Yeryüzü Yorgunları: Doğanın Tam Kalbinde
5 Mart 2018 Edebiyat

Yeryüzü Yorgunları: Doğanın Tam Kalbinde


Twitter'da Paylaş
0

Yazarın öykülerinin işlek matematiği, bu romanda duygulara da yer açarak biraz daha derinlere kök salmış, her an daha fazla sezdiğimiz doğanın geniş zamansallığı içinde belli belirsiz bir ayrıntıya dönüşmüştür.

Erhan Sunar

Yeryüzü Yorgunları, ilk bakışta bir “doğaya dönüş” romanı: Yolunda gitmeyen ilişkilerini bir anlamda dengeye oturtmak üzere bir çiftin, Cihan ile Sedat’ın, kendilerini ve hayatlarını temize çekme çabası. Ne var ki, öykülerinden aşina olduğumuz Neslihan Önderoğlu’nun kaleminde bu ilişkinin boyutları, ne saf bir mutluluk ve huzur arayışı olarak kalır ne de sıfırdan başlama girişimi olarak. Cihan’ın, romanın ileriki kısımlarında öğreneceğimiz oğulları Mert’in ölümüne dek, neredeyse kesintisiz süren iç monologları kendileriyle baş başa kalan karıkocayı bazı tatsız, karanlık anılardan uzaklaştıracağı yerde, bunların tam ortasında bırakıverir. Yazarın öykülerinin işlek matematiği, bu romanda duygulara da yer açarak biraz daha derinlere kök salmış, her an daha fazla sezdiğimiz doğanın geniş zamansallığı içinde belli belirsiz bir ayrıntıya dönüşmüştür.

Romanın atıfta bulunduğu kutsal metinler ışığında bir mikro insanlık resmi, Âdem ile Havva’nın kendilerini ve yeryüzünü keşfi olarak da okuyabileceğimiz hikâye daha ilk sayfalardan itibaren böyle bir okumayı aynı zamanda sorgulatır – ki adından da belli olacağı gibi herhangi bir başlangıç duygusundan önce bir çeşit son izlenimi uyandırıyor: Ormanın kalbinde bir yerde küçük bir restoran işleten Erol’la Cihan’ın yaşayacağı “yasak” ilişki, kişiler arasında roman boyunca durmadan kuracağımız bağlantıları yavaş yavaş kendi içsel mantığının bir parçasına çevirir. Hayalî, uyum dolu bir eş olarak, göründüğü gibi kaybolması ve en sonda yeniden belirmesi arasında geçen süre boyunca Erol, Cihan’ın Sedat’ta artık bulamadığı neredeyse her şeyin açık bir karşılığı gibidir. Kutsal metinlerin diliyle söyleyecek olursak, yasak elmayı Sedat’la değil onunla tatmış olması, yolun devamında ona daha çok yakın olacağını gösterir ki, sahiden de öldüğü mü kaybolduğu mu belli olmadan ormanda sırra kadem basacak Sedat’ın yokluğunda Erol bir kez daha ve bu kez “kalıcı” olduğunu sezdirerek belirir. Cihan’ın bakışında birini diğerinin ikamesi veya “alter-ego”su olarak görebileceğimiz bu iki erkek, doğaya hâkim oluşları ve yol gösterici özellikleriyle onu koruyup kollayan Sedat ile Erol, bu zorlu şartlara aynı anda müdahale edecek iki lider olamayacağına göre, ancak birbirlerinin yokluğuyla var olurlar. Romanın derinden kurduğu ilk psikolojik, belki de diyalektik ilişki ikisi arasında belirecektir.

 Bu zarif romanda doğa, her ne kadar sorunları son kertede bir çözüme kavuşturmuyorsa da, en azından sarih, açık bir biçimde serilivermelerine olanak tanıyor.      

Romanın gizli-açık merkezini oluşturan diğer bir kişilik olarak kayıp oğul Mert ise, daha çok babasıyla ilişkisi üzerinden varlık kazanır. Romanın bir yerinde anne Cihan’a benzetilip ironiyle eşitlenen “bir ayağı aksak” bir sevgilisi bulunan Mert, babası Sedat’la başından sonuna dek bir tür bağlılık ve mesafe ilişkisi içindedir. Hayatında belirgin bir baskı unsuru olarak yer eden bu baba figüründen kaçış halinde içe kapanık bir çocukluk ve ilk gençlik geçiren oğulları, romanın birçok yerinde özgürlüğünü hem kurmak isteyen hem de bir anlamda bundan uzak olan bir görünüm sunar. Anne, oğlunun sevgilisiyle yaptığı bir telefon konuşmasını hatırlar: Hamile kadın (Burcu) oğullarının ismini Mert koymayacaklarını söyler, çünkü doğacak bu çocuk Mert’in devamı değil, kendi başına apayrı bir varlık olacaktır. Başka bir yerde, çocukken ormanda kaybolan oğullarını nasıl acılar içinde aradıklarını hatırlar Cihan (ki ormanda şimdi yapacağı gerçek arama yolculuğu, Sedat’ın izini sürmesi bu duygudan izler taşır): En sonunda bulduklarında kendilerinin, özellikle babasının ilgisini boşa çıkararak Mert daha fazla içine kapanır olmuştur. Romanın sonunda tüm detaylarıyla hatırlanan intiharıyla eş zamanlı olarak (yazının da hayale yaklaştığı yerdir burası) Sedat’ın kayboluvermesi, baba-oğul bu iki baskın figürün, en başından beri her şeyi zihninde bir soruna çeviren Cihan için bundan böyle anlamını bilemeyeceğimiz bir başlangıca dönüşmesine yol açar ve yanında artık bir tek Erol vardır.

Bakışınız ve yaklaşımınız nasılsa, ona göre şekillenen, bir işleyiş ve mantık kazanan canlı bir organizma gibidir orman; roman boyunca da bu değişken, şaşırtıcı özelliğini hep hatırlatır.

Ama romanın en büyük, kendine özgü bir devinime ve görünüme sahip kişiliği, tabii ki içlerinde bulundukları doğa parçasıdır. Zaman zaman dinginliği ve her an keşfedilmeye hazır yönleriyle orman, aile sırlarının sürüp giden pürüzlerini kendinde soğuran bir yapıya sahip gibidir adeta; bütün yollar, ihtimaller, kaçışlar hep ona çıkar. Zamanının çoğunu börtü böcekten korkuyla çadırın içinde geçiren Cihan, buraları santim santim bilen Erol, ormanı keşfe meraklı ve en sonunda kalbinde bir yerlerde kaybolacak kadar hevesli Sedat ve çocukken hep bir sincap olduğunu hayal edip buna inanan Mert: Hepsinin birbirleriyle ilişkilerinin arasında teyellenen bir örgü – her türlü simetriye açık bir örgü – gibidir orman. Yazarın müthiş bir ayrıntı bolluğuyla ve duyumsatarak yansıttığı doğa, roman boyunca neredeyse durmadan soluk alıp verir. Zaman zaman ağırlığı Cihan’ın hayalleri tarafından dengelenen, zaman zaman bu hayallere bağrında ikinci bir dünya açan, ama her zaman çevreleyici, kapsayıcı bir yerdir burası: Öyle ki, kendisinden hep bir kaçış halindeki uyumsuz Cihan bile bir noktadan sonra – en azından eşini aramak ihtiyacıyla – ona yönelir, içyapısını öğrenmeye zorlanır. Bakışınız ve yaklaşımınız nasılsa, ona göre şekillenen, bir işleyiş ve mantık kazanan canlı bir organizma gibidir orman; roman boyunca da bu değişken, şaşırtıcı özelliğini hep hatırlatır.

Yeryüzü Yorgunları, insanlığın açmazlarına çare olarak doğanın bir yerlerde bizi bekliyor olduğuna dair iç açıcı, saf bir hayal metni değil belki; ama rahat, steril, mutlu bir kent hayatımızın olup olmadığını, böyle bir ilişkiler döngüsünün içinde yaşayıp yaşamadığımızı bize hep hatırlatacak kadar güçlü bir iç gerçekliğe sahip. Bu zarif romanda doğa, her ne kadar sorunları son kertede bir çözüme kavuşturmuyorsa da, en azından sarih, açık bir biçimde serilivermelerine olanak tanıyor.      


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR