Taraflı Bir Ankara-İstanbul Karşılaştırması
19 Aralık 2017 Hayat Şehir

Taraflı Bir Ankara-İstanbul Karşılaştırması


Twitter'da Paylaş
0

İstanbul ve Ankara'yı kıyaslama yıllardır en çok yapılan kıyaslamalardan biridir belki. Ben de kendimce bir kıyaslama yapmak ve belki de neden yıllardır yaşadığım Ankara'yı değil de İstanbul'u daha çok seviyor olduğumun bilinçaltını –toprağın bol olsun aziz Freud– kendim için ortaya koymak istiyorum.
Ahmet Karadağ
Hayatımın yarıya yakını Ankara'da geçti. Hem de öyle bir yarısı ki, bir şehirden keyif alınacak en güzel yaşlarımı geçirdim cumhuriyetin hüzünlü başkentinde. Tıbbiyeyi burada okudum, evlendim, ilk paramı Ankara'da kazandım. Kızım da Ankara'da doğdu. Bir şehri sevmeye yetecek de artacak binlerce güzel anı biriktirdim. Zaten normal bir şehri sevdirten şey de orada yaşadıklarımız, o şehri hayatımıza tanık yapmamız değil midir? Ama nedense bir türlü sevemedim Ankara'yı, bir türlü barışmadı yıldızlarımız. İstanbul'da ise hiç yaşamadım, hiç adresim olmadı. Sekiz on günü geçmeyen kalmalar boyunca tanıdım, yaşadım hep İstanbul'u. Hep misafiri, hep yabancısı oldum. Çoğu kez, çorapla halılarına basılan bir evin sıcaklığının buğu yaptığı pencerelerinden değil de, otel odalarının lodos yağmurlarıyla tozlanmış pencerelerinden seyrettim İstanbul siluetini, Kızkulesi'ni, Beyoğlu'nun izbe arka sokaklarını. Google’da konumuma bakmadan İstanbul'un neresinde olduğumu kestiremeyecek, navigasyon cihazı olmadan da arabayla bir yerden bir yere gidemeyecek kadar yabancısı oldum. Ama nedense, sanki daha siz henüz bebekken, öğrenince affedeceğiniz büyük bir zorunluluk nedeniyle yıllar önce sizi terk etmiş babanız olduğunu bilmeksizin, tam işyerinizin karşısındaki çiçekçideki o yaşlı adamı gördüğünüzde içinize tarif edemeyeceğiniz bir mutluluk yayılır, kendinizi başka türlü yakın hissedersiniz ona ya, İstanbul'a geldiğimde de benzer duygulara kapılıyorum her seferinde. Sanki ben bu şehirde doğmuşum, çocukluğumun ilk yıllarını burada geçirmişim, ama sonradan  nasıl olmuşsa bu şehirden koparılmışım, hatta bu koparılış benden büyük bir ustalıkla gizlenmiş gibi bir his yaşıyorum İstanbul'a gelince. Hangi şehirden gelirsem geleyim, hangi kapısından girersem gireyim İstanbul’a, anayurduma gelmişim gibi oluyor her seferinde. Ancak hava limanında ya da tren istasyonunda bindiğim taksi beni balkonundaki hanımeli kokularının karşıladığı, daracık sokağı denize çıkan bir eve, kendi evime değil de bir otel odasının abus karanlığına getirince tekrar İstanbul'un yabancısı olduğum gerçeği yayılır bütün gövdeme. Ver her seferinde ona gittiğimde, bana daha da hoyrat davranıyor bu haspa İstanbul. Her nasıl olmuş da gönlü düşmüşse, hiç de adamın dengi olmayan güzeller güzeli, genç ama bir o kadar da şımarık, huysuz, kaprisli, kullanıp kenara atan adamını, sonuna kadar sömüren ama ne kadar hoyrat davransa da âşığına, ne kadar para saçılsa da uğruna bir türlü vazgeçilemeyen, sabaha karşı neonlu ışıklar saçan barların kuytusunda çıkışı gözlenen Rum bir konsomatrise âşık olmuş, Erzurumlu tesbih satıcısı, aile babası, biçare, hayli kalender yaşlı bir adam gibi hissediyorum kendimi İstanbul karşısında. Elimi kolumu bağlıyor bu İstanbul aşkı, gözümü döndürüyor, sermayeyi kediye yükletiyor sonunda. İstanbul ve Ankara'yı kıyaslama yıllardır en çok yapılan kıyaslamalardan biridir belki. Ben de kendimce bir kıyaslama yapmak ve belki de neden yıllardır yaşadığım Ankara'yı değil de İstanbul'u daha çok seviyor olduğumun bilinçaltını –toprağın bol olsun aziz Freud– kendim için ortaya koymak istiyorum. Şuradan başlayabiliriz belki, İstanbul'u sembolize eden, daha doğrusu İstanbul denince akla gelen ilk şeylerden biri, belki de birincisi Kızkulesi'yken, Ankara'nınki Atakuledir. Sadece Kızkulesi'nin inşa edilme efsanesini düşündüğümüzde bile, her ikisinin adında da kule olan bu iki yapı arasında ne kadar büyük bir mistik fark olduğu aşikârdır. Kızkulesi'nin denizin ortasındaki o muhteşem konumundan, mimari güzelliğinden hiç bahsetmiyorum bile. Yakından görünce bir beton yığını olarak büyük bir düş kırıklığı oluşturan Atakule, Ankara'nın ruhsuzluğunun, betonluğunun ve kibrinin bir sembolü âdeta. İstanbul hızın şehridir, Ankara durgunluğun. Evet, bu durgunluk bir dinginlik ve huzur manası da taşısaydı içinde az da olsa, belki o zaman artı hanesine yazılabilirdi Ankara'nın. Ama bu durgunluk statükonun durgunluğu, devletin iri hantallığının ve devinimsizliğinin durgunluğudur daha çok. Şehirdeki hız hayata da yansıyor çok belirgin bir şekilde. Mesela Ankara'da yürüyen merdivenlere binince, hareket etmeksizin hem sağında hem de solunda durulur ve merdivenin sizi yukarıya çıkarması beklenir. Ama İstanbul'da yürüyen merdivenlerin sadece sağında beklenir, solunda beklenmez. Merdivenin solu yürüyen merdivenin hızını yeterli bulmayarak koşar adım merdivenleri çıkanlar içindir. Metro çıkışında yürüyen merdivenin solunda hareketsiz bekleyen birisini görürseniz, yaklaşın ve sorun ona, İstanbul'da yaşamıyordur kesin. İstanbullu yürüyen merdiveni kullanır, Ankaralı ise ona biner, çünkü Ankaralının acelesi yoktur, çünkü Ankaralı sırtını devlete  dayamıştır, işine geç kalsa kaybedeceği bir şeyi yoktur, erken gitse de kazanacağı... Devlete sırtını dayamayıp ekmeğini taştan çıkardığı için İstanbullu emeğe daha saygılıdır. İstanbullular her zaman Ankaralılardan daha çok bahşiş verir, Ankaralılar gibi, "zaten görevi bu, daha ne parası" demezler. Ankaralı devlette çalıştığı için, fazladan bir çabası hiçbir zaman takdir edilmediği için –devlet takdir etmez zaten hiçbir zaman, sadece ceza verir– bahşiş ona saçma gelir. Ankara'da su ve doğalgaz kontörlüdür. Önce ödersin sonra kullanırsın. Garanticidir Ankara, deftere yazmaz, gelecek ay ödeyeyim desen kabul etmez. Kontörün yoksa donarsın, kurursun, kokarsın. Ama İstanbul'da su da, doğalgaz da faturalıdır. Önce kullanırsın, ısınırsın, yıkanırsın, sonra ödersin. Deftere yazar İstanbul, gerekirse siler borcunu, ince hesaplar yapmaz öyle, memur gibi. İstanbullu emeğiyle kazandığı için ve bundan dolayı da vakti değerli olduğu için, trafikte ufak tefek vurmalara, çarpmalara, çizmelere kafasını takmaz. Çoğu kez ufak kazalarda hasar tespiti için bile inmezler arabadan. Karşılıklı özür dileyip yollarına giderler. Ama Ankaralılar minicik bir çizik uğruna, nasıl olsa onu bekleyen devletin acelesi olmadığı için, saatlerce polis bekler, rapor tutarlar, sigorta şirketlerine telefon açarlar kaskoyu deldirtmeyelim diye. Yine aynı nedenden dolayı, belki beş on kat daha yoğun bir trafik olmasına rağmen, İstanbul'da trafik daha medenidir. Sürücüler daha saygılıdır Ankara'ya göre. Yol verirler birbirlerine, kolay kızmazlar. İstanbullu kaostan bir düzen oluşturmuştur, Ankaralı ise düzenden kaos... Ülkenin her yerine yayılan Suriyelileri saymazsak eğer, İstanbul'da sokakta yabancı dil konuşan insanlara rastlamak, Türkçeden başka diller duymak ne kadar sıradansa Ankara'da da şaşırtıcıdır. Bu nedenle İstanbul bir dünya şehri, Ankara ise Konya'nın, Kayseri'nin az hallicesi olan büyük bir Anadolu şehridir. Sadece havalimanlarına bakmak bile yeterlidir bunu anlamak için. Esenboğa havalimanı özellikle saat 22.00 den sonra, Adana'ya Hatay'a, Malatya'ya, Elazığ'a gidecek yolcuları ağırlarken, Atatürk havalimanı da aynı saatlerde Sydney'e, Los Angeles'a, Lizbon'a, Jakarta'ya, Nairobi'ye gidecek yolcuları ağırlar. Barış Bıçakçı  Sinek Isırıklarının Müellifi'nde ne de güzel anlatır bu farkı: "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor.” Eğer şehirler bir renkle sembolize edilecek olsaydı, İstanbul'un bahtına mavi, Ankara’nınkine gri düşerdi tartışmasız. Her şey iç karartıcı bir griliktedir Ankara'da. Gökyüzü gri, binalar gri, devlet gri, yollar gri, duygular bile gri. Hele kışın insanı depresyona sokacak daha da koyu bir grilik kaplar aylarca Ankara'yı, bir türlü gitmez, yaşama hevesini söndürür insanın. İstanbul ise mavidir. Gökyüzü mavi, deniz mavi, hayatın coşkunluğu mavidir. Hiç mi yağmur yağmaz İstanbul'a, hiç mi kapanmaz? Elbette yağmur da yağar, gökyüzü de kapanır ama grilik geçicidir, hemen tekrar sevinçli bir mavilik yayılıverir her yere. Nedense Ankara daha solcu, daha protest olarak algılanır çoğu yazar tarafından. Kuşkusuz bunun en büyük nedeni Deniz Gezmiş'tir. Ama tamamen yanlış bir değerlendirmedir bu. Mahir Ünsal Eriş Olduğu Kadar Güzeldik kitabında, "Üniversiteyi Ankara'da okuyanlar iyi solcu olurlar, hapse girerler, kitap çıkarırlar, yöneticilikten yargılanırlar, vurulurlar, dağa giderlerdi. Ama İstanbul'a gelenlerse iki, bilemedin üçüncü senesinde bırakırlar, lümpen olup saç uzatır, bira içmeye başlarlar" der. Katılmıyorum buna da. Çünkü Mahir Ünsal Eriş bunları yazdığında henüz Gezi Parkı direnişi yaşanmamıştı bu ülkede. O uzun saçlı, bira içen lümpen İstanbullu gençlerin nasıl büyük bir direnişin baş rolü olduklarını henüz görmemişti. Sanırım şimdi olsa İstanbul'da okuyanlar  için yazdığı o satırlardan pişmanlık duyardı. İstanbul direnişin de sembolüdür aynı zamanda, karşı olmanın da... Ankaralıların İstanbul'la karşılaştırınca şehirleriyle ilgili söylediği en olumlu şey, daha güvenli bir şehir olduğu iddiasıdır. Buna da katılmıyorum doğrusu. Tekdüzeliğin adını, risk almamanın adını, yaşamdan heyecanı çıkarmanın adını, gece saat dokuzdan sonra hayatın durmasının adını güvenlik olarak koymuştur Ankaralı. İstanbullu ise Dostoyevski kahramanlarından Aleksey İvanoviç gibi zarı atar ve bekler. Zarlar masaya düşüp hareketsiz kalana kadar yaşadığı o birkaç saniyelik haz için bütün hayatını verir.  Riski sever, kaybetmekten korkmaz İstanbullu. Kaybedince yeniden kazanmanın, düşünce yaraları sarıp ayağa kalkmanın bin bir türlü yolunu bilir çünkü. Memurluktan başka elinden bir şey gelmeyen Ankaralı ise riski sevmez, işini kaybederse, her şeyin biteceğini düşünür Hava karardı mı evine kapanır hemen, sıkı sıkıya örter pencerelerini, kaybetmekten ölesiye korkar çünkü. Sesini yükseltemez bu nedenle hiç bir güce karşı. İstanbul tek başına insana yeten bir dosttur, bu nedenle İstanbul'da arkadaşsız olur ama Ankara'da olmaz. İstanbul sarar sarmalar insanı, bir dost gibi, oyalar. Ankara ise ancak dostlar varsa tahammül edilebilecek bir şehirdir. Ankara'da yalnızsa insan, İstanbul'a taşınmaktan başka çıkar yolu yoktur. İstanbul'la Ankara’yı ayıran en önemli şeyi, denizi, boğazı, martıları sona koydum bilerek. Çünkü bu öyle büyük bir fark ki, geriye söyleyecek hiçbir şey bırakmıyor. Ortaköy'de, Haliç'te, Üsküdar'da denize karşı bir bardak demli çay içip, martılara simit atmanın verdiği mutluluğu, Ankara'da hiçbir yer ve eylem veremez. Ankara'da martılara simit yerine, iyice arsızlaşmış kargalara taş atılır olsa olsa. Yani İstanbul Ankara'nın, uyanınca mutlulukla anlattığı rüyasıdır, kendisine hayran lise birdeki ergen kardeşine parka giymeyi, gece asayişin tam karşısındaki duvara tehlikeli yazılar yazmayı öğreten abisidir en nihayetinde...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR