Yas Okumaları II
Romanın en etkileyici bölümlerinden biri Grainier’in 1960’larda yeni otoyolda çalışan işçileri izlemesi.
“Robert Grainier, 1917 yılının yaz aylarında Idaho Panhandle’da, Spokane Beynelmilel Demiryolları’na ait kumpanya depolarında hırsızlık yaparken yakalanmış ya da en azından böyle itham edilmiş Çinli bir amelenin hayatına kast edilen bir teşebbüse dahil olmuştu.”
Denis Johnson’ın Tren Düşleri böyle başlıyor. Yetmiş beş sayfalık bu novella’da Denis Johnson, Robert Grainier’ın yaşamını Amerika Birleşik Devletleri’yle, özellikle de ülkeyi saran tren yollarıyla beraber anlatıyor.
Ben bu kitabı babam öldükten bir ay kadar sonra okudum. “Grainier’in kendisi de seksen yıldan fazla yaşadı, 1960’ları bile gördü.” Bu cümlede hep babam geldi aklıma. “Fehmi Yıldıran’ın kendisi da seksen yıldan fazla yaşadı, 2020’leri bile gördü.” O sırada bizi teselli etmek isteyen dostların, akrabaların en çok değindikleri nokta da buydu. Uzun yaşadı, güzel yaşadı. Hepimiz bunun farkındaydık zaten ama bu nasıl bir bencillik bilmiyorum, her ölüm erken ölüm. Babamın seksen dört yaşında olması beni kaybına ne kadar hazırlayabilirdi ki. Üstelik babamla son ayımız depreme, depremde giden gencecik insanlara üzülerek geçmişken insan hakikaten kendi yasından utanıyor bazen.
Tren Düşleri, Türkçede ilk kez Holden Kitap tarafından yayımlandı ama Denis Johnson’ın başka kitapları daha evvel Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanmış, şu an baskısı yok. Holden Kitap umarım Tren Düşleri’nden sonra bizi yazarın diğer kitaplarıyla da buluşturur. Benim açımdan geç kalınmış bir okuma oldu çünkü Denis Johnson tam da çok sevdiğim Amerikan minimal tarzında yazıyor. Raymond Carver’dan ders almış, uzun süre kendi de üniversitelerde yaratıcı yazarlık dersi vermiş. Öykülerinde Carver etkisi vardır belki, bilmiyorum ama Tren Düşleri’nin kendine has dil ve biçemi var. ABD tarihi, demir, tomruk ve trenlerle ilerlerken, çocukluğundan itibaren yaşamı bunlarla değişen bir adamın hikâyesiyle oldukça sade ve basit bir biçimde birleşiyor.

Yazının başında alıntıladığım Çinli amele roman boyunca Grainier’in aklından çıkmıyor çünkü o olaydan üç sene sonra başına gelen felaketle karısını ve küçük kızını kaybediyor. Yangından sonra ailesinin cesetlerini bile bulamadığında ilk aklına gelen, Çinlinin ona eziyet ettikleri süre boyunca ettiği beddualar. Romanda iyi kalbine şahitlik ettiğimiz Grainier, Çinliyi ellerinden kaçırmış bir halde eve dönerken şöyle düşünecek kadar acımasız: “Şimdi akşamüzeri yaşadıkları o cinnet haline hayret etse de, o şiddet karşısında, tüm olanların onu rüzgârın önüne katıp bir tohum gibi savurması karşısında kafası karışmış olsa da genç Grainier yine de erken davranıp Çinli onlara beddua etmeden önce onu öldürmüş olmayı dilerdi.”
Babam geliyor aklıma. On dördünde geldiği İstanbul’da birlikte yaşayıp çalıştığı Rumların başına neler geldiğini görmesi için üç yıl geçmesi gerekecek. Kitapta Çinliye saldıran güruhun bin beteri, 6-7 Eylül 1955’te gayrimüslim vatandaşlara organize bir biçimde saldıracak. Babamı o gün olan biteni sezen Rum patronu erkenden eve yolluyor ama gençlik işte, on yedi yaşındaki Fehmi, İstiklal Caddesi’ne çıkıp olanı biteni biraz izliyor. Korkuyor ve yaşadığı bekâr odasına gidiyor. Sesler iki gün kesilmiyor. Çalıştığı pastanenin de vitrini ve pek çok şeyi kırılmış ama en azından can kaybı yok, buna da şükür. Tam bir ay hep beraber tadilat yapıyorlar. Sonradan bize caddedeki kumaş yığınlarının üzerinden tepeleri aşar gibi yürüyebildiklerini anlatacak.
Ya babam Grainier gibi lincin faillerinden biri olsaydı… Ya o cinnet haline kapılıp eline birbirinin aynısı sopalardan alsaydı… Başımıza gelen kötü bir olayda Grainier gibi o cinnet ânını mı suçlardı, yoksa pek çokları gibi hiçbir şey olmamış gibi mi yapardı. Sonra süregelen yaşamından, Yorgo’yla hikâyesinden ve ömrü boyunca “Biz her şeyi onlardan öğrendik.” demesinden eminim babamın yanlış yola sapmadığına. Ama sorunumuz bu değil zaten, insan ömründe her zaman doğruyu seçmeyebilir ve bu çok da bir şey ispatlamaz. Tren Yolları’nın kahramanı Robert Grainier ömrünün sonuna kadar dürüst bir adam olarak yaşamayı sürdürüyor, üstelik yazar bizi onunla böylesi olumsuz bir olayla tanıştırsa da kısacık romanda hikâyesini o kadar derinleştiriyor ki “Yok canım diyoruz,” kendi kendimize, “Çinli ölmedi zaten, onun bedduasından değildir.”
İnsan kökünü, kökenini, şimdiki moda terimle aile dizilimini bilmeden de yaşayabiliyor.
Babam en azından on dört yaşına kadar anası babasıylaymış, bu açıdan Grainier’den şanslı. Robert Grainier’in hikâyesi nerden bindiğini bile bilmediği bir trenle başlıyor. Denis Johnson tüm ustalığıyla ikinci bölümün sonunda Grainier’in yaşamının belli başlı olaylarını sayarak geçmişe ilmek atıyor. “Hayat hikâyesi hatırlayamadığı bir tren yolculuğuyla başlamış, sonunda da kendini içinde Elvis Presley’nin bulunduğu bir trenin dışında bulmuştu.” Üçüncü bölüm bu ilmekten mülhem kahramanın en eski anısıyla başlıyor. Altı ya da yedi yaşında, tek başına, üç kuruş para ve yakasına iğnelenmiş adresle günler boyu trenle yolculuk yaparak gelinmiş bir ev, halasıyla eniştesinin yanı. Kendi ana babası kimdi, nereliydi, hiçbir fikri yok. Kuzenlerinin söyledikleri var sadece. O kadar umrunda olmamış ki Grainier’in, halasına ve eniştesine sormak aklına bile gelmemiş. Sormak aklına geldiğindeyse ikisi de yokmuş artık. Hayat işte bazen bu kadar basit. Şimdi düşününce bizi travmalardan travmalara sürükleyecek bu tren yolculuğu hiç de öyle olmayabiliyor. İnsan kökünü, kökenini, şimdiki moda terimle aile dizilimini bilmeden de yaşayabiliyor.
Ben de babamın nereden nereye, nasıl, niçin gelmiş olduklarını bilememesine epey bozulurdum. Daha evvel bir yazımda bahsettiğim gibi kendimi muhacir hayal ederken yörük olduğum gerçeğiyle yüzleşmiştim. Ama insanlar topluca Toroslardan Bolu’ya niye göçerdi, Osmanlı’nın Alevi politikaları sonucu muydu, Alevi’ysek ne zaman dönmüştük, babaannem yumurta boyamayı nerden biliyordu, köyünün adı niye “Babahızır”dı… Bunları bilmiyordu babam. Eskiden beri tarihi çok severdi, son on senedir sürekli mikro tarih kitapları, göçler, sürgünler üzerine romanlar okuduğundan artık o da merak ediyordu ama işte aynı Grainier gibi "Büyüklere sormak hiç aklıma gelmemişti.”

Yazarın Grainier’in yaşamını belki de tamamen değiştiren o devasa yangını anlatımı, ağaçları, kokuyu, sonrasında doğanın yavaş yavaş kendine gelmesini filizler, çimenler ve çamlarla ustalıkla betimlesi çok etkileyici. Aynı zamanda yangının işleyen demiryolunu nasıl etkilediğini, trenlerin durmasıyla iyice kesintiye uğrayan hayatı da arka planda sezdiriyor. Grainier, On Bir Mil Kestirme Köprüsü, Robinson Boğazı Köprüsü gibi hep tren yolları için yapılan köprülerde çalışırken, Birinci Dünya savaşı sonunda yine demiryollarında kullanılacak devasa ladin ağaçlarının, kütüklerin özel raylarla tüm kıtaya dağıtıldığı bir ormanda çalışıyor. Öyle tıkır tıkır işleyen bir sistem ki bu, bir ülke demir ağlarla nasıl baştan başa örülüyor, anlıyoruz.
Grainier ne yanıp kül olan kulübesini bırakabiliyor ne de orada kızına ve karısına dair gördüğü hayalleri. Zorlu coğrafi şartlarda ve insan hayatının daha değersiz olduğu bir dönemde, yeri geliyor taşımacılık yapıyor, yeri geliyor ormancılık ya da hep bildiği gibi demiryollarında işçilik. Garip şeyler de yaşıyor, önünde kalpten giden gencecik bir delikanlı, köpeğinin vurduğu bir adam…Hayatın tam da böyle bir şey olduğunu vurguluyor sanki Denis Johnson, garip şeyler yaşar, üstüne çok da düşünmezsiniz. Grainier güzel şeyler de yaşıyor ve bunu minnetle anımsıyor. Kimsesiz bir çocuk olmasına rağmen seviyor, seviliyor, kısa bir süre için de olsa aile sahibi oluyor. Montana’da berberde tıraş olurken Elvis Presley adında meşhur bir “çiftçi” geçiyor kasabadan, panayırda tek motorlu uçağa bile biniyor, iki metre yüksekte uçarken kızı ve karısıyla en mutlu ânını anımsıyor.
Romanın en etkileyici bölümlerinden biri Grainier’in 1960’larda yeni otoyolda çalışan işçileri izlemesi. Demiryolları artık yerini otoyollara bırakmış, bizde de olacağı gibi. “Grainier gençlerin, o sert başlıklarını birbirilerinin başından yürütmelerini, on-on beş metre aşağıdaki emniyet ağına atmalarını, sonra da peşinden kendilerini de atıp ağda çılgınlar gibi zıplamalarını ve sonra ip tellerinden ahşap iskeleye tırmanmalarını hayretle seyretmişti. Kendisi de eskiden kirişler arasında bir şempanzeye benzerdi ama şimdilerde midesi bulanmadan bir tabureye bile çıkamaz olmuştu. Onları seyrederken birden neredeyse seksen yıl yaşamış olduğunu ve dünyanın durmadan dönmesine tanık olduğunu fark etti.”
Denis Johnson, Grainier’in basit ve küçük yaşamının yanı sıra başka şeyleri de gösterip sezdirmekte oldukça usta.
Babam en son bayram için şekerpare hamuru yoğururken yorulmuş ve şekeri düşmüştü. Hayal kırıklığı içinde oturdu sandalyeye. Kollarına baktı, artık etleri sallanan, zayıflamış kollarına, “Ben bu hâle düşecek adam mıydım?” dedi. Sanırım bedenine dair bize dillendirdiği en büyük sitemi buydu. Tüm kardeşleri ondan önce ölmüştü, uzun yaşamış, pek çok şey görmüştü ama on üç yaşında İstanbul’a gelip de çıraklığa başlayan, aklınıza gelebilecek her ürünün pastanelerde elle yapıldığı dönemde ustalaşan, 1970’te kendi pastanesini açan, Paskalya ve yılbaşlarında yeri geldiğinde geceler boyu hamur yoğuran, çikolata döken o genç Fehmi’ye ne olmuştu da iki tepsi şekerpare bile yapamaz hâle gelmişti. Grainier’in genç işçileri izlediği o paragrafta benim aklımda hep işte o bayram arifesi vardı.
Romanda ABD’nin nasıl geliştiğini, değiştiğini hissediyoruz. Denis Johnson, Grainier’in basit ve küçük yaşamının yanı sıra başka şeyleri de gösterip sezdirmekte oldukça usta. Çinli ameleye yapılan eziyetle başlayan romanda, geçmişte Çinlilerin trenlerle istiflenerek Montana’ya gönderildiklerini, Kootenai kızılderililerinden ağzına içki koymayan Bob’un nasıl kandırılıp yaşamına mâl olacak biçimde aşağılandığını, Kootenai kadınlarının nasıl dejenerasyona uğradığını da Grainier’in gözünden görüyoruz. Pek çok batıl inanç, yerel mit, kayıp bir kız çocuğu hayalinin kurtkız imgesine karışması da romandaki olayların içinde yer alıyor. Aslında koskoca bir Amerikan tarihi anlatılan ama küçücük bir hayatla.
Holden Kitap iyi ki bizi bu nefis novella’yla buluşturdu. Bu arada Çiğdem Erkal çevirisi okumayı çok özlediğimi fark ettim. Seçtiği bazı sözcükleri tekrar tekrar takdir ettim.
“Grainier’in kendisi de seksen yıldan fazla yaşadı, 1960’ları bile gördü. (…) Tek bir sevdiği, yani karısı Gladys, yarım hektarlık bir arazisi, iki atı ve arabası olmuştu. Hiç sarhoş olmadı. Hiç ateşli silah kullanmadı, hiç telefonda konuşmadı. Düzenli olarak trene binerdi, birçok kez otomobile ve bir kere de uçağa bindi.”
Romanın bu son satırlarını içimden şöyle tamamlıyorum: “Fehmi Yıldıran’ın kendisi de seksen yıldan fazla yaşadı. 2020’leri bile gördü. Tek bir sevdiği, yani karısı Fikriye, üç de uğruna yaşadığı ve bunu her an hissettirdiği kızı olmuştu. Büyük kızını istemeye geldiklerinin ertesi gecesi hariç hiç sarhoş olmadı. Hiç ateşli silah kullanmadı…”






