Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Şubat 2018

Öykü

Yeliz Akıncılar • O Çocuk

Yeliz Akıncılar

Paylaş

18

0


Sedat daha ne kadar bakacak o kâğıda? Bu gözlükler yüzünü olduğundan daha ince, daha endişeli gösteriyor. Kapıyı üzerine kapattığımız sesler koridorda kendi kalabalığını yaratmaya devam ediyor. Bu her şeyiyle eski binanın kokularıyla yok olmak istiyorum. Gökyüzü, kentin kirli havasına inat aydınlık içinde geçiyor kocaman pencereleri. Nihayet başını kaldırıyor, zarfı masaya bırakıyor. Yanıma geliyor. Demek susmaya devam edeceğiz. Anlıyorum. Gözlüklerini çıkarıyor, ama yüzü hâlâ aynı incelikte. “Naci’nin önerisine ne diyorsun?” Başımı Numune’nin yüksek tavanlı odalarına dolan gökyüzüne çeviriyorum. Vapurları mı duyuyorum. Haydarpaşa’ya yanaşan takaları. Mitos’ta kadeh kaldıran erken rakıcıları. Karacaahmet’ten yükselen duaları. Selviler yaşayanlarla ölülerin üzerine eğiliyor. Bütün yeryüzü akışında diyor bulutlar. Ne vakittir bu akışın dışındayım, yorgunum. “Yeniden denemenin yararı yok diyorsun yani.” Pencereye yaklaşıyor. Büyük kanatlardan birini açıyor. Cebinden çıkardığı sigara paketini göstererek izin istiyor. “Kendini öldürüyorsun.” “Doktor kontrolünde içiyorum, endişelenme.” Ne iyi dostsun sen Sedat. Komik değilsin, ama iyisin. Zor anları göğsümüzde yumuşatmamıza yardım eden bir dost. Kalkıyorum. “Gideyim ben.” “Naci’ye uğra, haber bekliyor.” “Şimdi değil Sedat, biraz hava alayım.” Laboratuarın önünden geçmek istemiyorum. En yoğun zamanı zaten. Doğrudan iniyorum, önce merdivenleri, sonra Haydarpaşa’ya inen yokuşu. Ayaklarım Haydarpaşa Garı’nın deniz ucuna kendiliğinden yol alıyor. İçim eziliyor. Bir parça simit olsa. Rüzgâr tuzlu, sert, şu paltomun önünü bir kapayan olsa. Keskin soğuk tehditkar, sokakta insan bırakmamış. Kenarda takanın başında halat saran bir adam. Üç beş keyifsiz martı. Daha ileride, elindekini koparıp denize savuran bir çocuk. Onu zaptı rapta uğraşan, şalvarının ağı rüzgârda dalga dalga dışarlık bir kadıncağız. Şalımı hastanede unutmuşum. Olsa başıma sarardım şimdi. Boynum da tutulur mu rüzgârdan. Naci ovalar akşam. Kocaman avuçlarıyla önce ısıtır. Kalın parmakları ensemden başıma gezinir. Dokunurken bedenimde açtığı yollar nasıl da bitmeyecek gibi gelir. Nasıl başkalaşır elleri, olduğundan daha büyük, kavrayıcı. O koca bedeni, içine saklandığım bir kayığa dönüşür. Sarsıntısı deli, köpük köpük. Böyle sevdiğim, seviştiğim adamın çocuğunu doğuramıyorum. İçime bıraktığı onca güzellikten biri dahi, kucağına verebileceğim bir mutluluğa dönüşemiyor. “Ne dedin abla?” “Simit dedim, bir simit versene kardeşim.” Deliriyorum sanırım. Belki böylesi daha iyi. Öyle ya delilik genetikse bebeğim de deli olacaktı. Akşama sorarız evdeki bilirkişiye. Naci bir keresinde; “Hem dünya yangın yeri güzelim. Ne onulmaz dertler görüyorum her gün hastanede. Böylesi bir yaşama çocuk getirmek deliliğin dik alası değil mi,” demişti. “İkimiz böyle de çok güzeliz. Evlat edinelim. Madem ki bunca cesuruz, kimsesiz bir yavruyu büyütelim. Dünyanın bütün çocukları bizim değil mi sevgilim.” Beni teselli olsun diye söylüyordu elbet. Sedat da unutmamış. Hangi başarısız deneyimizin sonrasıydı acaba, anımsamıyorum. Yüksekçe kaldırımın kenarına, ilişir gibi öylesine, rahatsız oturmuşum. Elimdeki simidin parmaklarımın arasından kaymasıyla irkildim. Aşağı sarkıyor gibi duran çekilmiş kısa dudakları, badem biçimli tuhaf bakan gözleriyle yuvarlak bir yüz geçti önümden. Delişken parmakları elimden aldığı simidi, tuhaf, ritmi birbirinden uzak harekerlerle koparmaya, denize atmaya, kuşlara savurmaya başladı. Az evvel öte uçta gördüğüm kadın, yaşından beklenmedik bir hızla yanımızdaydı. “Nettin kuzum, öyle başkalarının elinden çekilmez alınmaz annem, izin istenir paşam. Kusura bakma hanım kızım. Çekinir, yapmaz aslında böyle şey ya, sen öyle elinde tutunca ona uzatıyorsun mu sandı nedir. Bilemiyor bazı, böyle böyle öğrenecek. Haydi paşam gidelim artık, bu oyalanmak yeter.” Çocuğun yüz ifadesini yorumlamak zor, kadının söylediklerini anlıyor da, anlamıyor gibi. Yersiz gülüşündeki çarpıklık ve bedenindeki yalpalanma içinde kendini bulan tuhaf bir dengesi var. Altı yedi yaşlarında olmalı. Kadınsa neredeyse geçkin. Geç yaşta yapılan doğumların da böyle riskleri var. Ben de genç değilim artık. Şansımı zorluyorum belki de. Belki de hamile kalsam. Dünyanın merkezinde ben mi varım yahu. Nasıl oluyor da başkalarının acılarına bakarken dahi salt kendi sorunumu görüyorum. Fakat tuhaf şey, ne çocuğun ne de kadının tavrında sıradışı, yorucu, isyan ettiren bir halin izleri var. Kadının koluna taktığı naylon torbanın üzerindeki yazıyı farkediyorum: Adapazarı Esnaf Kooperatifi. Kafasında kenarları payetli beyaz sıktırması, altından oyaları dökülen mavi yemenisi. Konuşması, bu elinin kolunun etraf tarafı kucaklar halleri. Kabulü ne yüksek. “Başa gelmiş bir kere,” mi diyor. Ne yapsın, okuma yazma kadar mıdır eğitimi, kim bilir. Hayatı kendisinin mi ki, çocuk kararı kendisinin olsun. Kim bilir ne koşullarda doğurdu. Yazık. Takanın etrafında dolanan adam, tembel martılar, kimse kalmamış ortalıkta. Çocuk, sulara gömülmek üzere olan güneşe yan dönmüş, annesi, ellerini tutmuş, anlatıyor. Çocuğun bakışları karşı kıyıda bir şeye sabitlenmiş, hem dinliyor, hem duymuyor. Bir an için kadının uzak bakışlarında, gözlerinin beyazında ağaran bir kararlılık gördüğümü sanıyorum. Gölgeler uzamış, boğazın sularına düşmüş. Oysa saat dört buçuk henüz. İstanbul’un, günü hemen kovalamaya teşne akşamları. Gidip Naci’ye bakmalıyım, bekliyordu. Bu son çabanın da işe yaramadığını bilmeli. Mesaisi de bitmek üzeredir, eve birlikte geçeriz. Usulca soframızı hazırlar, yemeğimizi yeriz. Sonra salonda, kanepenin ille de aynı köşesinde kucak kucağa oturur, çaylarımızı yudumlarken kitaplarımızı okuruz. Bir eli mutlaka saçımda olur. Göz ucuyla bardağımı takip eder, boşaldıkça çaylarımızı tazeler. Her geri dönüşünde kaldığımız yerden yaslar beni kendine. Parmakları yine saçlarımda. Sonra, sözcükleri yakalar bıraktığı satır başından. Yatağa geçmeden evvel okuduklarımızı konuşuruz. Hastanede olanları anlatır az biraz. Belki sevişiriz uyumadan önce. Belki sarılır yatarız. İkisi de ibadet gibidir. Ama sevişmek daha ümitli. Salt sarılıp yattığımızda düşünmeden edemem; kaç uzun gece bekliyor bizi, uzun ve iki başımıza. İşte bu yüzden, onun da bunu düşünüyor olması ihtimalinden uyuyamam. Laboratuarın önündeki kalabalık dağılmış. Kapıdan şöyle bir uzandım. Geldiğimi hissetmiş gibi kaldırdı başını. Her an kalın kaşlarının gölgesine saklanacakmış gibi duran küçük ela gözleri kımıldandı. Dudaklarında o tanıdık, sabreden çizgi. Biliyor demek ki. Dayanamamış, sonuçlara bakmıştır. Gömleğimi çıkarıp geliyorum diye işaret etti. Kendimi, tüm gün dolup boşalmış koridorda, yorgun, hasta bedenlerin izlerini süren ağırlaşmış kokuya bıraktım, banka yığılıyorum. İçimde aynı isyan dalgası. Neden sevdiğim adama çocuk veremiyorum. Durdum durdum şimdi mi ağlayacağım. Yüzümün gözümün karışmasına engel olamıyorum. Bu vaziyette yakalanmayayım diye arkamı döner gibi yan durduğum laboratuar girişinde bir hareketlenme oluyor. Tam birileri girmek üzereyken, Naci de kapıda; “Hah, geldin mi teyze” diyor, “Nerede kaldın? Sonuçlar çıkalı oldu baya.” “Az oğlanı eyleyim dedim deniz kenarında. Her vakit gelinemiyor İstanbul’a. Sen deyiver bakayım neymiş.” Sesi duyunca gayri ihtiyari dönüyorum; o çocuk. Annesinin az evvel Haydarpaşa rüzgarına sıcak ekmek kokusu bırakan elleri, bu defa yavrusunun üzerine kapanan bir çift doğan kanadı. Sımsıkı tutmaya devam ettiği torbası, başında sıktırması. Naci bana dönen bakışlarıyla bir kaç dakika daha istediğini ifade eder gibi açıp kapatıyor gözlerini. “Gel Teyze şöyle içeri, az konuşalım.” Kadın, hemen ardındaki banka oturmuş, kayıtsız, birbirinden ayrı çekik bakışları etrafı dolaşan çocuğu tombul, kısa parmaklı ellerinden tutup kaldırıyor. Laboratuardan geçilen iç odada olmalılar. Bir keresinde sormuştum Naci’ye, niye kapalı kapılar ardında söyleniyor sonuçlar diye. Zekâ geriliğini duyduğu an kabullenemeyip hastanede olay çıkaran akraba yakınlarından, asla çocuk sahibi olamayacak insanların daha bahçeye çıkamadan yuhalanmalarına kadar bir dolu hikâye anlatmıştı bana. Dört duvar lazım, kusurlarımızı bir müddet içinde tutalım, sonra acıması olmayan dünyaya küçük küçük, istediğimiz ölçüde duyuralım diye. Bu iç odanın doğrudan dışarı açılan pencesi yok. Mesai bitiminden az evvel havalansın diye koridora bakan sürgülü camını aralık bırakıyorlar. İki adım daha atsam, kendimi o camın kenarında bulacağımı biliyorum. Ayaklarıma engel olmuyorum. Görünürüm korkusuyla içeriye bakamadığım için onları göremiyorum, ama Naci’nin yutkunduğunu duyumsar gibiyim. “Teyze bak sen görmüş geçirmiş insansın. Haberler çok iyi sayılmaz.” Doğruyu dosdoğru, yalancı ümitler vermeden söylemekle, hastayı incitmemek arasındaki dengesini yokluyor, kocamı seziyorum. “Tahmin ettiğimiz gibi, oğlunda down hastalığı var. Zor bir hayat bekliyor onu.” Kadın sabırsız. “Biliyorum oğlum, bunu hep der dururlar. Ne yapmak lazım, bu testler onu demez mi?” Ortalık hepten boş. Kaldı ki koridorda duvara yaslanmış duran biriyim. Yine de üstüme vazife olmayan bu işin tedirginliği, bir elimle diğer avucumun içini tırnaklayıp duruyor. Niye dinliyorum. Kadının sesinde ne var? Neyin üzerine gidiyor? Ağlamayacak mı? Vah benim talihsiz yavrum demeyecek mi? Naci’nin işi de ne zor sahiden. Çaresiz yoksul yalnız bir kadın nihayetinde. “Teyzecim, ben sana şimdilik bu genetik tahlillerin sonucunu söyleyebilirim sadece. Sen yarın sabah gel, doktor bey sana tedaviyi anlatacak, çocuğun ilaçlarını yazacak.” Susuyor mu, ben mi duyamıyorum konuşmanın gerisini. Dayanamıyorum, kaldırıyorum başımı, içeri bakıyorum. Naci, kadının kendisine doğrulttuğu delice bakışlara doğru eğilmiş. “Yalnız, asıl başka bir durum var.” “Nedir?” “Kaç çocuğun var teyzecim?” “Dört” “Bu en küçüğü mü?” “En küçüğü” “Diğer çocukların yaşı ne, var mı benzer şikayetler?” “Yok, Niye?” “Başka yakın akrabada falan” “Yok dedim ya evladım. Hayır mı?” Kadının bu korkusuz, bu üsteleyen hali, Naci’ye cesaret veriyor gibi. “Bu hastalık genetik teyzecim. Diğer çocuklara da bir bakılsa diye söyledim.” Kadının göğsünden geçen hışırtılı derin nefesi duyuyoruz hep birlikte. Sözcüklerini yeniden sıraya dizer, az evvel aldığı nefesle yeniden yola koyar gibi sabırla tane tane konuşuyor. “Akrabalarda, diğer çocuklarda, kimsede bir dert yok evladım. Bu yavrumu daha bebekkenden evlatlık aldım ben. Üç yaşında vardı yoktu. Benimkilerle birlikte büyür gider dedim.”  Naci bu defa şaşkın, “Kurum, yani çocuk esirgeme bilmiyordu demek ki durumunu teyzecim.” “Bilmez olurlar mı evladım, yoksa bana nasıl desinler, onlar dediler de bu işin peşine düştüm ben.” Naci’nin, kadının gözlerine düşmüş kalmış bakışları odanın kırık aydınlığında kocaman ela beneklere dönüşüyor. “Evlatlık alırken biliyor muydun hastalığını?” Artık bakamıyorum. Dönüyor, sırtımı yeniden duvara yaslıyorum. Kadının göğsündeki hışırtı, şimdi boğazında bir kararlılığa dönüşüyor, kızıyor. “Bu çocuk kime ana diyecekti, kimsesiz mi kalacaktı. Hem ben sana hastalığının adını sanını sormuyorum ki, var mıdır bir hal çaresi onu soruyorum. Ver sen o elindeki kağıtları bana, yarın doktorla konuşurum ben.” Naci içeride, ben dışarıda, öyle bakışlarım yerde ne kadar durduk bilmiyorum. Gurubun son ışıkları, ahşap doğramalı yüksek kirli camlarda birer güneş damlasına dönüştü, üzerimize döküldü. Çocuğun badem bakışları koridoru yürüdü. Evladının elini tutan teyzenin diğer elindeki kooperatif torbası, uzun tek ağlı kutnu şalvarı, mavi oyalı yemenisinin altından çıkan iki yana örülü kınalı kırçıl saçları, uzaklaştılar. Koridorun öbür ucundaki merdiven sahanlığında gözden kayboldular.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hülya Duman

25 Temmuz 2025

Bir Zamanlar Yugoslavya, Balkan Dramı ..

Hülya Duman: Daha gerilerden sürüklemek istiyorum süreci. En başa, Yugoslavya’nın nasıl kurulduğuna, 1918’e gidelim isterim.             İrfan Kaya Ülger:1.Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar tasfiye edildi. Fransız Devrimi’nin ürünü olan..

Devamı..

Bipolar Fısıltılar

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024