Ulu Ras, Maya ve Kızılgerdan
19 Mart 2019 Öykü

Ulu Ras, Maya ve Kızılgerdan


Twitter'da Paylaş
0

“Rivayet odur ki, anam bana, ninem anama, koca ninem de nineme ninni söylemeden çok evvel, dünya döner mi durur mu, düz mü yuvarlak mı bilinmezken, rüzgârların uzak diyarların türkülerini getirdiği, yağmurun göğün mavisini yeryüzüne indirdiği zamanlarda, tam burada bir köy varmış. Kadın, erkek, çoluk çocuk tarlaya birlikte gider, sofraya birlikte otururmuş. Geceleri bir ateşin başında şarkılar söyler, hikayeler anlatır; beraber güler, ağlarlarmış.”

Atakan nefes nefese geliyor: "Bu yol da bir yere çıkmadı! Dikenli çalılar kaplamış her yanı." Kadını görüyor: “Nehir, kim bu?”

“Bilmiyorum.”

Kadını baştan aşağıya süzüyor; “Maya, yanıma gel!”

“Masal dinliyorum baba!” diye bağırıyor Maya yerinden kalkmadan.

Burnundan soluyarak bana dönüyor: "Nehir, sorsana şuna, nerden gelmiş. Hangi yoldan yürüdüyse göstersin bize."

“Sordum. Cevap vermedi. Masal anlatmaya başladı birden.”

"Allah Allah! Gökten inmedi ya bu. Hem yok mu ayakkabısı, deli mi, ormanda böyle yalınayak dolanıyor?”

Bana da kadına da ters ters bakıyor, “Bileğin nasıl?” diye soruyor.

“Şişti galiba,” diyorum.

“Maya, montunun fermuarını kapat. Hava soğuyor,” diye tersleniyor bu sefer.

Doğa yürüyüşüne uygun botları, yağmurlu olmamasına rağmen her ihtimale karşı giydiği tozlukları, şişme montuyla bir robota benzeyen kızım, babasının dediğini yapıyor.

“Bir de şu tarafa bakayım, telefonun çektiği bir yer yakalasam yeter,” deyip gidiyor Atakan.

Her biri ağaç kalınlığında sayısız dalı dört bir yana dağılan, gövdeden ayrıldıktan sonra kimi yukarıya uzanan, kimi yere yaklaşıp toprağın bir karış üstünde metrelerce yol alan, kıvrılan, burulan kollarıyla etrafındaki havayı sarıp sarmalayan, tek başına orman sayılabilecek bir ağacın üstünde oturuyorum. Hemen karşımdaki dalın çimlere değdiği yerde Maya, kadının yanına ilişmiş, gözlerini dört açmış, büyülenmiş gibi dinliyor. Dinlerken, kadının alı uçup gitmiş, kül rengi yüzüne, iki küçük siyah nokta gibi görünen gözlerine, belli belirsiz birer çizgiye dönüşmüş dudaklarına, örgüsü boynunun yanından göğsüne inen kınalı saçlarına bakıyor.

“Bu köyde hep, bir erkek, bir de kadın bilge halka yol gösterirmiş. Erkeğe reis, kadına ras denirmiş. İkisi de göçüp gidince yerlerine yenileri gelir, birinin ömrü diğerinden kısaysa, geride kalanın da zamanını doldurması beklenirmiş. Vakitlerden bir vakit, adalette, cesarette, yürek ustalığında birbiriyle yarışan iki bilge gelmiş köyün başına. Her gün bir öncekinden daha huzurlu geçer, her çiçek öncekinden daha güzel kokar, her çocuk bir öncekinden daha az ağlar olmuş. Derken köyün reisi amansız bir hastalığa yakalanıp terk etmiş bu dünyayı, Ras bir başına kalmış.

Mevsimler mevsimleri, yıllar yılları kovalamış. Ras ölmemiş. Her insan gibi kocadıkça dişleri dökülmüş, kemikleri yamulmuş, eti sarkmış ama ras ölmemiş. Kimine göre yüz, kimine göre bin yaşındaymış. Gerçek adını hatırlayan Allah’ın bir kulu kalmayınca, Ras, bilge kadının ismi olmuş. Onu tanıyan büyükler ölüp gitmiş önce. Sonra gözlerini onun yaşlılığında açan bebekler kocamış. Köyde geçmişine şahit kimse kalmayınca Ras, öncesi, kimi kimsesi bilinmeyen, akıl sır ermeyen bir bilmece olmuş. İhtiyarladıkça yüzündeki çizgiler öyle derinleşmiş ki, kabuk gibi görünmeye başlamış. Bu bedenin sonuna geldiğini anlayan Ras, toprakla buluşmaya karar vermiş. Varmış ormanın kuytusunda sessiz bir yere kıvrılıp uyumuş. O uyurken günler kızıla dönmüş, geceler yıldızlarla dolmuş. Köylüler her yerde Ras’ı aramış. Nihayet onu bulduklarındaysa gözlerine inanamamışlar, cildi öyle sertleşmiş, vücudu öyle yarıklarla dolmuş ki, yanındaki ağaçtan farkı yokmuş. Hemen kucaklayıp köye götürmek istemişler. Fakat Ras’ı yerinden kaldırmak mümkün değilmiş. Kuş kadar kadını oynatamayanlar bir de ne görsünler, Ras köklenmiş, toprağı sıkı sıkı tutuyor. Demişler ki, bilgemizin yeri yurdu burasıdır artık. Ras yeni yuvasında gittikçe büyümüş. Dalları dallarını aşmış. Ormanın ortasına bütün heybetiyle kurulmuş. İşte böylece Ras olmuş sana Ulu Ras. Fakat köylü Ras’a danışmaktan vazgeçmemiş. Derdi olan gelip Ulu Ras’ın kolları arasına oturur, başlarmış anlatmaya. Kimi bir, kimi beş gece kalırmış. Orada insan bir dünyanın sesini, bir de kendi sesini duyarmış. Derdini kurt dinler, kuş dinler, cevabı kişi gene kendi kendine bulurmuş.

Gelgelelim yeni yetme oğlanlardan biri, köyü bir ağacın yönetmesinden çok rahatsızmış. Ona göre bu önemli görev kanlı canlı bir insanda, daha da doğrusu bir erkekte olmalıymış. Anası ne yapıp ettiyse oğlunu ikna edememiş. Oğlan bir ümitle fikrini köyün ileri gelenlerine açmış ama nafile. Herkes Ulu Ras'ın yol göstericiliğinden memnunmuş. Oğlan içindeki öfkeyi nereye koyacağını bilememiş. Gidip bir kartal yakalamış, günlerini onu ehlileştirmeye vermiş. Kartal evlerin üstünde uçarken herkes korkar, oğlan da bundan içten içe mutlu olurmuş. Hem sade insanlar da değil, hayvanlar da bu yırtıcı kuştan tedirgin olurmuş. Hele küçük kuşlar... kartal kanadını bir açtı mı, bulutları yırtıp süzülmeye başladı mı, saklanacak yer ararlarmış. Sonunda gelip Ulu Ras'a sığınmışlar. Zaten Ulu Ras’ın yapraklarının arasındaki boşluk öyle uçsuz bucaksızmış ki; kuşlar burada yaşamaktan hiç sıkıntı duymamışlar.

Aradan yıllar geçmiş, bizim oğlan büyümüş. Başının az üstünde onu takip eden kartalıyla köyde yürüdükçe herkes bir adım geriye gider, ondan çekinir olmuş. Fakat bu kadarı oğlana yetmiyormuş. Ne yapıp edip daha güçlü olmak, köyün reisi olmak istiyormuş. Düşünmüş, taşınmış, çareyi Ulu Ras'ı yok etmekte bulmuş. Almış baltayı eline, kartalını kafasının üstüne, düşmüş yola. Gençliğine, kuvvetine güvenen oğlan baltayı büyük bir iştahla Ulu Ras’a vurmuş. Vurmuş vurmasına da Ulu Ras bu, bana mısın dememiş, bir dağ gibi durmaya devam etmiş. Oğlan bir daha denemiş, bir daha denemiş, yok. Ağaç, karşısında dimdik durdukça çileden çıkıp öyle şiddetle vurmuş ki; balta kırılmış. Oğlan kudurmuş sinirinden. Eve dönüp olanları anasına anlatmış. Anası yalvarıp yakarsa da oğluna laf dinletememiş. “Ormanı yakarım!” demiş birden oğlan, gözleri parlayarak. Hırsın yok edici alevini tanımış kadın hemen. Anlamış ki, oğlan dediğini yapacak, kararlı.

Ormanı yakmak demek köyü yakmak demek. Kadın korkmuş olacaklardan. Bu defa o almış baltayı, gitmiş Ulu Ras’ın önünde durmuş. Nefesini tutmuş, göz göze gelmekten korkarak kaldırmış baltayı, var gücüyle indirmiş Ulu Ras'a. İlk darbeyle kulakları sağır eden bir çığlık kaplamış ormanın her köşesini; göğüslerinde kırmızı bir lekeyle binlerce küçük kuş havalanmış ağacın derinliklerinden. Kan yağmur olup yağınca üzerine, kadın yaptığından pişman olmuş, başlamış ağlamaya. Bir de bakmış ki, gözlerinden göz yaşı yerine kan akmasın mı? Baltayı elinden atıp ardına bakmadan koşmuş. Koşmak ki ne koşmak, durup dinlenmeden, ciğeri sökülür gibi. Hepsini unutacak kadar hızlı gitmek istemiş ya, Ulu Ras da kuşlar da bir türlü aklından çıkmıyormuş. Ne kulağında çınlayan acı dolu feryattan kurtulabilmiş ne de kana bulanmış giysilerden. Köye dönüp de olanları herkese anlatınca köylüler çoluk çocuk soluğu ormanda almışlar. Ulu Ras’ı dev gövdesiyle, ışıldayan yeşiliyle karşılarında görünce rahat bir nefes almışlar. Bu olaydan sonra ne bir kimse kesebilmiş Ulu Ras’ı ne de köylüden ayırabilmiş. O kuşların ismi de kızılgerdan olmuş. Derler ki, o günden beri nefesi biraz sıcakmış bu kızılgerdanın.”

"Küçük bir ejderha gibi!" diye sevinçle bağırdı Maya.

Birden Atakan’ın sesini duyup sıçradım.

“Al işte! Körün istediği bir göz... Tövbe tövbee. Heh, evet kızım ejderha gibi.”

“Korkuttun beni Atakan. Ne zaman geldin?”

“Kendini öyle kaptırmışsın ki, fark etmedin! Şu çocuktan ne farkın var Nehir ya? Ciddi ciddi bu bunağı mı dinliyorsun. Tipe bak, çirkinliğe bak.  O koca burnunda beni eksik bir tek.”

“Kadının ne suçu var şimdi? Niçin kızıyorsun?”

“Ona kızan kim ya? Şu haline bak. Durumun farkında mı değilsin, inadına mı yapıyorsun, anlamıyorum! Anaokulu bahçesi değil burası! Etrafta da senin götü boklu çocukların değil ayılar, domuzlar koşturuyor! Vahşi hayat senin sevgi böcekliğine fazla gelir. Ezer geçer seni!"

Atakan öfkeli. İki kez, yolu bildiğini iddia ederek bizi saatlerce yürüttü. Bir taştan atlarken bileğimi burktum. Atakan öfkeli. Çünkü bizi kurtaramıyor. Kendine biçtiği görevi yerine getiremedikçe hırçınlaşıyor. Atakan öfkeli. Teknoloji harikası su geçirmez hafif kıyafetler, internetin en ücra köşelerinden öğrenilen en güzel yürüyüş rotaları bilgileri, cep telefonuna indirilen uygulamalar, sabah evden tam zamanında çıkış ve ormana programın gerektirdiği saatte girişten sonra, uygarlığın son temsilcileri, biz işte buradayız; kılıksız bir kadından masal dinliyoruz.

Üçümüzü de süzüyor; aklı yerinde olmayan bir kocakarı, sakatlanmış bir kadın ve bir kız çocuğu. Yüzünde, ekşi, tuhaf bir ifade donup kalıyor. Çaresizliğiyle gergin, kızgınlığıyla yorgun Atakan tek kelime etmeden dönüp gidiyor.

“Koca ninemin nineme, ninemin anama, anamın da bana anlattığına göre; kızılgerdan bize ta Ulu Ras’ın zamanından miras kalmış. O minicik kuş, soluğuyla kadınların içindeki koru harlar, kalbindeki gücü başkalarına pay etmek isteyenlerin omzuna konar, kızkardeşliğe vesile olurmuş. Çünkü bir kadını nasıl en çok başka bir kadın yaralıyorsa, gene ancak bir kadın yüreklendirebilirmiş diğerini. Masal burada bitmiş ama ne dünya durmuş ne rüzgâr ne de yağmur. Dünya dönmeye, rüzgâr esmeye, yağmur yağmaya devam ettikçe bu masalı dinleyen her kız çocuğu, gece rüyasında bir kızılgerdan görmüş.”

Maya saçlarını açıp kadına sırtını dönüyor. Gözucuyla bana bakıp montunu çıkarıyor.  Kadın incecik parmaklarıyla Maya’nın saçlarını usul usul örüyor. Üçümüz de susuyoruz. Şimdi, çok uzaklarda akan bir suyu, ismini bilmediğim hayvanları, yaprakların hışırtısını duyuyorum. Ağaçların gövdelerinden, nemli topraktan havaya karışan taze bir kokuyla başım dönüyor.

Sahi, ben hiç kızılgerdan gördüm mü?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR