Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Aralık 2022

Sanat

Taşlara Fısıldayan Ressam: Roman Babakhanian

Tufan Erbarıştıran

Paylaş

1

0


 

bir çakıl taşı tutuyorum

"Avucumda bir çakıl taşı tutuyorum.
Eski ve sırlarla dolu.
On bin fırtınadan geçti.
Sayısız yaz günü görüldü.
Su yüzeyinden atlandı.
Okyanus tabanında hafifçe sallandı.
Dalgalar onu ayaklarımın dibindeki sahile inmek için geri getirdi.
Özel bir şey yapacağım."

Sharon Nowlan

Dört Taş / 2016, Tuval üzerine yağlıboya, 80x60 cm.

 


Taş Hikâyeleri (N21) / 2022, Tuval üzerine yağlıboya, 60x740 cm

Antik dönemden günümüze kadar konut, bina, mabet ve çeşitli yerleşim alanlarında taş kullanımı söz konusudur. İnsanın olduğu her yerde taş hem bir sığınak hem de bir sanat yapıtı olarak yer almaktadır. Taşın sertliği, koruyucu özelliği, yontulduğunda ortaya çıkan estetiği ve temin etme kolaylığı da önemlidir. “Dünyanın Yedi Harikası” (Keops Piramiti, Babil’in Asma Bahçeleri, Zeus Heykeli, Rodos Heykeli, İskenderiye Feneri, Halikarnas Mozolesi ya da Kral Mausollos’un Mezarı, Artemis Tapınağı) olarak bilinen bu yapıların hepsinde taş ve mermer kullanılmıştır. Taş ustalığı kadim dönemde başlamış olsa da bugün taşın işlevsel özelliği nedeniyle birçok sanat alanında kullanılmaktadır.

Doğa sürekli yenilense de taşın önemi kendini her zaman korumuştur. Ayrıca usta bir yontu ustasının elinde sanata dönüşen bir başka özelliği vardır. Sözgelimi, Venüs De Millo Heykeli, Michelangelo’nun Davut Heykeli, Özgürlük Heykeli, Düşünen Adam, Lincoln Anıtı’nı sayabiliriz.

Roman Babakhanian’ın “Taş” ağırlıklı çalışmaları son derece zarif ve sanatsaldır. Sanatçının çalışmaları zaman ve ışık ikilisinin öncülüğünde görece bir işlevsellik yaratıyor. İzleyen açısından taşın bir nesne dokusundan ziyade yaşamsal serüvenin anlık bir kesitini sunuyor bize.

Resimlerinde zaman kavramı görece bir bağlantıyla var ile yok arasında spekülatif soyutlama yaratıyor. Yokluğun kendine özgü hiçliği ile varlığın zamansal süreçte kendini kanıtlama arzusu bir gerilim yaratır. İzleyen açısından irili ufaklı ve çeşitli renklerle boyanmış bu taşların estetiksel yönü dışında, üst üstte yığılmalar ipsi bir görünüm ile tümevarımı çağrıştırıyor. Varlığın üst/ben anlayışına ulaşabilmek için kendini yontmaya başlaması gerekiyor. Üst üstte konulan bu taşlar bir yapının duvarını yansıtmaktadır. İnsan gizli bir mabetse ve kendini aşmak isteyen bir enerjiye/yetiye sahipse her bir taşın yansıttığı anlamı kavramak zorundadır. Bir duvarcı ustasının yaratıcılığını simgeleyen bu çalışmalarda, resme bakan herkes kendi mabedini kurabilir… 

Sanatçı, taş resimlerinde salt felsefi ve ezoterik tanımlamalara yönelmiyor. Bunlarla birlikte insanlığın büyülü taşı (evrensel gerçek) aramasını da anımsatıyor. Varoluşun kadim dönemde yansıması olan devasa taş mabetleri, sanatçının bu tür resimlerinde estetik değer katılmış haliyle görüyoruz. Doğada bulunan tüm nesnelerin yansıttığı içselliğe yönelik bir resim anlayışı vardır. Cezanne’in başlattığı ve sonrasında Maleviç’in daha farklı bir soyutlama getirdiği sanat anlayışının dolaylı yansımasını bu resimlerde görüyoruz.    

“Dünya üzerinde insan yaşamının başlamasından bu güne, farklı milletlerin var olmasına paralel şekilde pek çok dil türemiştir. İnsanlar arasında ortak bir dil yoktur ancak, lisanını bilmediğimiz insanlarla bile görsel iletişimin evrensel boyuta sahip olma özelliği ile kolaylıkla iletişim sağlamak mümkündür. Ayrıca, anlatılması çok uzun zaman alabilecek bir kavram, görsel öğelerle çok daha kısa sürede ve doğrudan aktarılabilmektedir. Bu bağlamda, paleolitik çağlardan itibaren insanlar çeşitli nedenlerle birbirleriyle iletişim kurma gereksinimi duymuşlar ve bu sebeple, çizime elverişli olan mağara ve kayalara kazıma, dövme vb. yöntemlerle şekil ve semboller çizerek görsel iletişimin ilk belgelerini oluşturmuşlardır. Yazılı tarihten önceki dönemlerde yaşayan insanların, yaşam tarzlarını, inançlarını, istek ve korkularını kaya resimlerine yansıtmış olmaları bugün onlar hakkında fikir sahibi olmamıza katkı sağlamıştır.” (Anadolu Kaya Resimleri/ İstanbul Aydın Üniversitesi, Görsel Sanatlar Programı Yüksek Lisans Öğrencisi Hülya Güler/ Aydın Sanat, Yıl 6, Sayı 11, Haziran 2020, 33-42)

Doğaya/insana etki yapan zamanın durdurulduğu, bir amaçla kesintiye uğratıldığı ve taş ağırlıklı yapılar bu an’ı göstermektedir. Taşın yarattığı sessizlik gizil bir mahremiyet atmosferi yansıtır. Anadolu’nun birçok bölgesinde taşın önemi sadece yapı, yol ve binalar için geçerli değildir. Özellikle Mardin yöresinde taşlar renklendirilerek birçok alanda kullanılmaktadır.

“… Mardin evleri, taş malzemeye bağlı olarak şekillenmiş ve kendi içerisinde farklı plan tipolojilerini yansıtmaktadır. Hâkim yapım malzemesi taşın süslemede kullanılması kendine has nitelikler taşıyarak gelenekselleşmiştir. Taşın farklı teknikler kullanılarak işlenmesi, yüzyıl içerisinde sanat anlayışından farklı kalmasını sağlamıştır. Özellikle Osmanlı dönemi sonundaki sosyal hayatın şekillendirdiği ve daha çok yerel etkilerin ağır bastığı beğeni unsurları taş süslemede ön plana çıkarmıştır.

… Geleneksel taş işleme sanatının sürekli olarak canlı kalması, bezeme anlayışının kişisel beğeniler ile tekrarını da sağlamıştır. Bununla beraber evlerde kullanılan zengin taş süslemelerin genellikle yöresel özellikler taşıdığı ve mimari tezyinatta önemli bir alan oluşturduğu görülmektedir.” (Mardin Evlerinde Taş Süsleme/Yüksek Lisans Öğrencisi İbrahim Halil Karabulut/Mardin Artuklu Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü kültürel Çalışmalar, 10/10/2022)

Sanatçı, taşların doğallığını üç boyuta çeviriyor, her bir taşı renk, biçim ve hacim olarak dengeli bir yapıya dönüştürüyor. İzleyen açısından taşların bu dengeli sıralanması karşısında resim tutarlı bir boyuta evriliyor. Bu da taşın döngüselliği sayesinde üç boyutlu bir hacimsel ölçek olsa bile, taşların zamanı durduran özelliği nedeniyle fizikte “t” yani zaman boyutu devreye giriyor. Böylesine fiziksel bir özellik ile sanatsal estetik birleşiyor ve görsel bir şölen oluşturuyor. Taşın sembolize ettiği konular arasında ezoterik bir yapı olduğu gibi, ayrıca sessizliği de çağrıştırıyor. Bir çölün ortasında bilinmeyen bir nedenle üst üstte yığılmış taşların rastlantısal görünümü ile sanatçının dengeli ve tutarlı bir teknikle yaptığı görünüm çok farklıdır. Anlamsal açıdan teknik ve içerik uyumlu bir bütünsellik oluşturuyor.  

Sanatçının resimlerinde fotoğrafik özellikler de bulunuyor. Sözgelimi renk, ışık ve zamanın durağanlığı ile yaşamdan dinginliği yansıtan bir kesit karşımıza geliyor. Bakışın içselliği ile teorik algısallık arasında bir ahenk ve denge olduğunda taşların yansıttığı biçemsel özellikler kendini aşıyor ve farklı bir görünüme dönüşüyor. Taşların pastel ağırlıklı renkleri salt estetik ve görsellik için değildir. Bu denli göz alıcı ve çarpıcı renkler sayesinde dengenin uyumu ortaya çıkıyor. Her bir renk, hem kendi tonlarını hem de bir diğerinin renk tonuna karışmadan böylesine bir armoni yaratmak kuşkusuz çok kolay değildir.

Sanatçının “Dört Taş” isimli eserine baktığımızda neler görürüz? Karşımızda siyah tonda bir fon vardır. Siyah olmasının nedeni taşların renk tonlarının daha özgürce kendilerini göstermeye yöneliktir. Siyah rengin fondaki pozisyonu ile sarı, beyaz ve hardal renge yakın taşların renk tonları bir sunum ifadesi yaratmaktadır. Ölüdoğa tekniğini çağrıştıran ve nesnenin içselliğini aşkınlığa çeviren bir tekniğe tanık oluyoruz. Nesnelerin (taşların) sıralanış biçimi ve renkleri sanatsal yapıya yöneliktir. Bu görüntü sayesinde görünmeyenin görünen üzerindeki bağlayıcı ve algısal tanımlama söz konusudur. Nesneler bize A priori bağlamında bir giriş algısı sunar. Bilişsel düzeyde ve anlamda belirlenen algısallığı karikatürize etmeden nesnenin yansımasına yöneliriz. Bundan böyle karşımızdaki nesne salt bir görüntü olmaktan çıkar ve bir form olarak kendini hem gizler hem de algısal bir yapı oluşturur. Söz konusu resimde taşların arasında sanki çok ince bir boşluk varmış gibidir. Kuantum fiziği gereği hiçbir nesne birbirine doğrudan temas edemez. Her bir nesnenin atomları arasında büyük boşluklar vardır. Bu nedenle, nesneler arasında temasın gözlemsel olması da mümkün değildir. Resimde ise bu ayrıntı özellikle belirtilmiştir. Dört taşın en altında ise ahşap bir dayanak vardır. Bu dayanak bir ahşaptır çünkü böylelikle taş ve doğa/ağaç birlikteliği vurgulanmıştır. Dört taşın altındaki ahşap tahta olmasaydı, taşlar boşlukta duran ve anlamsal olarak resimdeki kadar bir içerik veremeyecekti.

          Yukarıdaki şiirin son iki tümcesini yeniden okuyalım:

          “Dalgalar onu ayaklarımın dibindeki sahile inmek için geri getirdi.                                                                         Özel bir şey yapacağım."

            Taşların doğal yolla aşındığını, zamanın içinden çıkıp insanın karşısına geldiğini imliyor. Şairin söylediği gibi, “Özel bir şey yapacağım.” Sözleri çok anlamlıdır.

 Sanatçının “Taş Hikâyeleri” N12, 2020 resmini ele alalım ve yorumlayalım. İlk dikkatimizi çeken şeylerin başında fondaki mavi ve beyaz karışımı tonlar oluyor. Bu açık tonların geriye çekilmesiyle taşların biçimsel özellikleri ve renkleri yine öne çıkıyor. Sanatçı bu kez de resmi bir ahşap pencere gibi çerçevelemiş ve içine çeşitli renkte taşlar yerleştirmiştir. Resimlerde taşlar yüzeye yakın çizilmiş. Derinlik yerine bu yüzey yakınlığı görselliği öne çıkartıyor. Resimler bir metaforu simgesel değerler yaratıyor. Sıradan bir taşın renklendirilip diğerleriyle üst üstte sıralandığında nasıl bir görsellik çıktığına tanık oluyorsunuz. Taşlar arasında bir eşitlik yoktur. Her biri farklı bir yapıya sahiptir. Ancak bir duvar ustasının örmeye başladığı duvara değişik taşları koyduğunda, bir süre sonra işi bittiğinde hepsinin üstüne çekeceği bir tek renk boya ile boyadığında taşların eşitsizliği görünmez olur. Bir ölçütleme yapılmadan ve belirli bir kriter oluşturulmadan farklılığın tek/e dönüştürülmesinin görselliğidir resimlerdeki.

Sanatçı, yaşamın bütünselliğini kapsayan anonim kuralları zamanın içinden çekip alıyor ve onları yeniden yaratıyor. Böylelikle zaman=yeniden doğum ikilemi ile sürekli bir devinim söz konusu oluyor. Zaman içerisinde taşların aşınmaları, değişime uğramalarına rağmen her biri bir diğerine karşıt ve yakın anlamlar üretiyor. Ölüdoğa algısallığı, görselliğin ve zamansallığın birlikteliği ile başkalaşıyor. Taşların göreceli yumuşaklığı, sertliği, dokusu ve yapısı renklerle bezendiğinde lirik bir algılama yaratıyor. Sanatçı bu resimlerinde ışığı ustaca kullanıyor ama gölgeleme tekniğini es geçiyor. Sadece Dört Taş resminde görece olarak gölgeleme tekniği olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni şu olabilir mi? Sanatçı, resimlerine konu ettiği taşların büyüsünü, yansıttığı mistizmi, sanatsal estetiği ve tekniği öne çıkarmak düşüncesi olabilir mi? Belki.

Claude Monet’in ilk figürsüz resim diye bilinen “Saman Balyaları” resmini anımsayalım. Monet, 1890-1891 tarihlerinde yaptığı bu resimde saman balyaları üzerine çalıştı. Işığın ve gölgenin tüm unsurlarını yakaladı ve resminde yansıttı. Bu resimde doğa-zaman birlikteliği söz konusudur. Gün batımı ve gün doğumu arasında geçen süredeki ışıklar ve gölgeler saman balyalarını farklı göstermiştir. Nesnenin yapısının değişkenliği ışık ve gölge ile gerçekleşmiştir. Tıpkı bir illüzyonla hareket halindeki doğanın canlılığını resme yansıtmıştır. Bu devinimin anlık bir kesitini saman balyaları oluşturmuştur. Roman Babakhanian, bu resimlerinde ölüdoğu temasını işlenmiş. Taşların yansıttığı ve zamanı durdurduğu an/lık bir görece kesit söz konusudur.   

Roman Babakhanian bu tür resimlerinde doğanın yeniden canlanmasını, gizli kalan sanatsal güzelliğini ve bazı fotoğrafik özellilerini görüyoruz. 

İnsan varoluşundan bugüne kadar bilgi üreten, bilgiyi denetleyen ve kullanan özel bir canlıdır. Çevresini değiştiren, bozan ya da yıkan, sonra tamir eden, yeni yerleşim birimleri kuran ve bunları genişleten ayrı bir özelliği daha vardır. Bilginin üretilmesi ve kullanılması için insanın bilinçli bir varlık olarak kendini ve çevresini tanıması, soru sorması, sorgulaması, yargılaması, anlaması, okuması ve gözlem yapmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, bellek diye tanımlanan özelliğimiz beynin unutmaya yönelmesin engelleyen bir depolama işlevini sürdürür. Resimdeki taşların da böyle bir özelliği vardır.

Yazıdan önceki kadim dönemde bilginin nesiller arasında kaybolmaması için sözel bir ilişki kuruludur. Resimlerde bir tür ritüel gözlemliyoruz. Primitif toplumlardaki mistik ayinlerin ve şaman rahiplerin törenlerini anımsıyoruz. Söz konusu kabilelerde yapılan ritüellere katılanların aktif olduğunu söyleyebiliriz. Şaman ya da ayini yöneten kişinin önderliğinde çevredeki herkes geleneksel inançları doğrultusunda katılır ve törene ortak olurlar. Bu da dolayısıyla bir bellek yaratır ve nesilden nesle aktarılır.

Roman Babakhanian’ın resimlerinde taşların öncülüğünde oluşturulan soyut bir piramidin belleğe dönüşmesi söz konusudur. Taşlar burada katı ve sert birer nesne olmaktan çıkmıştır artık. Sanatçının özenli fırça darbeleriyle yarattığı taşlar geçmiş ve gelecek arasındaki şimdiki zamanda noktasal bir yörünge oluşturur. Devasa bir zaman çizgiselliğin bellek ve zihinsel algısallığı sayesinde taşların ölüdoğa özellikleri bir varoluş inancına yöneliktir. Ben varım, kimim ve neredeyim? gibi soruları çoğaltır ve öznel yanıtlar üretir. Roman Babakhanian ise kendi öznel sanat anlayışıyla taşlardan bir şimdiki zaman yaratmıştır… 

“Sanatta yapıtın üretimi sonrasını bir yeniden üretim olarak değerlendiren Bourriaud'nun ortaya koyduğu sosyal ağların ürettiği veriler mevcut bellek oluşumu adına önemli veriler sunmuştur. Sanatın üretimi sonrasını hesaba katan bir yapıtın, değişmeye ve ihtimallerle genişleyen belleğin yeniden üretime katkısı yadsınamaz. İlişkiler arası beliren ihtimaller ile yeniden kurgulanan bir sanat anlayışının günümüzde yeniden üretildiği anda çoğaltılan, değiştirilen, montajlanan üretim sürecinin devamlılığı ile kurgulanan bir yöne doğru uzadığı gözlenir.”(IBAD Sosyal Bilimler Dergisi/Sanat Yapıtı Bellek İlişkisi/Dr. Öğr. Üyesi Abdül Tekin/Özel Sayı, 2019)

Raman Babakhanian’ın bu resimlerinde ölüdoğa üzerinden geçmiş ve gelecek arasında görece bir ilişkiyi gözlemliyoruz. 

Taş Hikâyeleri N12 (Stones Story N12), 2020 Tuval üzerine yağlıboya/ 100x85cm

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yoksa Her Şey Bir Virüsle mi Başlamıştı?Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ferhan Yüksel

19 Mayıs 2026

Ayurvedik Bakış Açısı

Hintlilerin uzun ve sağlıklı yaşam geleneği olan Ayurveda sürekli değişim halindeki istatistiki verilere göre şekillenmez. Bakış açısını kavradığımız takdirde Ayurvedayı öğrenmek kolaydır. Açık, sade ve nettir. Gayet basit bir bakış açısıyla insanın nasıl sürekli sağlıklı bir ya..

Devamı..

Kasım Hasan Ünal: “Bazen bir Doğulu ya..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024