Tatlı Bir Yaz Sabahında Ölüm
31 Ekim 2019 Öykü

Tatlı Bir Yaz Sabahında Ölüm


Twitter'da Paylaş
0

Doğduğu günden bu yana kendisine marazlı muamelesi yapılıyordu. Can sıkıcı olansa kendisi de öyle düşünüyordu. Şehrin keşmekeşliği, hesapsızlığı, yakıcı dokunuşları marazlı halini artırıyordu. Gittiği ruhbilimciler bir deva bulamayınca tamamen yıkılmış, her fırsatta Nuh Nebi’den kalma, döşemeleri fare kemirmeleriyle paramparça olmuş, yayları fırlamış, üzerine oturulunca cart curt sesler çıkaran koltuğuna gömülüyordu. Saatlerce uyuyor, hayattan silinip gittiği fikrine bütün varlığıyla inanmaya başladığı anda bir kâbusla uyanıyor, alnı mezar tahtasına çarpıyormuş gibi şaşırıyor, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra yere, eski püskü tozlu halının üstüne attığı tütün tablasını alıp bir sigara sarıyordu. Geceden kalma bira şişelerinden birini küllük niyetine kullanıyordu. Depozito için götürdüğümde bir küçük hediye de bırakmış olurum, diye düşünüyordu. Zafer kazanmış komutan edasına bürünüyordu.

Başakların boy verdiği bir kuşluk vakti annesinin çığlıkları yeri göğü inletmişti. Çığlıktan var olduğunu kavradığı gün her şeyin sonunun geldiği düşüncesine kapılmıştı Memed. İçi içini yemeye başlamıştı. Haykırışla var olan ben, nasıl olur da haykırmadan, korkmadan, sallanmadan, tepetaklak olmadan yaşamaya devam edecektim, diye düşünüyordu. Bir ince tedirginlik hali yaşıyordu kendini bildi bileli. Aynalar hiç acımadan gerçeği haykırıyordu Memed’e. Ne yansıtıyorsan osun, ne istiyorsan onu vereceğim sana, diyorlardı. 

Görece ilgi çekiciydi Memed. Otuzuna basalı on iki ay bir gün olmuştu. Uzun boylu, esmer tenliydi, gözleri tanrı vergisi rimeliyle kapkara ve kocamandı. Saçlarını hep üç numara kestiriyordu. Soranlara kılın tüyün bir öneminin olmadığını söylüyordu. Önemli olan insanlıktı, onu da gören eden yoktu. Yanağında, kulağı ile ağzı arasındaki en kestirme mesafede bir yanık izi göze çarpıyordu. Ateşle zamanın hangi diliminde buluştuğunu soranlara, “Cehennemi yarattığım gün,” diye cevap veriyordu. “Ama olsun, iyidir, hafif belalı görünmek bir koruma zırhı sağlar.” Dediğinde haklıydı. Çok kez yüzündeki yara izi onu kavganın eşiğinden döndürmüştü.  Onun asıl meselesi kendisiyleydi. Kendi belası kendisiydi. 

Var edilişinin ilk gecesinde, şampiyon, kahraman küçük insan parçacığının, hedefine kitlenmiş ilerlerken çıkardığı sesi duymuştu, unutamıyordu. Babasının hayvani inleyişlerini, annesinin kayıtsız nefes alış verişlerini aklından silip atamıyordu. Odada uçuşan sineğin vızıltısı hâlâ kulaklarındaydı. Sünnet olurken usturanın çıkardığı cızz cızz sesini anımsıyor, giden parçayı düşünüp üzülüyordu. Mahalle maçında kırdığı camların sesi zihninde canlıydı. İlk öğrendiği küfür babasının anasına ettiği küfürdü, üstelik anasının o güzel karnındayken, daha birkaç günlükken işitmişti bu küfrü. 

Unutamamak onun için artık çekilmez bir hal almıştı. Memed, zihninde bir çöplükle yaşıyor, bu çöplüğe üşüşen köpeklerin havlamaları beyninde zonkluyordu. Atlar tepişiyor, filler sevişiyor, aslanlar kapışıyordu. Cümle âlem yattığı yerden onunla oyun oynuyor, gelen geçen bilumum mahlûkat labirentinin odalarına tükürük sallıyordu. Gözlerinin uğradığı tüm yüzler birbirleriyle savaşıyor, bedeninde bu savaşın yıkımını yaşıyordu. Yalnızdı. Kalabalığının içinde bir başınaydı. Aslında onu terk edenlerin, ilk gençlik yıllarında kıçına tekmeyi basanların kötü insanlar olduklarını düşünmemişti hiç. Mahallenin dar sokağında arkadaşlarıyla otuzbiraylık, dokuzaylık oynadığı bir öğle vaktinde üstü başı kan ter içinde eve girdi. Babası uzun zamandır ondan kurtulmanın yollarını arıyordu. Belli ki bulmuştu. Annesi bir köşeye sinmiş, başörtüsüyle ağzını kapamış için için ağlıyordu. Üzgün ama bunu yapmak zorunda kalmışlar gibi bir tavır içerisindeydi. 

“Gel oğlum otur yamacıma, sana bir kararımı açıklayacağım,” dedi babası Korucubaşı Ahmet.

Memed, o günün geldiğini anladı. Yıllardır babasından böyle bir hamle bekliyormuş gibi şaşırmadı. Sadece babasının bir yabancıdan ödünç aldığı besbelli olan kibar ifadesi onu iğrendirdi. Oturdu babasının karşısındaki sedire. Yüzü bir yeniyetmenin yüzü değildi artık. Birden onlarca yaş büyümüş gibi hissetti. Beli dikleşti, omuzları geriye doğru gerildi. Gözlerinde bir ışık parladı. 

Kasabadaki bütün karanlık adamlar Memed’in söylemlerinden rahatsız oluyordu. Yıllar önce işlenmiş cinayetlerin katilleri, kuyulara adam dolduranlar, gergin ortamdan faydalanıp silah kaçıranlar, adam kaçıranlar, kız kaçıranlar, tarihi eser kaçıranlar, toplu mezar gömücüleri, uyuşturucu tacirleri, kan tacirleri, büyük arazi sahipleri Memed’in hafızasına küfürler sallıyordu. Korucubaşı Ahmet oğlunu İstanbul’a göndermeliydi. Başka çaresi yoktu. Ki olsa da yanaşmazdı buna. Çünkü kendisi de halının altına süpürdüklerinin ortaya çıkmasından korkuyordu. Memed İstanbul’a gidecek, bir tekstil atölyesinde çalışacak, konuşacak ve hatırlayacak vakit bulamayacak diye düşünüyordu. İş tuttuğu adamlar da rahata erecek ve belki kendisine daha önemli işler vereceklerdi. 

Memed ışığı daha da keskinleşmiş gözlerini babasına ve annesine çevirdi. Babasının damarlarında akan kirli kana baktı. Tanıdık lakin uzak bir kan. Memed’in midesi kalktı, istifra edecek gibi oldu. Babasının hiçliğinde kaybolmaktan korktu. İğrendi onun varlığından. Annesine ise acıyordu. Yeryüzüne düşmüş bir tüy tanesi bile değildi. Sallanıp durmaktan rüzgârda, incelip yok olmuştu. Bu düşünce Memed’i bir ince acıya da sevketti. Çıktığı bedenler kendisine acı veriyordu. Armut dibine düşmezse nereye düşecekti? Kendisi neydi, ne olacaktı? Aklında deli sorularla kendisini büyük, kadim, acıya ve kana bulanmış, fethi için hadis uydurulmuş, her elin her cepte olduğunu duyduğu şehre götürecek treni beklemeye başladı. Güneşin onun için belki de son kez doğacağı güzelim ışıklı ülkeden, aydınlık sevdasından, çocukluğundan, hafızasından uzaklaşacaktı. 

Bütün gece uyuyamadı Memed. Gece uykusunun mermi sesleriyle bölündüğü şu uzun yıllar boyunca ilk kez yüreğindeki yabancılık korkusu onu uyutmuyordu. Kuşluk vakti dışarıdan bazı sesler duydu. KorucubaşıAhmet, birtakım tekinsiz adamlarla konuşuyor, bazı evlerin yerlerini tarif ediyordu. Adamlardan boylu boslu olanı araya girip,

“Şimdi sen onu bunu boş ver de Ahmet Ağa, o meseleyi ne yaptın,” diye sordu. 

Korucubaşı Ahmet’i bir telaş aldı. Kekeleyerek,

“Komutanım siz merak buyurmayın, o iş tamamdır," dedi. 

Komutan gevşedi, sırıtarak Korucubaşı Ahmet’i süzdü. Onun bile bu eziklikten, aşağılık psikolojisinin son noktasından midesi bulanıyordu. Daha çok hoşuna gidiyordu tabi. Sırıtmaya devam ederek, Korucubaşı’nın kulağına yaklaştırarak ağzını,

“Sen sadık bir adamsın Ahmet Ağa, sadık insanları severiz. Sadakatinin mükafatını mutlaka alacaksın. Yeni işler var, biz de kime yaptıralım diyorduk. Senden iyisini mi bulacağız Ahmet Ağa? Ne diyorsun Ahmet Ağam?"

Ahmet bu sözleri duyunca bıyık altından gülmeye başladı. Sırtlan ağzında kokuşmuşluk görülebiliyordu. Kendisinin kurnazlık dediği o kokuşmuş tavrıyla kibar bir ifadeyle cevap verdi biricik komutanına:

“Siz nasıl emredersiniz, komtanım, siz en iyisini bilirsiniz komtanım, sizden iyi kim bilecek komtanım, verin elinizi öpeyim."

Elini öptürmedi. Uzaklaştırdı kendinden Ahmet’i. Tuvaletin yerini sordu. Bahçedeki derme çatma kulübeye girdiğinde Ahmet hâlâ yerlerde sürünüyordu.

Memed sabahı iple çekti. Bu alışverişe de şahit olduktan sonra burada barındırılmayacağını kesin olarak biliyordu artık. Ki istense dahi kalmayacaktı. Yüreği kabul edemiyordu babasının bu halini. Babasını, atasını, köyünü, anasını, katırını, ceviz ağaçlarını, top sektirdiği okul bahçesini bırakıp gitmek zorundaydı. İçi kıpır kıpır çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını gömmekten başka çaresi kalmamıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla babasının adamlarından biriyle katıra bindirilip tren istasyonuna doğru yol aldılar. Vedalaştığı tek kişi arkasından gözyaşı döken annesi oldu. Yarım yamalak bir vedayla her şeyi gerisinde bıraktı Memed. 

Üç günlük tren yolculuğu sonunda aç bitap bir halde acılar şehrine, İstanbul’a vardı. Haydarpaşa Garı’na indiğinde denizden çıkmış balığa döndü. İlk defa şehir dışına çıkıyordu. Dış kapıda kendisini annesinin uzak bir akrabası bekliyordu. Memed’i alıp ona bir iş ayarlayacak, işyerinin yatakhanesinde uyutacak, sonra da kendi yoluna gidecekti. Uzun süre vakit geçirmek istemiyordu Memed’le. Onun hakkındaki tevatürler ta buralara ulaşmıştı çünkü. Unutamayacağı bir yanlışlık yapabilirler, saklanması gereken bir sır ağızlardan çıkıp Memed’in zihnine kazınabilirdi. 

Aynı günün akşamında Memed’e bodrum katı bir tekstil atölyesinde iş bulundu. Hayal gibi gelen adam aynı hızla hayal gibi uçup gitti. Memed’i patronun ellerine bıraktı. Memed de uçup gitmişti, kendini hissedemiyor, nerede olduğunu idrak edemiyordu. Bokçukuruna atılmış gibiydi. Çürümüşlük, kokuşmuşluk, çirkinlik duyumsuyordu. Gökten yeryüzüne bir anda bırakılmıştı. Dikiş makinesinin başına geçti. Ayak hareket et, el hareket et, tırrrrr tırrrrr tırrrrrr, ayak hareket et, el hareket et tırrrrr tırrrr tırrrr… 

İstanbul’un izbe semtlerinde, kör kuytularında, karanlık varoşlarında uzun yıllar çalıştı Memed. Bodrum katı tekstil atölyelerinde ilk gençlik yıllarını çürüttü. İnsan biriktiremedi, çünkü onunla bir süre vakit geçiren herkes ondan uzaklaşıyordu. İki yıl önce diktiği bir gömleğin deseninden, patron olan babasıyla atölyeyi teftişe gelen modacı kızın kulağındaki küpelerin renginden, yıllar önce durakta gördüğü herhangi bir adamın saatinin şeklinden, unutamadığı gerekli gereksiz her şeyden, hele ki geçmişinden bahsetmeye başladığında yanında yöresinde kimsecikler kalmıyordu. Keder biriktirdi yıllarca. İçini oydu durdu. Kâinatın kenarına itilmiş gibi hissetti hep.

Uzun yıllar, yalnız yıllar boyunca ailesinden hiçkimseyle görüşmedi Memed. Uykusuz geceler, soğuk sabahlar gördü. Hiç ısınamadı. Ne bedenen ne de ruhen. Gözleri boş boş bakıyordu çevresine. Artık kaçıp gitme vakti gelmişti. Bu yoğun istek onu bir saniye olsun bırakmıyordu. İşe gitmek için uyandığı karlı bir kış sabahı her şeyi gerisinde bırakıp özüne doğru yol almaya başladı. Haydarpaşa Gar’ında bindiği tren dağlar, ovalar, nehirler, yollar aştı. Üç gün boyunca bir saniye olsun gözlerini kapamadı Memed. Gideceği yerde uzun bir uykuya dalabilirdi. Unutmak düşüyle, sonsuza dek unutmak hayaliyle yanıp tutuşuyordu. 

Diyarbakır’ın İstasyon semtindeki tren istasyonunda indi Memed. Kendisini uykusuzluğa rağmen dinç ve güçlü hissediyordu. İstasyonun çıkışında, sağ tarafta bulunan büfeden bir poğaça aldı. Üç gündür ağzına bir lokma dahi girmemişti. Sağa sola bakarak, poğaçasından ısırıklar alarak İstasyon Meydanı’nı geçti. Suriçi’nde, Çarşiya Şewitî adıyla bilinen çarşıyı gezmek, oradan bir daha unutulmamak için giriştiği iş için gerekli alışverişleri yapmak istiyordu. İnce bir tedirginlik yoklasa da ruhunu, mutlu ve huzurluydu. Önce bir giyim mağazasına girdi, alt üst kıyafet aldı hiç denemeden. Sonra bir ayakkabıcıdan denemediği, numarasına uygun bir çift ayakkabı aldı. Onları düzgünce poşetine yerleştirdikten sonra şalcıdan siyah beyaz bir puşi aldı. Yavaş yavaş hareket ediyor, hiçbir şeyi aceleye getirmek istemiyordu. Bir ayini yöneten papaz ağırlığıyla davranıyordu. Yüzünde rahatlamış bir adamın ifadesi vardı. 

Memed… Kendisini kabul ettiremeyen, unutamayan, ötelenen, hor görülen uçsuz bucaksız zihnine binlerce anlık ömür sığdıran Memed. Akşama kadar şehri dolaştı. Girmediği delik, başını okşamadığı çocuk kalmadı. Hiç kimseyi tanımamasına rağmen gözlerine bakan herkese selam verdi. Akşam çökünce ilçe garajından son minibüse bindi. Şehrin kuzeyinde bulunan ilçesine, oradan da bir yolla köyünün girişine kadar gitti. Akşam çöktüğü için ıssızdı her yer, köyde in cin top oynuyordu. Memed aldığı haki renk kıyafetlerini, mekap marka ayakkabılarını giydi. Siyah beyaz puşiyi boynuna doladı. Unutulmayacaktı artık hiçbir zaman. Unutamadığı oranda unutulmuş, kâinatındışına itilmişti. Babasının acımasızlığı zihninden bir an olsun çıkmamıştı. Kendini hatırlatmalı, sonunu ona yazdırmalıydı. Memed, köye girdi. Hiç acele etmeden, yüzünde gül gibi zarif bir gülümsemeyle babasının kapısını –asla kendisinin olmayan– çaldı. 

Bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu. Gök gürlüyor, yer yerinden oynuyordu. Şimşekler köyü aydınlatıyor, sonra köy tekrar karanlığa gömülüyordu. Bu saatte kapıyı çalan dost olamazdı diye düşündü Korucubaşı Ahmet. Hem bir saat önce görüşmüştü karartılarla. Yanı başında bulunan silaha davrandı. İyice kavradı kalaşnikof marka silahını. Kapıya yanaşıp, “Kim o?” diye seslendi. Karşıdan ses alamayınca iyice işkillendi. Memed kapıya daha sert bir şekilde vurdu. Korucubaşı Ahmet tekrar bağırdı:

“Kim var orda, ses et yoksa ateş edeceğim.” 

Memed kapıyı tekmelemeye başladı. Var gücüyle tekmeliyor, babasını harekete geçirmeye çalışıyordu. 

Korucubaşı Ahmet tetiği çekti. Kapıyı kevgire çevirdi, oğlunu bir ölüye. Hiçbir zaman unutamayacağı bir ölüye. Memed, bedeninden azalan yirmi bir gramla dünyaya son selamını çakıp gitti. Yağmur kesti, gökyüzü tatlı bir yaz sabahı gibi aydınlandı. Yok oluşuyla var oldu Memed. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR