Unutmak Hatırlamak Unutmak
13 Mart 2020 Öykü

Unutmak Hatırlamak Unutmak


Twitter'da Paylaş
2

Soğuk yine. Ellerimden öpüyorsun. Alıp sol elimi, sol yumruğumu öpüyorsun. Ankara ayazında buza durmuş elimi koyduğum masadan alıp sıcağı avuçlarıma hohluyorsun. Brecht, yan masada oturmuş, başka bir ülkenin sokağında üşüdüğünü anlatıyor; portakal almak için cebinde olmayan paradan bahsediyor. Belli ki artık büyümüş, meyhanelere gelmiş o da. Cebinde parası var; yahut bende olduğu gibi onda da yine beş kuruş yok da yanındaki şairde var. Ellerimden öpüyorsun. Ayrancı pazarından aldığım ikinci el yüzüğü gösteriyorum sana. Öpüyor ve kaldırıp başını, uzaklara bakıyorsun. Ne anlar insan, ne düşünür böyle bir öpüşün ardından?

“Üç kere dolaştım pazarı, üç turun sonunda nihayet doğum günüm de olduğunu söyleyince yirmi liraya bıraktı yüzüğü. Meğerse satıcı çocuk da artık bu saatten sonra kimse almaz, anneanneme götürürüm diyormuş. Nasıl güzel mi?”

Sonra sen ağzını açmadan sadece gülümsüyorsun. Alıp sol elimi öpüyorsun. Öperken başını koyuyorsun ellerimin arasına. Yine bir şey demeden... Isıtıyorsun. Üç kere dolaşıp da sadece o yüzüğü alabilmek için soğukta ellerimi bu kadar üşüttüğüme üzülüyorsun. Dudaklarının kenarında incecik bir hüzünle bir kez daha öpüyorsun.

Daha nasıl anlaşılır? 

“Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz.
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı.” Akarsuya bıraktığı bir mektupta böyle diyordu Korkmazgil. Sen sustukça ben daha çok anlatıyorum. Dinlediğini biliyorum ama yine de.. Boş ver yine de diye bir şey yok. Sessizliğini alıp başıma koyuyorum. Başımın üstünde yeri oluyor sustuğun her cümlenin. Ama ben kendimi bir türlü bırakamıyorum o sessizliğe. Garson sürekli gelip gidiyor, meyhanenin pencereleri de soğuk yapıyor. Belki de bu dış sebepler itiyor beni konuşmaya. Çok da önemli değil. Neden yaptığı her şeye sürekli bir sebep bulmaya çalışır insan? Oysa ne hissediyorum? Ne hissediyoruz? İyi miyim? Yüzüm gülüyor mu? Neden her şeyi anlamaya çalışmak yerine durup sadece dinlemiyorum seni ya da içimdeolanbitenoherşeyi?

Yıllar sonra ilk defa rakı içeceğim. Ben yıllar sonra ilk defa; sen ise işin adabını biliyorsun. Ben hep rastgele içmişim, eşik diplerinde, sokak ortalarında, halay başlarında, kına gecelerinde, eş dost toplantılarının en civcivli anlarında. Sen muhabbet diyorsun. Bira herkesle içilir, şarap da belki ama rakı herkesle ve her yerde içilmez diyorsun. Konuşmaya başlayınca sen, susup dinliyorum. Bir insan bir şeyi nadiren yapıyorsa daha mı kıymetli oluyor? Bilmiyorum ama şunu biliyorum ki sen bir şeyi yapıyorsan bunu sebepsiz, öylesine yapmıyorsun. Muhakkak bir görünmeyen tarafı var buzdağının. Elim ne zaman rakıya gitse, senin kadehine götürüp, “Haydi,” diyorum. “Her seferinde gerek yok,” diye uyarıyorsun beni. Biraz kızarıp kendi halimde içmeye başlıyorum sonra. Güzel şarkılar çalıyor, bir meyhanenin olmazsa olmazı mı güzel şarkılar, güzel kadınlar ve adamlar mı? Yok meyhane güzellemesi yapmaya niyetlenmiyorum. Mekandan azade seviyorum seninle olmayı.

Birer duble bittikten sonra bir sardunyalı şarkı geliyor kulağıma:

“Öğrenmem lazım lütfen bana sırrını ver
Yoksa nasıl taşınabilir bunca keder”

Sanki okurmuş gibi içimi, sırrını fısıldayıveriyorsun kulağıma. Gözünün yaşını tutabilen biri olamadım hiç. Sonra bu sefer de bana üzülüyorsun. Sen hep üzülüyor musun bana? Bunu da bilmiyorum ama kederden başka bir şey de olsa gerek içinde bana karşı. Kederden başka, anlayıştan fazla, umuda dair bir şey… Acımanın yanından geçmemeli buşeyherneyse! Anason çekip kurtarıyor beni hemen bu düşüncelerden. Birer duble daha. Sonra birer tane daha. Konuşurken iyice keyiflenmeye başlıyoruz. Benim yayvan cümlelerimden sonra renkli kelimeler de çıkıyor artık, senin sessizliğin gülümsemelere dönüyor daha çok. Cebinden çıkardığın kitabı alıp karıştırıyorum. Doğum günü hediyemi. Öyle ya bugün kırk yaşıma giriyorum.  

“İçine bir şeyler yazsana”

Yazmıyorsun. İçimdeki ses, üçüncü kadehten sonra bile zorluyor beni kara, kapkara bir yere. Belli ki değerli bulmuyor, diyor içimdeki ses. Ama ben gitmiyorum onun götürdüğü yere. Yeşile, mora, ala gidiyorum. Hiç kırılmadan kendi kendime doğum günümün tarihini atıp, senin ismini yazıyorum. Olsun. Ne olmuş ki! Bir şeyi yapmayı reddetti diye insan, hiç sevmiyor olur mu yahut değer vermiyor? Küçücük bir yapmadığıyla sırt dönülecekse insana, ya daha evvel yaptığı onca güzel şey?

“Yürüyelim mi Kızılay’a?”

Yürüyoruz kalabalık caddelerde. Çoklukla araba, trafik lambası kalabalığı. Sonra ben evi hatırlıyorum. Hatırlamak da değil, aklımdan çıkmayan bir evi daha çok düşünüyorum. Beni evde bekleyen bir adamı, muhtemelen masada mumları üzerinde bir pastayı hatırlıyorum. Yemek yapmam gerek diyorum. “Şey,” diyorum. Biliyorsun, demek üzereyken bildiğin şeyi hatırlatmaktan vazgeçiyorum. Ne çok hatırlamak ve unutmak arasında gidip geldiğimi düşünürken bu kez rakı değil de ayaz getiriyor beni kendime. Ayrılışı da hisset. Hisset. Bilmeye çalışma, bil. Anla. Yaşa. Kendimle konuşuyorum. Acaba sen de sustuğun zamanlar kendinle mi konuşuyordun?

Birlikte maydanoz alıp ayrılıyoruz. Ben minibüse biniyorum, sen kim bilir nereye gidiyorsun iyiden ağırlaşmış adımlarınla. Sarılıyoruz sıkıca. İşte o an kedere dörtnala koşturan bir at oluyor kalbim. Eve gidiyorum, yemek yapmaya, doğum günü pastasından yemeye. Sonra, çok sonra doğum günlerim geçiyor bir bir; dördün yanına sıfırdan başka rakamlar ekleniyor her yıl. Rakı içmeyi yeniden, yeniden unutuyorum.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


İnsan Başkan
"İstanbul, İstanbul uzakta İstanbul'a ateş etmeyiniz..." Cemal Süreya
3:02 PM
İnsan Başkan
"İstanbul, İstanbul uzakta İstanbul'a ateş etmeyiniz..." Cemal Süreya
3:02 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR