düşünmeye başlayınca şöyle bir çelişkiyle karşılaştım: Çok sevdiğim, hayran olduğum, ilerde dostluklarını kazanacağım insanların çizimlerinin hem sevdiğim hem de katılmadığım yanları vardı. Bunu çok net görüyordum. Aynı şekilde, kendi çizdiklerimde de beğendiklerimin yanında sinirimi bozan beceriksizliklerim de oluyordu. İşte, bunu aşmak için bitmeyen bir çaba başlamış oluyor. 1950 Kuşağı’nın çizimlerini böyle yorumluyorsam, demek ki onlardan farklı bir yere doğru gidiyor olmam lazım. Hatta dostluklarını kazandıktan sonra da karikatür üzerine hep tartıştık. Bir de, farklı yaş grubunda, hayat tarzı, çalışma ortamı bakımından da hep bir arada yaşayan insanlardı ve onun getirdiği müthiş bir sinerji ve zenginlik çıkmıştı ortaya. Dergileri vardı, etkileşim ve diyalog içindeydiler. Çok zevkli!.. Bu çizgilere de yansıyor ve bir imrenmeye de yol açıyor. Ondan sonra da böyle bir kuşak olmadı zaten. İşte, zannediyorum o imrenme ve hayatın hep bu anlayışla devam edeceğine dair bir yanılgı, bir imrenme, bir özlem, beni ister istemez dernekçiliğe itti. Halbuki dernekçilik gibi şeyler hayatın hep korktuğum, ürktüğüm, hiç bulaşmadığım bir tarafıyken, işte o 1950 Kuşağı’nın, o bir aradalığın devamı gelsin ihtiyacıyla dernekte yarışmalar, şu bu gibi işlerle yıllarca uğraş verdim. Fakat etrafımda benimle şartları paylaşabilecek bir insan grubu oluşmadı, en azından çizgi anlayışı olarak. 1970’lerden sonra benden farklı bir kuşak çıktı ortaya, Haslet [Soyöz] gibi, Kâmil [Masaracı] gibi, Ercan [Akyol] gibi basında yer tutanlar olduğu kadar, senin gibi, Turgay [Karadağ] gibi basına çok yüz vermeyip işini de aksatmadan sürdüren insanlar da çıktı. Yeni bir kuşaktı bu; ne 1950 Kuşağı’na ne bana benziyordu. Daha atak, daha kıvrak; ne bileyim, birçok şey söylenebilir.

Çizgileriyle bir iktidarı yıktıklarını gördüler. Bu müthiş bir şey!

: Fakat bizim kuşağımız da, hem 1950 Kuşa-ğı’ndan hem de, eğer sayılırsanız, 1960 Kuşağı olarak sizlerden etkilendi.

TO: Doğrudur. Kuşağım yok benim! Bir Polat Nahabaş’ı, bir tiyatrocu Meray Ülgen’i sayabilirim. Yani Meray’la biz ikimiz, sonradan Polat da katıldı, kuşak olarak üçümüz dolaşıyorduk. Olmuyordu. Gözlemin doğru; kapsamlı bir 50 Kuşağı ve basında yer alan, yine kavgacı bir 70 Kuşağı arasında bir yerde, kuşak da değil, kişi olarak kaldım. 50 Kuşağı içinde etkilendiğim çizerler: Sinan Bıçakçıoğlu’dur, Eflatun Nuri’dir, biraz Tonguç Yaşar’dır, Abidin Dino ve Ferit Öngören’dir. Şimdi bunların çizgilerini bir canlandır gözünde... Hatta biraz Yalçın Çetin de; sonra farklı bir iddiaya girdiği için onu anmıyorum ötekilerin içinde. Bunların ana karakteri şuydu: Karikatürü bir şeyi ifade etmek için çizmiyorlardı, kendisini çiziyorlardı. Ali Ulvi ağaç çizdiği zaman ağaç çizer. Yanında konuşan adam çizmişse, konuşan adamı tarif eden bir çizgidir o. Ama Eflatun çizdiği zaman konuşan adamı tarif eden bir şey çizmez, konuşan adam oluşur çizgide. Çizginin tarif etmeden kendini ortaya koyduğunu hissettiğimde benim de yapmaya çalıştığım buydu. Mesela ben yıllarca kılları kopartılıp ucu kesilmiş sıfır numara fırçayla çizdim. Benim paldır küldür çizdiğim şeyler incecik bir fırçayla çizilmişlerdir. O da neden? Bir yerde okumuştum, Amerikalı bilmem kim karikatürcü fırçayla çalışırmış. Çizgilerine bakıyorum, kıl gibi incecik; ben de öyle çizmeye çalışıyorum. Halbuki onların kalın fırçayla kocaman çalışıldığını, sonra küçültülerek basıldığını öğrendiğimde üstünden yıllar geçmişti. Profesyonel çalışmaya dönünce –o incecik kıl fırçanın ucu bozulurdu bazen, korumak için kapaklı bir şeyle taşırdım– “Eyvah,” diyordum kendi kendime, “bu karikatürcülük macerası buraya kadarmış demek, her şeyin bir sonu varmış.” Gerçekten ondan sonra talepler olunca, sendika gazete ve dergilerinde ve Politika gazetesinde profesyonel çalışmaya başlayınca fırçayla iş çıkmıyordu. O zaman tarama ucu imdada yetişti. Onunla daha hızlı çalışabiliyordum. Orada da taviz verdiğim, başaramadığım yüzlerce örnek söylenebilir ama orada, yine aynı şekilde, ne yapmaya çalıştığımı söylemek istiyorum: Bir şeyi sadece çizmek için çizmek istemiyordum. Sonradan bunun strüktürel-Batıcı anlayış ile lineer-Doğucu anlayış arasında bir farklılık olduğunu ve bendeki bu duygu ve eğilimin de Doğucu/Doğulu bir eğilim olduğunu okudukça kavradım.

kavisli kalem

: İşte az önce andığınız çizerlerde de iç dünyalara dönük bu çaba var. Karikatürün insanla (ve hatta bütün bir kâinatla) kurduğu ilişkide insanın acısını, hüznünü, neşesini vb. inceden inceye hisset[tir]mesi, insana dokunabilmesidir esas olan.

TO: Senin bu açıklamalarından sonra şu çıkıyor ortaya: Demek ki bu işte iç dünyanın, duygunun aktarılması gibi bir işlev de var, o da tarifle olmuyor; yani ben çok heyecanlandım lafı hiçbir şey demek değil. Kötü bir filmde ne kadar duygulandığını anlatır oyuncu; sırıtır bu! İyi bir filmde oyuncunun duygulandığını görürsün; gösterir, anlatmaz! Karikatürde de anlatmak yerine, plağa ses iğneyle nasıl kaydedilir, sonra da çalındığında nasıl aynı melodiyi söylerse, ben de heyecanımı aynı şekilde aktarmak isterim. Çizerken o duygu iz olarak geçmelidir kâğıda; bakan, o izi eksiksiz şekilde kapar, kendine göre de yorumlar. Bu ağaç! Kimisi “ağaç” der, kimisi “odun”. Ama öyle bir şey çizersin ki üç tane çizgidir, üstelik ağaca da benzemiyordur. Fakat ona her bakan “ağaç”ı sezer. Sözünü ettiğim çizerlerde bu meziyet vardı. Sonra Steinberg’i keşfettik, ki ben çok geç keşfettim. Hayranlık ve şaşkınlık içinde kaldım. Çünkü o, bütün çırpındığımız şeyleri, yıllar önce, hepsini formüle etmiş. O zaman etkilenmek filan gibi laflar çok konuşuldu. Tabii herkesten etkileniyor insan; her çizgiden, hayatın her şeyinden etkileniyor; Steinberg de onlardan biri. Kaldı ki, Steinberg’in bütün dünya çizerlerini etkilediğine dair bir inancım da var. Böyle olunca, artık etkilenmekten çıkıyor, bir paylaşım haline geliyor iş. 50 Kuşağı’ndan farkı burada görüyorum. Benden sonra gelen kuşağın içinde de işi aynı duyarlıkla götüren birkaç kişi var. Ha, bir şey daha ekleyeyim. Strüktürel, yapısal anlayışta, yapacağı şeyi kafasında kuruyor Batılı, “Şöyle bir şey yapmalıyım,” diyor. Oturuyor, onu kurşunkalemle tasarlıyor, siliyor, kaydırıyor, bir daha yapıyor, beğenmese bir daha; oluştura oluştura mükemmel bir eser çıkarıyor ve o eser de insanları müthiş etkiliyor, eziyor âdeta. Halbuki Doğulu, lineer anlayışta, hayatı da öyle planlayarak götüremezsin; silemezsin, geriye dönemezsin.

TANsilgi

 

: Çizgi bütün çapaklarıyla ve çıplaklığıyla orada; samimiyetin de orada, duyguların da... TO: Evet, eğer iddian duygu ve düşüncelerini kâğıda aktarmaksa, hatanla, sevabınla açık olacaksın... : Genel olarak, 1950 Kuşağı’nın birçok çizeri siyaseten angaje bir duruş sergiledi. Bütün bunlara karşın, eleğin üstünde kalmayı başaran sayılı isim, zaman içinde, kendilerine özgü üsluplarıyla önemli yaratımlara imza atmış olmanın yanı sıra karikatürde düz mantık düşünmenin ötesine geçerek entelektüel düzeyi yukarı çekmiş ve karikatüre felsefi bir derinlik katmışlardır. Karikatürü bir gazetecilik uğraşı olmaktan çıkarmış ve onun sanatsal-estetik çıtasını yükseltmişlerdir. Görüşlerimin 1960’larda çizmeye başlayan sizin yaratıcı eyleminiz için de geçerli olduğunu düşünüyorum. O günlerin tanıklığının içinden bakacak olursanız neler söylerdiniz? TO: Dediğin gibi, Demokrat Parti macerası, 50 Kuşağı üzerinde yarattığı müthiş etki bakımından hem bir başarı hem de siyaseten bir handikap! Çünkü çizgileriyle bir iktidarı yıktıklarını gördüler. Bu müthiş bir şey! Devamı da şöyle geldi: Yıkıldıktan sonra artık hiçbir siyasi gücü, etkisi kalmamış ve artık yargıya taşınmış insanlara hücum etmeye, aşağılamaya, hakaret etmeye devam ettiler. Yani çizgi eleştirinin ötesinde! Veya yorum yapmayalım; eleştiriye devam ettiler... Yani sonuçlanmış bir konuda kişilere dönük bir tavır! Tabii o kuşağın en ilginç insanı bence Ferruh Doğan’dır; çizerliğiyle, dünya görüşüyle, kişiliği ve kültürel düzeyiyle birçoğunun ilerisinde. Ferruh’la çok hoş tartışmalarımız oldu. 1950 Kuşağı, 1960 sonrasında basındaki yerlerini birer ikişer kaybetti. Birinde Ferruh, iktidarların işine gelmediği için işlerini kaybettiklerini söyledi. Bense tam tersini söyledim: “Böyle olmadı,” dedim, “siz artık iktidarını kaybetmiş insanlara, daha önce olduğu gibi, eleştiri oklarını doğrultmaya devam ettiğiniz için halk sizi terk etti,” dedim. Ferruh kabul ettiydi bunu. Tef, Dolmuş dergilerinde şöyle karikatürler vardı: Kimdi bilmiyorum. O zamanki İçişleri Bakanı Namık Gedik intihar etmişti, İhtilal’den sonra diğerleri mahkemede idamla yargılanıyorlar. Namık Gedik bulutların üzerinde çizilmiş. “Hadi, gelsenize artık siz de!” diyor. Ertesi sayıyı alıyorsun, sakal hafif uzamış, “Hadi artık gelin!” diyor. Bir sayı sonra, sakal daha uzamış, “Hadi artık asın bunları!” diyen karikatürler. Bir defa da değil, her sayı, her sayı sakal uzadıkça uzuyor. 60 sonrası böylesi çizgiler, belki bugün benim çizmeye ve eleştirmeye çalıştığım aydın kesimin gözünde doğru bir hareket gibi algılanabilir, ama halkın sağduyusu affetmedi. Ne oldu? Bir kısmı zaman içinde kendilerini değiştirdi, yeniledi. Mesela Ferruh için bunu hep söyleyebilirim. Kimileri bunu beceremedi.

: Ferruh Abi hoşsohbet, güzel bir insandı. 2000 yılıydı, hatırlıyorum. “Yahu,” dedi, “çocukken kapıcımız Surpik Hanım’a etmediğimi bırakmazdım, hakaretler yağdırırdım. Beynimizi fena halde milliyetçilikle yıkamışlardı.” Yine 1934 Trakya Yahudi Pogromu’nu bilmediğini, kısa bir süre önce öğrendiğini ve şaşkına döndüğünü ifade etmişti. Ferruh Abi iç hesaplaşmasını yapmış biriydi.

TO: Şimdi hazır bu konuya girmişken, 60 İhtilali’nden sonra getirilen anayasa, onu ne kadar eleştirsek de, daha önceki hayat tarzına bir açılım da getirdi. Açılımla biz dehşetli bir merak içinde kaldık, hayat hakkında, siyaset hakkında, dünya hakkında... Meğer başka bir hayat varmış, biz tıkız kalmışız böyle. Birden, heyecanla sendikalara, sokaklara, meydanlara koştuk. Yani anlamak için, öğrenmek için ve o zaman şunu fark ettik. Bu açlığı giderecek olan yaşadığımız ülkenin yakın tarihini, ekonomik yapısını doğru öğrenmek gerekiyor. Çünkü bir sürü kitap okuyorsun, kafamız allak bullak oluyor ve her okuduğumuz doğru ve biz onu daha önce duymamışız. Müthiş rahatsız eden bir şey bu! Bilgi yığılıyor ama bir türlü sentez çıkmıyor. Yakın tarihle ilgili tezler de çıkmaya başladı o zaman. Muzaffer Sencer, İdris Küçükömer, Kemal Tahir, Doğan Avcıoğlu var. Her biri farklı tezler; çıkmış ortaya, tartışılıyor. Yani bir senteze gidilmek üzereyken, bir heyecan yaşanırken, al sana 12 Mart! Bütün damarlar kesildi, bütün bu tezler unutuldu. Şöyleydi, böyleydi, tekrar, yeni baştan kıpırdanma başlamışken, al sana 12 Eylül! Hep şunu örnek veriyorum. Beyne kan gitmediği zaman bellekte karanlık noktalar başlıyor. Toplum hayatında da konuşmayı, tartışmayı böyle kestiğin zaman, toplumun belleği de yitip gidiyor. Şu an bakıyorum, kitapçılarda o kadar çok dergi var ki, ciddi bir tartışma görmüyorum. Herkes mızır mızır heyecanını gideriyor. Yani darbelerin getirdiği kötülük anlatılır gibi değil!

Kitapçılarda o kadar çok dergi var ki, ciddi bir tartışma görmüyorum. Herkes mızır mızır heyecanını gideriyor.

: 1960’ların ilk yarısında “Yürüyenler”i çiziyorsunuz, 1965’te Erdek’te sergileniyor ve ancak 1999’da yayımlanabiliyor. Sonrasında işçi hakları ve özgürlükleri, sendikalaşma, grev hakkı, işçi-öğrenci eylemleri, direnişler vb. kısmen karşılık bulan, çoğunlukla bastırılan demokratikleşme ve özgürleşme talepleriyle çizgileriniz kitle örgütleri ve sendikal yayınlarda aranır oluyor. Emekleme dönemindeki emekçi hak ve özgürlüklerinin o günüyle bugünü, hâlâ güncelliğini koruyan “Yürüyenler” perspektifinden nasıl yorumlanabilir, değişen ne?

TO: Demin söylediğimiz gibi, özgürlük ve umut ortamında, edindiğimiz yeni sol bilgiler ışığında –çeşitli yayınları ve panelleri izliyorduk– önümüzdeki dünya, önümüzdeki mücadele alanı artık yeni bir siyasi içerik taşıyordu: Nasıl ki 50 Kuşağı’ndan ustalarımız demokrasi adına hayatlarını mücadeleye verdi; elimizde farklı bir şey var, biz de o yoldan gitmek zorundayız. Yani ana tema buydu. Ortada da çeşitli partiler, örgütler, sendikalar vardı. Hepsi de farklı görüşlerde ve kendi görüşleri etrafında kemikleşmeyi isteyen bir tavır içindeydiler. Hiçbirinin içinde yer almadım. Hepsinde çizdim ama hiçbiriyle bağdaşmadım. O kadar abuk sabuk şeylerle karşılaşırdım ki, dergileri yöneten arkadaşlar benden nasıl bir şey yapmam gerektiğini de talep ediyorlardı. “Kesinlikle karışmayın,” diyordum, “karışırsanız olmaz, ben bildiğimi okurum. Yanlışımı da kabul ederim.” Mesela bir yanlışım kitleden geldi bana, hiç unutmuyorum. Tekstil sendikasındaki dergide müthiş ateşli şeyler çizip duruyoruz; derken günün birinde kulağıma şöyle bir tepki çalındı: “Yahu tekstil sendikasında kadınlar çoğunlukta ama bu çizer erkek işçileri çiziyor, niye bizi değil?” Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çok öğreticiydi. Bu süreçte sadece Türkiye İşçi Partisi’ne sempatim vardı. Ama ne partili oldum ne de parti adına bir görev aldım... Herkes konuşuyor yazıyordu, çizgi de isteniyordu. Yani güzel bir başlık, iyi bir grafik, bir kaligrafi, bir yorum! Ben de orada bu ihtiyaca cevap vermeye çalışıyordum. Bir taraftan da sokaklarda sürekli yürüyüşler, mitingler var, alanlarda toplanılıyor. Bazısını gözlüyorum, bazısının içindeyim; bunların üzerimde birikimi var. Siyasi düşüncelerimi, yorumlarımı kâğıda geçirmeye çalışırken yeni bir olguyla karşılaşıyorum. Yani daha önce kaşlar gözler, adamlar çizilirken, artık kaş göz tanık olduğum şeyi anlatmıyordu. Bu dürtüyle kâğıda bir şeyler çizerken ortaya “Yürüyenler” çıkmaya başladı ve her gün yeni bir yorum getiriyordum. Yaptığım şeyin alternatifleriyle, gelişmişleriyle kâğıtlar çoğalıyordu. Fakat o kadar döküntü işler çıkıyordu ki yaptıklarımda, “Tamam, şimdi bunlar birikiyor, kendimi engellemeyeyim, ilerde bunları adam gibi çizerim,” diye diye “Yürüyenler” dosyada epeyce birikti. O arada askere gittim, tek dosyayla, yine tek dosyayla geri geldim. Onlar hiçbir zaman baştan çizilemedi. Çizilmemesi de doğruymuş! Çünkü ilk çizimdeki duyarlık ve o döküntü hal, anlatmak istediğim şeyleri ancak bu koşullarda anlatabilirdi. Böyle bir maceranın sonunda bir dizi çıktı. Metis de eksik olmasın, onu kitaplaştırdı. Başına da uzunca bir açıklama eklemiştim; iyi oldu sanırım.

Karaaa

: Zaman içinde, işçi hak ve özgürlüklerinde görece iyileşmeler yaşandı. Ne var ki, biçimi değişse de işçi ve emekçinin köleliği sürüp gidiyor hâlâ. Dayanışma ruhu kalmadı; şimdi çizgi talebi de yok!

Sosyal medyada her an eleştiri yapmak, içini dökmek, küfretmek mümkün, her şey kolay.

TO: O ihtiyaç yok! Çetin Altan’ın gözlemini tekrar hatırlayalım. Sol düşüncenin ana ekseni kol gücüne dayalı bir üretim ve problemleri üzerinedir. Ama bugün kol gücünü geçtik, parmak gücü bile terk edilmiş durumda. Düğmeye basıyorduk, artık düğmeyi okşuyorsun sadece. Basma enerjisinden bile kurtardılar insanları, hatta kartı bile uzaktan gösteriyorsun artık. Şimdi üretim teknolojiyle, robotlarla bu noktaya gelmişse, kol gücüne dayalı sol düşüncenin mutlaka revize edilmesi gerekiyor. Zaten bu yola girildi. İkincisi, kol gücünün egemen olduğu dünyada iletişim imkânları o kadar kısıtlıydı ki, ancak teksir makinesinde gizli gizli bildiri basarsan işçilere ulaştırabilirdin. Muhalefet etme, karşı çıkma şansı çok azdı, meşakkatli ve tehlikeliydi. Orada karikatür çok talep görüyordu. Çünkü bir işçi veya okuyucunun iki sayfa mıncık mıncık yazılmış, kötü basılmış bir şeyi okuyup da anlaması yerine, çok kısa sürede, bir anda bakıp kavrayabileceği bir çizim çok daha işe yarıyordu. Şimdi iletişim kanalları o günlerle kıyaslanamayacak kadar açık ve bugünün eleştirdiğimiz iktidarı da bu açıklıktan müthiş rahatsız. Acıklı bir durum! Mizah ve karikatür için eskisi gibi talep kalmadı. Sosyal medyada her an eleştiri yapmak, içini dökmek, küfretmek mümkün, her şey kolay; fakat onun da getirdiği yeni bir ürküntü başladı. Karikatür kaybetti eski işlevini, ama şu işlevini hiçbir zaman kaybetmeyecek: değişen ve akan hayatı anlamak, insanın iç dünyasını, duygusal dünyasını ve sorunlarını ele almak. Bunlar uzaya da gitsen değişmeyecek şeyler. Dolayısıyla bunları anlatan edebiyattan da, çizgi dünyasından da vazgeçilemeyecek; sadece işlevi, yeri değişecek.

: Sıklıkla andığım ilk çizimlerinizden biri yer etmiş belleğimde: giriş katındaki penceresinden uzanıp kendi kapı zilini çalmaya çalışan adamın hüzünlü yalnızlığı. İşte yüreklere işleyen bir yalınlıkta, “çizgi”nin “şiir” hali!

TO: Buna bir tek cevabım var. Haklısın! O çizimin senin aklında kalmasının ve bugün konuşuluyor olmasının asıl nedeni, yılbaşı tebriki olarak onu bütün dostlara göndermemdir; bastırmasaydım unutulur giderdi. Bunun devamını da çizmişim: Adam dışarıda, evinin kapısından uzanmış, pencereden içeri, kendi evine bakıyor.

TANEl feneri

 

: Şahsen beni en çok etkileyen karikatürleriniz “Aydınlık-Karanlık” çizimleriniz ve elbette, editöryel olsun olmasın her türlü “gündelik siyaset”in uzağında durarak çizdikleriniz. Denebilir ki, “Aydınlık-Karanlık” serisinde yer alan karikatürleriniz birer çığlık gibi ve onların her biri ayrı bir kara mizah şaheseri... Öte yandan, onlar var olanı tespit etmekle kalmıyor, aynı zamanda izleyeni kuşatarak umut aşılayıcı bir işlev de yerine getiriyor. “Aydınlık-Karanlık” çizimlerinin bir başka önemli özelliği de, her birinin “renk karikatürü” olması; yani karikatürün, öz renkleri olan “siyah” ve “beyaz”ın karşıtlığında anlatımını bulan olumlu/olumsuz değerlere gönderme yaparak “mizah”ı kurması/kurgulaması. Hayıflandığım şey, bu son derece kıymetli serinin hâlâ kitaplaşmamış olması.

TO: O dizi 12 Mart’ın sıkıntılı günlerinin bir dökümü. Öyle bir şey yapmalıydım ki, hem okuyucu söylemek istediğim şeyi kavrasın, moral bulsun, hem de askeri yönetim bana ilişmesin. Yansıma dergisinde yayımlandılar; 12 Mart faşizminin getirdiği karanlığın yansımalarıydı onlar. Gerçi o dönem geçti ama dönemi yaratan anlayış hâlâ canlı ve aramızda olduğu için, zaman zaman tekrar tekrar kullandım ben o çizgileri. Çok ağırdı 12 Mart. Bizim gibi insanlar için Evren döneminden daha ağır belki. Evren döneminde çok ustaca geldiler, çok can yaktılar, göstermeden. 12 Mart da çok gaddardı, umut kırıyordu. Zor zamanların anlatıldığı kitaplarda, filmlerde, o zor zamanların geçeceğine dair hep bir umut ışığı vardı. Bunlar çizgilerime yansıyordu.

Grafikerler karikatürün, mizahın verilerini öyle çok kullanmaya başladılar ki, çok sterilize ettiler.

: Karikatürün, bir nevi, “toplumun vicdanı” olduğunu varsayarsak; a) karikatür/karikatürcü-ahlak ilişkisi üzerine neler söylenebilir, b) uygarlık adına barbarlığın kol gezdiği, kuşatılmış bu vahşi kapitalist çağda âdeta işlevsizleşen karikatür kendine nasıl bir çıkış yolu bulabilir?

TO: Ahlak derin bir konu, hazır tezlerim yok ama “sözünü tutmak” ilk aklıma gelen. Can Yücel’in güzel bir dizesi var: “Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.” Bu söz bana iyi geliyor. Çok ince bir şey var: Yalan söyleme demiyor, biliyor ki söylenecek; yalan ne kadar azsa, o kadar iyi! Bizim kültürümüzde yalan dünya, kanbur felek gibi güzel sözler vardır. Beni Eskişehir’de felsefe toplantısına çağırmışlardı. Şöyle şeyler söylemiştim: İnsan dünyaya geldiği zaman hazır bulur her şeyi; anne baba var; ev var, yemek var; hava, çevre, oyun, her şey var. Buluğ çağına kadar neşe içinde böyle sürer. İnsan buluğ çağında bütün bunların yok olabileceğini, ölümü öğreniyor ve çöküyor. Müthiş bir bunalıma giriyor. Her şeyi terk ediyor, ailesiyle diyaloğu kopuyor; bir başına, her şeyi reddediyor. Bundan sonraki elli yıl çok neşeli geçiyor. Çünkü yalan dönemi başlıyor; sanatta, işte, evlilikte, aşkta, siyasette, ticarette, meslek hayatında... Sonra on sekiz yaşın gerçekliğiyle tekrar yüz yüze geliyor. Şanslıysa Alzheimer oluyor. Karikatürcünün, şairin, sanatçının yaptığı şey, on sekiz yaşında öğrenileni sürekli hatırlatmaktır: Ey insanoğlu, ölümlüsün; yok olacaksın; itiş kakışı, savaşı bırak! Ama bunları doğrudan değil, çok farklı şekillerde, roman yazarak, karikatür çizerek, film yaparak, müzik yaparak anlatmaya başlıyor. Karikatürün denediği üç çıkış yolu var: grafik olarak, humoristik olarak, bir de komik olarak. Grafik tarzı seçenler, bu uygarlık kavgasına hiç girmediler. Çok güzel grafik işler yaptılar, sattılar, sergilediler; el üstünde tutuldular. Komik olanda, bir sürü dergi en ciddi şeyi bile sululukla anlatmaya çalıştı. Üçüncü yol da, bizim tuttuğumuz yol. Bir zamanların en etkili yoluydu. Kitle iletişim araçlarının gelişimiyle etkisi azaldı bugün. Grafikerler karikatürün, mizahın verilerini öyle çok kullanmaya başladılar ki, çok sterilize ettiler. Gazete mükemmel bir ekip işi. İstediği düşünceyi, yalanı o kadar güçlü yayabilir ki! O mükemmellik içinde, kırık dökük bir çizgi, bir laf ediyor. O müthiş yapının altını oyan bir şey! Başlıklar, grafikler, manşetler, fotoğraflar; özenle hazırlanmış. Kenarda bir yerde “ama” diyen bir çizgi birden çok etkili oluyor! Birtakım eller karikatürü mükemmel hale getirdi, birtakım eller de pespayeleştirdi. Silahların patladığı yerde karikatür sesini duyuramaz. Bugün bombalar patlarken de sesi duyulmuyor. Amacımız, açgözlülüğe ket vurmak. Bugün sömürüyle ilgili bir karikatür etkili olmuyor; çevre ve iklim değişikliğiyle ilgili bir çizimin hiç beklenmedik etkisi olabilir. Her şey yolundaysa mizaha ihtiyaç yok! Fransa gibi karikatürün çok etkin olduğu bir ülkede çizginin tarihine bakarsak, siyasetin durgun olduğu, işlerin yolunda gittiği zamanlarda çizilenlerde metresler, koca geldiğinde dolaplara saklanan sevgililer görürsünüz. Siyaset sıkışınca, Cumhuriyetçiler krala karşı harekete geçer, karikatür de tekrar gündeme oturur.

TANitidal

 

: Karikatür-felsefe ilişkisi üzerine neler söylenebilir?

TO: Mizah ile, çizgi ile uğraşıyor olmak bir düşünce yöntemi oluşturuyor: bilinmeyene karşı yürümek, rastlantıya izin vermek... Rastlantıya izin verirsen hayat başka türlü akıyor. Her şeyi planlamakla olmuyor. Rastlantıya bırakırsan her şey kazançtır. Planlanarak yapılan bana çok başarılı bir şeymiş gibi gelmiyor. Ben biraz kaderciyim, Doğulu anlayışa yakınım. Bunu hiçbir zaman saklamadım. Burada, “doğu” dediğim yön değil. Fransa’da, İngiltere’de, Romanya’da benimle aynı kafada çizer dostlarım var. Okakura Kakuzo, Çayname adlı kitabında anlatır: Hollandalı bir kadın, her sabah evinin pirinç tokmağını parlatır, pırıl pırıl yapar; bu hoşuna gider, mutlu olur. Doğulu bir kadın için bu korkunç bir şeydir. O, biraz oksitlenmiş, yeşile çalan kapı tokmağında zamanın izlerini hayranlıkla izler; hayatın akışını, gelip gidenleri, yaşadığı zamanların hatıralarını görür. Yine aynı kitapta, bir genç bir bahçe ustasının yanında çırak yetişir. Yıllar sonra, artık bir bahçeyi de kendi yapmak ister. Genç bahçeyi düzenler, her şeyi muntazam yapar, pırıl pırıl eder. Usta bakar, beğenmez. Çocuk tekrar yapar, yine, “Olmamış!” der. Genç adam, “Yahu usta, ne olmamış, söyle de düzelteyim,” der. Bahçıvan gider, bir ağacı hafifçe sallar, yere birkaç yaprak düşer; bir başka ağacı daha sallar, birkaç yaprak daha düşer. “Tamam, işte şimdi oldu!” der. Batılı ile Doğulu bakış tarzı arasındaki farkı böyle anlatabilirim.

: Çizme eyleminde, çizimlerinizin denetim dışına çıktığı, beklenmedik sonuçlara yol açtığı oldu mu?

TO: Olmaz mı? Aslında, hatta bir ideal olarak hedefim bu! Ortaya çıkanlar da, bu hedefe giderkenki başaramadıklarım. Başardıklarım da bir yerde birikti, birikti, “Kıkırdak” diye bir sergi yaptım. Onlar, iradi denetimin sıfır olduğu, kendi dünyasını bir röntgen gibi çeken çizimler.

Ekim 2015


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR