Yeni bir toplum düzeni, başkalarıyla “bir olma” yaşantısını önceleyen, “öteki” ile “bir” ve “aynı” olduğumuzun derin sezgisine ulaşan bütünsel bir bilgeliğin içinde kurulabilir ancak. Ursula K. Le Guin, daima ötekileştirilenlerle yan yanadır. Onların haklarını kendi haklarıyla eşit görür.
Ursula K. Le Guin, kuşkusuz, çağımıza iz bırakan önemli, özgür ve özgün yazarlardan biri. İnsanlığa ve toplumlara yepyeni düşünce ve düş ufukları açması ve özgür bir dünyayı amaçlamasıyla okuru derinden etkileyen, onun farklı düşler ve tasarımlar oluşturmasını sağlayan, bir anlamda “yaratıcı okurlar yaratan”, sıra dışı bir yazar. Ursula K. Le Guin adını her duyduğumda aklıma önce düşlerle genişleyen bir evren, özgür hayal ülkeleri, yepyeni hayat tasarımları, ütopyalar ve fantazyanın binbir rengi geliyor.
Le Guin, kurguladığı dünyalar içinden yetişkinlere ve çocuklara seslenirken, hayallerde var olan ülkelere ve farklı evren boyutlarına çağırır bütün içtenliğiyle. Onun hayallerinin bir ucu gerçek dünyaya dokunur; böylece karşılaştırmaların ve sorgulamaların kapısını açar bizlere. Var olan gerçekliğe dışarıdan, sanki bir yabancıymış gibi bakmak, insanı yeni yaratıcılıklara da yönlendirir. Aynı zamanda Le Guin, bilimkurguya ve fantastik metinlere yazınsal boyutlar kazandıran sanatçıların başında gelir. Le Guin’in ilk yazılarını yazdığı dönemde bilimkurgu yapıtları ve fantastik metinler, edebiyatın alt türleri olarak görülüyor; hatta bazı eleştirmenlerce edebiyat dışı sayılıyordu. Ursula K. Le Guin, geniş kültürü ve felsefi birikimiyle, farklı ve sorgulayıcı bakış açısıyla yazdığı özgün kurmacaları sayesinde bilimkurguya ve fantazyaya hem felsefi derinlik hem de yazınsal/estetik değer kazandıran nitelikli bir sanatçıdır.
Ursula K. Le Guin’in, kurmacalarındaki evreni daha iyi kavramak ve onun düşsel dünyasına daha derinden nüfuz edebilmek için farklı yıllarda yazmış olduğu düşünsel metinleri de dikkatle okumak gerektiği kanısındayım. Böylelikle yazarın kurmacalarındaki ve düşünme biçimindeki özelliklerin asıl kaynağına ulaşabiliriz diye düşünüyor, yazarın özellikle 1973-1976 yılları arasında yazdığı denemelerden bir seçki oluşturan Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adlı kitabın bizlere iyi bir rehber olacağına inanıyorum.
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’da Ursula Le Guin’in düşünce ve düş dünyasının yapı taşlarını bulmak, bazı anahtar sözcüklerle onun yazı evrenine geçiş yapmak mümkün. Bu kitabın pek çok denemesinde, imgelemini, rüyalarını ve hayallerini özgür bırakan insanın gerçek anlamda yaratıcılığa ulaşabildiğini içtenlikle dile getirir Ursula K. Le Guin. Ona göre, sanatsal yaratıcılığımızın kaynağı bilinçaltımızdır. Sanatçı için gerekli olan bütün yaratıcı imgelerin bilinçaltında saklı olduğunu belirten yazar, kendi iç dünyasının derinliğine indiğinde ve rüyaların içindeki simgelere ve anlam katmanlarına ulaştığında, bilinçaltında saklı kalan bütün yaratıcı unsurları keşfettiğini belirtir. Yerdeniz’i planlayarak yazmadığını, onu “bulduğunu” söyler. Bunun bir keşif yolculuğu olduğunu vurgulayan Le Guin, iyi yapılmış planların her şeyi birden içerme eğiliminde olduğunu, keşiflerin ise adım adım gerçekleştirildiğini belirterek, keşfin zamansal süreçte uzun yıllar alabildiğini vurgular. Yerdeniz’i de adım adım ilerleyerek, planlamadan, doğal bir yazma akışına uyarak yazdığının altını çizer. Yazarken metnin akışına, metnin iç aklına uyarak, kendiliğinden, planlamadan ve zihni tamamen kendi doğallığına bırakarak yazmanın, insanı yaratıcı ve özgün olana kavuşturduğunun altını çizer.
Ursula K. Le Guin ve Taocu Düşünce
Ursula K. Le Guin’in yazma sürecinde en etkili olan fikir ya da felsefe Taoculuktur. Batı’nın akla, mantığa dayalı Kartezyen düşünme biçiminden çok farklı olan Taocu düşünme biçimi, Ursula K. Le Guin’in başka evrenler yaratmasına, ütopik ülkeler ve toplumlar kurgulamasına, bilimkurguyu ve fantazyayı derinleştirmesine zemin hazırlar. Le Guin, bu düşünme biçimini hem içselleştirir hem de yaşama/yazma biçimine dönüştürür. Taocu felsefe, yapıtlarının pek çoğunda karşımıza çıkar; bir dip akışı olarak her an var olur, kendini sürekli hissettirir.
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’daki “Rüyalar Kendini Açıklamalı” başlıklı yazısında şöyle diyor Ursula K. Le Guin: “Eylemle, yaratmayla ilgili bu yaklaşımım, belli ki temel bir tavır ve kitaplarımın çoğunda açıkça görülen I Ching’e ve Taocu felsefeye duyduğum ilgiyle aynı kökten geliyor. Taocu dünya kaotik değil düzenlidir, ancak düzeni insan ya da kişisel veya insancıl bir tanrı tarafından dayatılmış bir düzen değildir. Gerçek yasalar-bilimsel olduğu kadar etik ve estetik yasalar da- herhangi bir otorite tarafından yukarıdan aşağıya dayatılmaz, nesnelerin kendisinde vardır ve bulunmaları, keşfedilmeleri gerekir” (2002: 17). Le Guin, yaratıcı metinlerini yazma sürecinde, zihnini, Taocu felsefenin asıl niteliği olan “kendiliğindenliğe” yani doğal akışa bıraktığını da belirtir aynı yazıda. Bir anlamda “zihnin otomatiğe takılması” da diyebileceğimiz “wu wei”de, yaşanan ânın akışına, benliğini, zihnini tamamen bırakan bir yazar, bilinçaltını bilinciyle buluşturarak, yaratıcılığın sonsuzluğa açılan kapılarını aralamayı başarır.
Wu wei, (eylemsiz eylem), paradoksal görünür ama Taocu düşüncenin kendisi de zaten paradoksaldır. Taoculuk, insan aklının çizdiği dünyayı ve onun sınırlarını reddeder, Kartezyen düşünce ve mantık, “wu wei” gerçekliği içinde eriyip yok olur. Karanlığın Sol Eli’nin kişilerinden George Orr “şeyleri bir şablona oturtmanın yanlış olduğunu biliyorum. İşe yaramaz. Yüz yıldır aynı hatayı yapıyoruz” der. Gerçekten de “şeyleri zorla bir şablona oturtma çabasının ya da dünyayı salt akılcı bir çerçeveye oturtma isteğinin en az Descartes’tan, belki de Platon’dan beri Batı felsefesinin belkemiği olageldiğini” söyleyebiliriz (Call, 2017: 22). İnsan aklı sınırlı olduğu için aklın çizdiği sınırlar güvensizdir. Önce insan aklının özgürlüğe kavuşması gerekir; bu da ancak rüyalar yoluyla bilinçaltının derinlerine inmek ve simgeleri çözmekle, insanlığın çağlar boyunca kolektif bilinçdışında yaşattığı arketiplere ulaşmakla; yeni evrenlere akıl değil sonsuz hayaller yoluyla ulaşmakla olanaklıdır.

Hayal Gücü ve Bilinçaltı
Büyük bilim ustası Albert Einstein, hayal gücüne, mantık ve bilgiden daha fazla önem verir: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar." "Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere." “Hayal, bilimden daha önemlidir; çünkü bilim sınırlıdır. İnsan, aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.” sözleri Einstein’e aittir. Bir anlamda, gerçeklik, akıl kadar akıl dışını da kapsayan sonsuz bir diyalektik sarmaldır. Önemli olan, aklı özgür bırakarak bütünsel hakikate ulaşabilmektir. Ursula K. Le Guin de aklı sınırlayan her türlü mantıksal kuralı reddeder, hayal gücünün kanatlarına tutunur ve farklı dünyalara açılır. “Özgür olmak hiç de disiplinsiz olmak demek değildir. Diyebilirim ki hayal gücünün düzenlenmesi hem sanatın hem de bilimin temel yöntemi ve tekniğidir” diyen Le Guin, “Hayal gücünün bastırılabileceğinden emin değilim. Eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz o çocuk büyüyünce patates olur” (2002: 26) diye devam eder.
Ursula K. Le Guin, bilinçaltı konusunda Sigmund Freud’dan daha ziyade Carl Gustav Jung’un düşünce sistemine yakındır. Özellikle fanteziler konusunda Jung’u rehber alır. Uzak Doğu düşüncesinden ilhamlar almış olan Jung’a kendini daha yakın hisseder. Büyük fantezilerin, mitler ve masalların rüyalara benzediğini dile getiren Le Guin, mitler ve masalların, bilinç dışının diliyle, yani simgeler ve arketiplerle bilinçdışından bilince seslendiklerini ifade eder. Mitler ve masalların, kelimeleri kullansalar da müzik gibi bir işlev gördüklerini, sözel akıl yürütmeyi devre dışı bırakıp doğruca söylenemeyecek kadar derinde yatan düşüncelere gittiklerini, hiçbir zaman aklın diline tercüme edilemeyeceklerini belirtir. İnsanlığın ortak bilinçdışının en derinlerindeki karanlıkların, gölgelerin, gizemlerin anlamına ulaşmanın, masal ve mitlerde kendini ifade eden arketipsel ve sembolik dili çözerek mümkün olabileceğini sezdirir bize. Bu çözümlemede, mantık ve akıl değil, sezgi ve duyuş ön planda olacaktır kuşkusuz.
Gölge, Persona’nın yani, bilinçli zihnin ve egonun tam karşıtıdır: “Gölge, ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir. Kabil, Caliban, Frankenstein’ın canavarı, Bay Hyde. Dante’yi cehennemde gezdiren Vergilius, Gılgamış’ın dostu Enkidu, Frodo’nun düşmanı Gollum. Ruhunuzun ikizini taşıyan hayalet. Mowgli’nin Boz Kardeş’i, kurtadam, kurt, ayı, binlerce halk masalındaki kaplan; yılan Lucifer. Gölge, bilinçli ve bilinçsiz zihnin arasındaki eşikte bekler ve rüyalarımızda ona kardeş, dost, hayvan, canavar, düşman, rehber olarak rastlarız. O, bilinçli benliğimize kabul etmek istemediğimiz, kabul edemediğimiz her şeydir; içimizde bastırılmış, inkâr edilmiş ya da kullanılmayan tüm özellikler ve eğilimlerdir. (…) Jung’un kendisi de şöyle demiştir: "Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur." Başka bir deyişle, gölgenize ne kadar az bakarsanız, o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içindeki bir tehdide dönüşür. Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarı, ötekilere yansıtılır. Benim bir kusurum yok-sorun onlar. Ben canavar değilim, diğerleri canavar. Tüm yabancılar kötüdür. Tüm komünistler kötüdür. Tüm kapitalistler kötüdür. Ama kedi tekmeyi hak etmişti Annecim” (2002: 34-35) sözleriyle, Le Guin, gölgemizle yüzleşmemizin, onu yakından tanımamızın şart olduğunu belirtir; eğer gerçek dünyada yaşamak istiyorsak, bu yansıtmalardan vazgeçmek zorunda olduğumuzu, nefret edilesi olanın, kötü’nün, kendi içimizde bulunduğunu kabul etmemiz gerektiğini vurgular. Şöyle devam sözlerine: “Eğer birey diyor Jung, kendi gölgesiyle hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek bir şey yapmış olur. Günümüzün devasa, çözülmemiş toplumsal sorunlarının hiç olmazsa minicik bir parçasını sırtlanmayı başarmıştır” (2002: 35).
Bir yazısında “İnsan, aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır” der Jung. Gerçekten, ne varsa kendi içimizde var; yeter ki onları keşfedelim, bulalım, kendi içimizdeki kötüyle yüzleşmeyi başaralım. O zaman, ötekileştirme, dışlama, nefret, kin gibi duygularımızla da yüzleşecek; “öteki” dediğimizin aslında “kendimiz” olduğunun ve hakikatin “bütünselliğinin” sezgisine ulaşacak; kavgamızın kendimizle olduğunu fark edecek; içsel barışa giden uzun ince yolu yavaş yavaş adımlamaya başlayacağız. Yolun son noktasındaysa derin ruhsal bilgelik, bizim ona kavuşmamızı bekleyecektir.
Çocukların Düş Dünyası ve Yaratıcılık
“Çocuk ve Gölge” başlıklı denemesinde çocuk dünyasına bakışını, fantastik edebiyatın çocukların düş pencerelerini nasıl genişlettiğini ayrıntılarıyla dile getirir Le Guin. Onun, çocuklar için yazdığı kitaplar hakkında daha önce kaleme aldığım bir yazıda şunları dile getirmiştim: “Ursula K. Le Guin, sadece edebiyat eğitimiyle donanımlı bir yazar değil, aynı zamanda çocuk dünyasını yakından tanıyan, üç çocuklu bir anneydi. Yazar, çocukluk kavramının içerdiği psikolojik derinliklerin, sonsuz düşlerin farkındalığı, empatisi ve deneyimiyle yaklaşmıştır çocuk dünyasına. İnsanın çocukken daha fazla bilinçdışı zihni olduğunu ve bu zihniyle yetişkinliğinde olduğundan daha iyi ilişki içinde olduğunu belirten Ursula K. Le Guin, masalların, fantastik yapıtların, tekinsiz ya da olağanüstü anlatıların, çocuğun içindeki bilinmeyen derinliklere seslendiğini; fanteziye cevap verenin, onu sözel olmayan akıl dışı bir biçimde anlayanın ve ondan bir şeyler öğrenenin de bu iç derinlikler olduğunu dile getirir.
İnsanın ancak kendi gölgesiyle, kendi karanlık tarafıyla yüzleşebildiği oranda kendi benliğine yaklaştığını ve kendini bütünleyebildiğini vurgulayan Ursula K. Le Guin, gerçek fantezilerin insanın içindeki derin karanlıkları kavradığını, gölgeleri gösterdiğini ifade eder. Çağdaş yetişkin ABD’lilerin pek çoğunun fantastikten uzak durduğunu, “ejderhalardan korktuğunu” dile getiren Le Guin, bunun tam anlamıyla “özgürlük korkusu” olduğunu belirtir. Büyükler, “Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar” (2002: 29). Le Guin, özgürlük korkusunun, düşleri, yaratıcılığı, ilerlemeyi ve gelişmeyi engellediğini vurgular. Ona göre, düşlemeyi ve imgelemin sonsuz olanaklarını reddeden kişiler, “hüzünlü, güdük gerçeklerle baş başa kalan büyükler”dir.
Fantastik eserlerin çocuklara zarar verdiğini iddia edenlerin “Çocuklara doğruyu yanlışı gerçekçi kitaplarla, hayata uygun kitaplarla öğretmeliyiz” dediklerini hatırlatır ve şöyle devam eder sözlerine: “Çocuklara doğruyla yanlışın öğretilmesi gerektiği konusunda, çocukların da çoğunlukla bunu çok istediği konusunda hemfikirim. Ama çocuklar için gerçekçi anlatıların da bunu yapmak için en zor ortamlardan biri olduğuna inanıyorum. Kolektif bilincin yüzeyselliklerine, basitleştirici bir ahlakçılığa ve çeşitli yansıtmalara takılıp kalmamak çok güç. O yüzden de sonunda iyiler ve kötüler ikilemine varıyorsunuz” (2002: 39). “Bana öyle geliyor ki, çocuklara tamamen dürüstçe ve gerçeklere dayanarak iyilik ve kötülükten söz etmenin yolu, benlikten, iç, en derin benlikten söz etmektir. Bu, çocukların başa çıkabilecekleri, zaten başa çıktıkları bir şeydir; aslında büyürken tek işimiz de budur: kendimiz olmak.” “Büyümemiz için bize gereken, gerçekliktir. İnsan erdemini ya da kötülüğünü aşan bir bütünlüktür. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız vardır, kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir” (2002: 40).
Ursula K. Le Guin, böylece ileride toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyadaki kötülükler, adaletsizlikler, azap ve acılar karşısında; nihai olarak “gölge” karşısında teslim olmaya ya da inkâra daha az eğilimli olacağımızı belirtir. Fantastiğin çocuk dünyasına gerçekçi yapıtlardan daha fazla nüfuz edebildiğini sık sık dillendirir Ursula K. Le Guin. Karanlık ve ışığı çocukların bir bütün olarak gördüklerini, hakikati zihinlerinde bölmeden, sınıflandırmadan ve yargılamadan sezip kavradıklarını söyler. Gerçekten de, çocuklar, düşlerden gerçeklere, gerçeklerden düşlere kolayca geçiş yapabildikleri gibi; masallara ve fantezi evrenine rasyonel dünyada yaşayan büyüklerden daha fazla yakınlık duyar ve ona uyum sağlarlar. İç derinliklerine bu farkındalıkla yaklaşan çocuklar, yaşam boyu “gölge”lerle daha kolay baş edebilme şansına sahip olurlar. Fantezinin iç benliğin dili olduğunu, fantezinin de çocuklara ve başkalarına öyküler anlatmak için kendisine en uygun gelen yol olduğunu söyler Ursula K. Le Guin. Bu noktada Shelley’in sözüyle güçlendirir düşüncelerini: “Ahlaki iyiliğin en güçlü aracı hayal gücüdür.” (Soyşekerci, 2013: 94)
Ursula K. Le Guin’in Özgürlük Tutkusu
Le Guin için hayatın bütün alanlarında var olması gereken, hep özgürlüktür; o, bütün yapıtlarında özgürlüğü dolaylı ya da dolaysız bir biçimde işler. Onun için özgürlük her şeyden önce gelir. Belirttiğim gibi, düşünceleri, düşleri, yaşama biçimlerini kalıplara oturtan, her şeyi kategorize eden düz mantık kurallarından sıyrılmak, Le Guin için ilk adımdır. Özgürleşmenin diğer boyutlarına da açılırız onun yapıtlarında. Sözgelimi, Le Guin her türlü iktidara karşı gelir. “Rüyalar Kendini Açıklamalı” başlıklı denemesinde çarpıcı bir biçimde, “iktidar insanın ahlakını bozar.” (2002: 19) diyen Le Guin’e göre bütün iktidar biçimleri birey özgürlüğünün önündeki en önemli engellerdir. İktidarı uzun zaman elinde tutup “güç zehirlenmesi”ne uğrayan kişiler, kendi öz benliklerini ve içsel özgürlüklerini yitirirler. Ona göre, iktidar yalnızca dışsal; yani siyasi/ekonomik yapılarda değil, bireyin iç dünyasında, psikolojik yapısında da bulunur. İçteki iktidarı yenmenin yolu, öncelikle bunun farkındalığına ulaşmak, ego ile sınırlanmış iç dünyayı yıkıp yeni bir bakış açısı, farklı bir düşünme, davranma ve yaşama biçimi geliştirmektir. Böylece ego sınırları aşılıp evrensel hakikatle bütünleşmenin eşiğine ulaşılacaktır.
Yazarın, toplumsal ve kişisel iktidarlara itaatsizliği işlediği pek çok yapıtında, anarşizm düşüncesinin derin izleri vardır. Le Guin, dil, toplumsal cinsiyet, din, mülkiyet gibi kavramlara da karşı çıkarak, roman kişilerinin konuşma, düşünce ve davranışları üzerinden, kendi tahayyül ettiklerini ve içselleştirdiği düşüncelerini dillendirir ve okurlarına yeni ufuklar açar. Le Guin, her türlü dayatmaya ve didaktikliğe karşı çıkar. Edebiyatta yaratıcılık için aklı özgür bırakma ve serbestliği önceler. Düşünme biçiminde kalıpları kıran, putları yıkan, toplumun dayattıklarını sorgulayan, birey özgürlüğünü engelleyen kuralları irdeleyen Ursula K. Le Guin, yapıtlarının pek çoğunda da devrimci ve anarşizan bir tavır sergiler. Le Guin, kapitalizmi sorgular, mülkiyeti reddeder, hiçbir mülkiyete yer verilmeyen ütopik yerler kurgular. İçinde, iyelik zamirinin geçmediği bir dille konuşur onun “mülksüz” roman kişileri. İyelik hali, kişi özgürlüğünü kısıtlar; Erich Fromm gibi söylersek, “sahip olmak” yerine “olmak”tır insan için önemli olan. “Olmak” yaşantısında, kişi evrenle bütünleşir, “sahip olmak” ise insanı, nesnelerin, eşyanın, mülkiyetin tutsağı haline getirir. Tam anlamıyla özgür olabilmek için kendi kullandığı dilde bile “iyeliği” reddetmelidir insan.
Yeni bir toplum düzeni, başkalarıyla “bir olma” yaşantısını önceleyen, “öteki” ile “bir” ve “aynı” olduğumuzun derin sezgisine ulaşan bütünsel bir bilgeliğin içinde kurulabilir ancak. Ursula K. Le Guin, daima ötekileştirilenlerle yan yanadır. Onların haklarını kendi haklarıyla eşit görür. Kadınların ikinci cins olarak kabul edilmelerine, toplumda aşağılanmalarına, haklarının kısıtlanmasına karşı çıkar. Erkek egemen toplumdaki cinsiyetçi yaklaşımları reddeder; yeri gelir, Karanlığın Sol Eli’ndeki gibi, cinsiyetsizliği veya erdişiliği işler. Karşıt görünen unsurların bütünlüğünde yer alır onun dillendirdiği bütün gerçekler. Eşitlikçi yaklaşımını, toplumsal ve bireysel planlarda ifade eden; her türlü toplumsal hiyerarşiye de itiraz eden Le Guin, vurguladığım gibi, zıtların birliği fikrine, Taocu çelişik mantığa derinden bağlıdır. Düşüncelerinin kaynakları buralara uzanır.
İtirazlarını, çocukların toplumda bir “insan” olarak görülmemesine, onların haklarına değer verilmemesine de yöneltir Le Guin. Zayıftan, mağdurdan ve mazlumdan yana tavır sergilemesi Le Guin’i “edebiyatın vicdanı”nı oluşturan yazarlar arasında görmemiz için yeterli bir neden oluşturur.
Lewis Call, “Le Guin’in özellikle 1960’ların sonu ve 70’lerin başında yazdığı kitapların modern anarşizmin ufuklarını aşan olasılıklar sunduğunu” belirtir ve şunları ifade eder: “Le Guin bu kitaplarda erselikliği irdeler, akılcı ontolojileri yıkar, anarşist diller konuşur ve radikal bir zaman felsefesi oluşturur. Postmodern anarşizmin temaları eserlerinde mevcuttur” (2017: 36). Bu çalışmaya göre, Ursula K. Le Guin’in yepyeni bir zaman felsefesi oluşturması, Mülksüzler’de Shevek’in düşüncelerinde vücut bulur. Shevek’in hedefi, fizikte iki karşıt alan olan ardışıklığı ve eşzamanlılığı bir araya getirmektir. Ardışıklık, doğrusal zaman algısıdır ve Batı dünyasının düşünce biçimini şekillendirir. Eşzamanlılık ise doğrusal olmayan zaman algısıdır. Bu zaman algısı, zamanı döngüsel ve tekrarlı kabul eden felsefeleri de kapsar. Shevek bu konuda şunları söyler: “O halde zamanın iki yönü vardır. Bir yanda ok, akan bir nehir vardır. Onsuz değişim, ilerleme, doğrultu ve yaratım olmaz. Öbür yanda ise daire veya çember vardır. O olmazsa kaos olur, anlar anlamsız bir şekilde birbirini izler; saatsiz, mevsimsiz ve vaatsiz bir dünya olur.” (…) “Böylelikle mistik aklıyla bilinç dışını yeniden bağladığında her şeyin ‘bir’ olduğunu görür ve bengi (sonsuz) dönüşü anlar” (2017: 32). Zamanın her iki algısını bütünleştiren, devrimsel bir yaklaşımdır bu. Böylece insan zihni, tek zaman algısına tutsak kalmaz.
Yazmanın Özgür Alanları
Ursula K. Le Guin açısından “yazmak”, kendimize yeni özgürlük alanları açmak, daracık dünyamıza genişlikler ve farklı boyutlar kazandırmak anlamına gelen tutkulu ve yaratıcı bir eylemdir. Yazma süreçlerine, kadın yazarların yazma ve yayımlama sıkıntılarına dair kaleme aldığı metinler de vardır Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’da. “Metin Sessizlik ve Gösteri”de şunları dile getirir: “Her türden yazı, sözcüğü zaman dışında sabitler ve onu sessizleştirir. Okur gayri faniliğe yeniden can verir nefesiyle, o sessizliğe de belki gürültü üfler” ( 2002: 42). Metnin iç sesi üzerinde etraflıca duran Le Guin, 2017’de ülkemizde Dümeni Yaratıcılığa Kırmak adıyla yayımlanan, yazma hakkındaki toplu yazılarına da “metnin sesi” meselesiyle başlar. Gerçekten, seçilen sözcükler metinde bir armoni, bir müzik değeri oluşturursa o metnin akıcılığı ve akılda kalıcılığı artar. Eskilerin bu konuya çok önem verdiğini belirtir Le Guin. Özellikle sözlü edebiyatın eskiden çok önemsendiğini, günümüzde ise küçümsendiğini dillendirir. Okuryazarlığın uzun süre seçkin erkek kesiminin egemenliğinde oluşunu da eleştirel bir yaklaşımla ifade eder. Metnin müziğini duymanın en iyi yolunun onu yüksek sesle okumak olduğunu belirten Le Guin, bu yolla metnin ses değerini ve ses/anlam dengesini oturtabileceğimizi söyler.
Erkek egemen dünyada kadın yazar olmanın ve bir metin üretmenin zorluğunu da anlatır. “Şiirimiz ve onun eleştirisi ‘profesyonel’ olduğu sürece, yani erkek-egemen olduğu sürece, elimden geldiğince onu altüst etmeye çalışıyorum. Eril şiir, nihai olarak kadınların yokluğuna, Kadın ve Doğa’nın nesneleştirilmesine dayalıdır” diyen Le Guin (2002: 50), kadınların erkek-egemen dünyada kadınların özne olarak şiirde yer almalarının, şiir metni oluşturmalarının epey zaman sonra gerçekleştiğini vurgular.
Pek çok denemesinde Virginia Woolf’un hayatından ve yapıtlarından örnekler veren, onun düşüncelerini kendine rehber alan Le Guin, metnin müziği konusunda yine Woolf’u örnek gösterir; Deniz Feneri’nin metnin sesi açısından çok etkileyici olduğunu belirtir. Ursula Le Guin, kendisi gibi feminist, özgür ve öncü bir kadın yazar olması bakımından, Virginia Woof’un yapıtlarından, bu yapıtlarındaki cümleler, durumlar ya da karakterlerden örneklerle düşüncelerini güçlendirir.
Ursula K. Le Guin, anlatı sanatında daha önceden saptanmış olan pek çok kurala da karşı çıkar. Anlatının bir hedefi olması, bir ya da birkaç çatışma içermesi, içinde kahramanlarının olması gibi önceden belirlenen ve yazarı sınırlandıran kurallardır bunlar. Le Guin, romanı bir “bohça” olarak tanımlar; “bohça, kap” gibi nesnelerin “feminen” nesneler olduğunu, kadının toplayıcılığını ve üreticiliğini simgelediğini belirtir. Romanları neden sevdiğini ise “romanların içlerinde kahramanlar değil insanlar vardır” diyerek açıklar.
Le Guin yazma sürecinin ögelerini şöyle sıralar:
1. Dilin örüntüleri-sözcüklerin sesleri
2. Sözdizimi ve dilbilgisinin örüntüleri; sözcük ve cümlelerin kendilerini birbirlerine bağlayışı; bu bağların daha büyük birimler (paragraf, kısım, bölüm) oluşturmak üzere kendi içlerinde bağlanışı, kısacası yapıtın hareketi, zaman içindeki temposu, hızı, yol alışı, biçimi.
3. İmge örüntüleri: sözcüklerin zihin gözüyle görmemizi ya da imgesel olarak sezmemizi sağladıkları ya da yol açtıkları şeyler.
4. Fikir örüntüleri: sözcükler ve olay anlatıları sayesinde anladığımız ya da anlayışımızı kullanarak var ettiğimiz şeyler.
5. Duygu örüntüleri: sözcüklerin ve anlatının, yukarıdaki tüm araçları kullanarak, varlığımızın doğrudan ulaşılamayan ya da sözcüklerle ifade edilemeyen bölgelerinde bize yaşattıkları duygusal ya da tinsel deneyim. (2002: 60)
Sonuçta, metin oluşturmanın örgülemeye benzeyen bir süreç olduğunu ifade eder. Zaten kelime anlamı olarak düşünürsek, “yazmak, satır satır dokumaktır: text –> textile ≈ metin, dokuma” anlamına gelir. Yukarıda örneklediği bütün örüntü türlerinin bir araya gelmesinin, adeta gizemli bir durum oluşturduğunu da söyler Le Guin. “Yazarın zihninde bir duygunun kendisini ifade edecek bir imgeyle birleşmeye başlayıp da bu imge bir fikre vardığında, o âna kadar yarı oluşmuş olan o fikir, kendine yeni sözcükler bulmaya başlayıp bu sözcükler de yeni imgelere dönüşmeye başladığında” olağanüstü bir yaratım sürecinin de başladığını dile getirir. Zihnin yaratıcı akışa kendini teslim etmesidir bütün bu süreç. Le Guin’e göre, merkezdeki örüntünün “imge”, diğerlerini bağlayan ögenin “imge örüntüsü” olduğunun da altını çizelim.
Öykü yazma sürecinde doğallık, kendiliğindenlik, akışa bırakma, zihni otomatiğe alma (wu wei) önemlidir. Özcesi, yazma anında öykü dışında başka bir şey düşünmemek gerekir: “Öykü, yaratı pınarlarından, sırf var olma arzusundan doğar; kendi kendini anlatır; kendi kanalını açar, kendi sözcüklerini, kendi yolunu bulur; yazarın görevi onun aracılığını yapmaktır” ( 2002: 64). Kendi içine derinlemesine dalan bir sanatçı, bir anda “ortak malzemeyle” yani, insanlığın kolektif bilinç dışıyla karşılaşacaktır. Gerçek bir mit; bilinç ve bilinç dışı alanların birbirine bağlanması sürecinde ortaya çıkacaktır. Buradan hareketle, yaratıcı süreçlerini ilerletecek, tüm insanlığın özüne ulaşacaktır sanatçı.
Kadın yazarın, eril iktidara, eril dile teslim olmadan yazabilme mücadelesi konusunda tarih boyunca yaşadığı pek çok zorluğa da değinir Le Guin. Küçük Kadınlar’ın roman kişisi Jo üzerinden, kadının yazma, yaratma, yayımlama ve var olma mücadelesini dile getirir. Eve hapsedilen kadının kendine özgür alanlar yaratabilmesinin zorluklarını ayrıntılarıyla anlatır. Tavan arasındaki eski bir sandığın ya da mutfak masasının üzerinde yazılarını yazmaya çalışan o kadınların ne yazık ki “kendilerine ait bir odaları” yoktur henüz.
Le Guin, günümüzde ise kadın erkek tüm yazarların “özgür” göründüklerini ama bir taraftan da piyasa koşullarının onları zorladığını, hatta kimilerini esir aldığını da belirtir. Kapitalist sistem içinde yazarın yaratıcı gücünü sınırlayan başlıca unsur piyasa koşullarıdır. Görece ya da görünürde bir özgürlük varsa da her şeyi belirleyen, satış, pazar ve piyasadır. O yüzden, iyi edebiyat; iyi bilimkurgu ve iyi fantastik romanlar yazan bir yazarın, piyasanın dayattığı yüzeyselliğe, basitliğe, vasatlığa bütün gücüyle direnmesinin şart olduğunu belirtir Le Guin.
Görüldüğü üzere, Ursula K. Le Guin’in düşünce dünyası, çok zengin, çok geniş ve çok derin bir dünyadır. Bu dünyaya daldığımızda henüz keşfedilmemiş şeyler de yolumuzun önüne serilecektir. Sıklıkla vurguladığım gibi, Le Guin’in dünyasını şekillendiren asıl öge özgürlüktür. Her türlü özgürlük, onun yapıtlarının odağında yer alır. Yazma, yaratma, kurgulama, düşleme, yenilikler oluşturmada devrim yaratan yazarların içinde Le Guin’in önemi ve değeri çok başkadır. Onun bu başkalığı, yapıtlarını ölümsüzlüğe ve sonsuzluğa taşımaktadır. İnsanlığın özgürce düşünmesi ve özgürce düşlemesi var olduğu sürece Ursula K. Le Guin’in yapıtları da var olacak, insan bilincini ve imgelemini ışıklandırmayı sürdürecektir.
Kaynaklar
Lewis Call, Ursula K. Le Guin’in Postmodern Anarşizmi, Sub Yayımları, 2017.
Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar, Metis Yayınları, 2002, 2. Baskı.
Hülya Soyşekerci, Ursula K. Le Guin’in Çocuklara Sunduğu Özgür Dünya, Oggito, 21 Şubat 2018.






