Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ağustos 2024

Hayat

Yeni Radikalliğin Anatomisi

Josef Kılçıksız

Paylaş

0

0


Emekçiler dünyanın türlü çeşitli biçimleriyle uğraşırlarken cam tavanlara çarpıyorlar.

Bu yazının amacı okuru, insanın artık sistemin merkezinde olduğu bir paradigma değişimi için katıldığımız yaşamın çağrısına yanıt vermeye çağırmaktır.

Güncel siyasi tartışmalarda her yerde mevcut olan soru “neden?” değil, “nasıl?” sorusudur. Anlaşılan politikada işlevselci bir model işliyor ve bu modelin işe yaraması için mesela “Yabancıları sınır dışı edeceğiz, Yunanları bir kez daha denize dökeceğiz” gibi bir düşmana, savaşacak bir şeye ihtiyacınız var. Bu düşman, yapay bir kolektif, ortak bir ulusal ruh yaratmayı amaçlıyor.

Oysa devrimci farkındalık öznesi, yaşamı hakir gören, ona kara çalan, onu yozlaştıran değerlerin taşıyıcılarına (rahipler, politikacılar, ideologlar, finans burjuvazisinin temsilcileri, sarı sendikacılar, lümpenler vb.) savaş açar, onları düşman beller. Burada savaş kavramı hakikatlerin paraziti olan yalanları ve kanaatleri buza yatırmaya, problemleri daha yüksek bağlamlarla ilişkilendirmeye ve perspektifleri çoğaltmaya yönelik bir mücadele şekli için mecazi anlamda kullanılmıştır.

Düşman yaratma modelinin tuzağına yakalandığınızda, artık gerçek anlamda kamucu bir kolektifle ilgilenmeye değil, liberal dünyanın işlemesine yönelik her şeyi yapmaya başlıyorsunuz. Böyle bir düşman tasavvurunun, korkunç kapitalist işleyişi/makineyi dikkatlerden uzaklaştıran bir işleyişi bulunuyor.

Bu aslında yeni tür bir nihilizmdir ve bu yeni nihilizmde işleyiş kendi kendisinin amacı haline geldi. Bu “modernist nihilizm”, teknolojik yenilik yoluyla insan yeteneklerinin geliştirilmesini savunan trans-hümanizme de alan açıyor, çünkü “artan beyin, azalan insan” neoliberal kârlılık stratejisinin ilkesince işliyor.

Toplumsal kodlar davranışları belirler ve iletişimi sağlar. Bu bağlamda, somut özgürleşme pratikleriyle gerçekliğin karmaşıklığını hesaba katan yeni bir tür radikalliğe (köktenciliğe) ihtiyaç bulunuyor.

Yalnızca durumda ve eylemlerde politika vardır; gerisi yalnızca yönetimdir, kuramdır, formalitedir. Tam da bu noktada, teorik bilginin tek başına ne kadar çıtkırıldım bir şey olduğunu anlatması bakımından Ursula K. Le Guin’i anmak gerekiyor.1 Bu açıdan bakıldığında, yeni radikalliklerin aktörünün, zamanın yüzeyindeki basit yorumlardan daha fazlasını aktaran kişi olması gerekiyor.

Yeni radikalliğin öncü öznesi, sosyal adalet için verilen sıradan mücadelede gücünü ve potansiyelini, neşesini, bedenini ve hayati momentumunu savunan, düşmana karşı nefret veya kızgınlık duymadan pek çok kişinin sevdiği, acı gibi hüzünlü tutkulara sırtını dönerek protesto alanları yaratan kişidir. Zira insan için tek çıkışın devrimci olmak olduğu durumlar vardır:

“Bütün devrimler başarısız olur. Bunu herkes biliyor; […] Devrimlerin başarısız olması, devrimlerin ters gitmesi, insanları asla durdurmadı… ve onların devrimci olmasını da engellemedi! Birbirinden tamamen farklı iki şeyi karıştırıyoruz... İnsan için tek çıkışın devrimci olmak olduğu durumlar vardır…”2

20. yüzyılın ilk yarısı, Marksizm-Leninizmin toplumsal özgürleşmenin öncü rolüne ve “zaferine” tanık oldu: Moskova'dan Hanoi'ye, Havana'dan Pekin'e kadar profesyonel öncü olarak merkezileşmiş, katı komünist partiler oluşturuldu.

Yüzyılın ikinci yarısı ise, Berlin Duvarı'nın yıkılmasına, SSCB'nin çöküşüne, neoliberalizmin göğsünü gere gere utanmadan kendini sergilemesine ve gazetelerin sütunları boyunca “popülizm” arayışında olan eski isyancıların yenilgisine tanıklık etti.

İlk toplumcu tablo, ideolojilerden tevarüs eden ve ödünç alınan bakışın kesafetiyle tamamlandı, ikincisi ise “Zeitgeist”tan etkilenen bir oluş felsefesinin (becoming philosopy) tonlarını yansıttı.

Neredeyse Somoza’nın sarayının ele geçirilmesinden, bankaya ömür boyu ev kredisi ödemeye giden bir yol gibi, devrimcilerin açmaya çalıştıkları yol, bugüne dek aştıklarının epey gerisine denk düşüyor.

Bazıları küreselleşmenin engellenemez bir olgu olduğunu ve dünyayı değiştirmenin artık tehlikeli ya da düşünülemez bir şey olduğunu söylemeye başladı. Sözüm ona büyük tasarımlardan, büyük mücadelelerden, eşit yarınlardan yorulduğumuz için bu zamanın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalmıştık.

Jean-François Lyotard, 1979'da o zamana kadar insanlık tarihinin tamamını yorumlayan “büyük anlatıların sonu”ndan (ilerlemeci, Hegelci, Marksist vb.) bahsetmişti.3 Bu aslında “postmoderniteye” giriş tarihidir.

Artık devrimler ya da büyük kopuşlar olmayacağı için neoliberalizm acıklı mikro anlatılar sunuyor: “Herkes kendi kıçını kollasın ve çocuklarınıza iyi bakın, mutlu olun, işyerinde bir ‘bok’ yaptığınızda bile bununla iftihar edin, domuzlar gibi eğlenmeye, tüketmeye ve daha çok kazanan olmaya bakın…”

Ya Gulag ya Piyasa ikilemine sıkışmış modernitenin koroları sınıf mücadelesi fikrinin anakronik olup ‘leş’ gibi koktuğunu dillendirmeye başladılar. Diğer taraftan ya Mitterrand ya Castro ikilemine kendini hapsetmek her radikal hareketi bekleyen bir tuzak olarak öne çıkıyor.

Yeni radikalliğin projesi, kapitalist olmayan geçici özerk bölgelerin ve eğilimlerin yaratılmasını ve geliştirilmesini hedeflerken, bu tuzaklara düşmemeyi hedefliyor.

İşyerlerinin, mahallelerin, okulların kalbinde yer alan, toprak işgali, halk eğitimi, dernekler, gecekondular, belgesiz göçmenlerin barınması, GDO’lu tarlaların biçilmesi gibi anti kapitalist özerk cepler temelden dönüşüm süreçlerine eklemlenen ‘Karşı-İktidarın” binlerce direniş merkezini oluşturacaklar, çünkü direnmek yaratmaktır.

Yeni radikallik, merkezi iktidarı ele geçirmeye çalışmayan onun periferisinden dolanıp çoklu, somut, alternatif, yerel, yatay yeni olasılıklar geliştiren bir harekettir. Çünkü Derin Devletle, mega-girişimci Bilgi Devletiyle, Gösteri ve Simülasyon İmparatorluğu ile kafa kafaya çarpışma, birkaç şehit dışında kesinlikle hiçbir şey üretmedi, üretmeyecek. Üstelik merkezi iktidarı ele geçirmeye çalışmanın boşuna olduğunu, çünkü merkezi iktidarın kalbinin “boş bir yer” olduğunu, toplumsal dönüşüm açısından yararsız olduğunu acı deneyimler gösterdi.

Ancak bazı durumlarda merkezi iktidarla kafa kafaya çarpışma kaçınılmaz olabiliyor. Sözgelimi Somoza diktatörlüğü durumunda özgürlük onun devrilmesini gerektiriyordu. Özgürleşme eylemleri vardır, özgürleşme durumu yoktur. Fidel Castro, 1959'da Batista rejimini devirdiğinde bu bir özgürleşme eylemiydi.4

Orada devrimci şiddet sorunu değil de bir terörizm sorunu vardı. Şiddete başvurulup başvurulmayacağına durum karar verir; bu teorik bir soru değildir, mesela birisi sizi topraklarınızdan kovmak istediğinde gerekli direniş araçlarını üstlenirsiniz. Devrimci şiddete asla önceden karar verilmez. Bu yaşamın bir unsurudur.

Marksizmin anlam kümesi, hem içerden dışarıya doğru hareket eden süreçlerin hem eylem-dışının sonucu belirlediği ve bu süreçlerin devrim muhayyilesini beslediği bir eylem stratejisinden oluşu.5 Örneğin Paris’in şiddetten tümüyle izole edilen bir yer olmasını savunuyorlar, iyi de Suriye’dekiler Marslı mı? Kötü ve çirkin dünyayı birbirinden ayıran sınır Calais’de mi başlıyor?

Her zaman kolektif bir durumu kristalize edecek bir lider vardır. Che, insanın ancak devrimci eylemin tam gerçekleştiği anda devrimci olabileceğini savunuyordu. Aslında kemale erdirilmiş bir devrim dünyası hiçbir zaman olmadı. Demem o ki, yeni radikalliğin devrimci süreçlerinin kuruluş biçimiyle Troçkist sürekli, aşmalı devrim, toplumsallaşmak dediğim anlam kümesinin karşılığı olan koşut bir yerden hareket ediyor. Bu bağlamda, bu özerk anti kapitalist ceplerin referans olarak değil de “eylem aracı” olarak görülmesi, bunların yalnızca aşamalar, geçiş noktaları olarak algılanması gerekiyor.

Yeni olanaklar elde etmek için ‘nihai’ mücadele fikrinden vazgeçmeliyiz. Nihai momentumun, “halkın kurtarıcıları ve koruyucularının” zaferiyle mühürlü devrimci bir ana karşılık geldiği sanılıyor fakat bu koruyucular zafer kazandığında bu genellikle sadece hayal kırıklığı ya da oligarşik bir diktatörlük ürete geldi.

Önceden belirlenmiş bir devrimci özne yoktur; önceden tanımlanmış bir biçimi veya kesin bir enkarnasyonu olmayan birden fazla devrimci özne vardır. Yeni radikalliğin öncü öznesi devrimin mesihsel ölümünden sonraki dirilişi için zamansız bir dirayetle yerini koruyandır, o, intikam düşleri kuran, gırtlağına kadar hınca gömülmüş, kendi haklılığına kendi iman etmiş, bir reaksiyon varlığı değildir. O, ‘trajik eylemin’ zamanını, geç kalmışlık duygusunun basıncını hissetmeden, devrimci momentumun içinde dönüşerek hesaplayan kişidir, çünkü mücadelenin veya tarihin sonu yoktur, nihai bir devrimci durum da yoktur. Bu bağlamda Nietzsche,

“Kişiyi deliliğe sürükleyen şey şüphe değil, ‘kesinlik’tir... Ne ki bunu hissetmek için insan derin olmalı, uçurum olmalı, bir filozof olmalı... İstisnasız hepimiz ‘hakikatten’ korkarız.”, diyordu.6

Piramit vizyonu tarihsel bir hatadır. Pratik ve deneyim, güce âşık olmamamızı sağlar. Yönetmeni olduğumuz filmimizde ötekini bir nesne, bir figüran olarak kavramak istememenin daha fazla bir cazibesi ve neşesi bulunuyor. İktidarı değil de burada ve şimdi değişimi amaçlayan, kadınların, yerli halkların, siyahların veya eşcinsellerin mücadelesi gibi merkezi olmayan dağınık mücadeleler dünyayı değiştirebildi; iktidar isteyenlerse diktatörlükler ürettiler. Devrim bir kez tamamlanıp liderinden özgürleştikten sonra iktidar, onu ele geçiren kişiden onu tüketerek, enerjisini soğurarak intikam alır. Stalin’i ya da Pol-Po’'u destekledikleri zaman bile her zaman haklı olduklarını düşünen eski aydınlar ve aktivistler bu görüşleri reformizmin ve sosyal revizyonizmin acizliği olarak görüp kıyasıya eleştireceklerdir.

Yeni Sol’un her şeyi buraya ve şimdiye karşı belirsiz bir geleceğe havale ettiği “bekleme siyaseti” hep yıkıcı bir iyimserlik aşılaya geldi. Sosyal demokrat akım da neoliberalizmi onarmaya ve yönetmeye geldi. Bu, hastasının ölümcül bir hastalığa yakalandığını bildiği halde var gücüyle antibiyotik yazan ve sağa sola ameliyat yapan bir doktoru andırıyor. Oysa Sol’un, geçmişine ve onun temiz bir sayfa açma arzusuna demir atmış anahtar teslimi ilerici bir ufku olmalıdır. Bu proje bir anlamda anti Platoncudur, çünkü Platon bedenlerden ve hayattan (simulakrlardan) nefret ettiğini ve gerçeğin fikirlerde olduğunu söylüyordu. Oysa bu pratikler gerçek hayatın içinde, onların gücü kırılganlıklarında. Bu projelerin, sol popülizmi destekleyen post-Marksist C. Mouffe’çü savlarla da ilişkisi yoktur7.

Seyircinin sessizleştiği, artık geçerli konvansiyonlar olmadığı için kişinin sokakta da benliğini açığa çıkarma korkusu yüzünden toplumsallaşamadığı neo-faşist iktidarlar döneminden geçiyoruz. Elbette faşizm geri gelir ve geri gelecektir, yine mağdurlar olacaktır ama yeni olasılıklar da vardır. Özgürleşmeye doğru kümülatif bir yürüyüş yoktur; gelip geçici olanın kalbindeki deneyimler geri döndürülemezler.

Michel Foucault’nun da söylediği gibi, iktidarlar, iktidarın mikroyapılarıdır. Kurumlar bu iktidar mikroyapılarının görünen kısmıdır; eğer iktidarın mikro fiziği neoliberal ya da faşist olmasaydı, neoliberal ya da faşist hükümet kurumları olmazdı. Faşizmin halka karşı olduğunu düşünmek hoşumuza gidiyor. Oysa Pinochet gibi faşist bir iktidar bu kadar uzun süre ayakta kalabildiyse ne yazık ki Şili halkının çoğunluğunun iradesine tekabül ettiği içindir. Halk bir yerlerde bir Halifenin, bir Büyük Biraderin var olduğuna inanmayı seviyor.

Halk denen soyutlamanın ve iktidar kurumlarının doğası nedir? Sosyal teoride yapı-faillik tartışmasının faillik kanadında konumlandırılan E.P. Thompson kitabının önsözünde “Köy eşrafı ve çalışanlar olmadan da boyun eğme ve sömürü olmaz” demişti. Thompson soyut kategorilerden ziyade faillerin deneyimlerine odaklanacağını belirtir. Thompson’ın temel amacı, faillerin/sınıfların birtakım tecrübî bilgilerden hareketle kendilerini nasıl var ettiklerini göstermekti.8

Her zaman kolektif bir kimliğin, “onlar”dan ayrılması gereken bir “biz”in inşasıyla ilgili olduğunu düşünmüşümdür. Elbette her mücadeleden bir hayal gücü, neşe ve ivmeyle dolu büyük bir “biz” ortaya çıkar. Ancak “Biz” ve “Onlar”ı sürekli antagonist bir konuşlandırmaya zorlayan devrimler geniş bir toplumsal rıza üretemezler.

Yeni radikalliğin protagonisti Spartaküs’ten bugüne kadar kuşatan “biz”in taşıyıcı kolonudur; yani hem tanıdık hem yepyeni. O kendi iç dengesini toplumcu eylemsellikte kurmayı deniyor, ya da tam tersini, toplumcu eylemsellik dengesini kendi içinde kurmayı. O, karşısındaki dağı içinde yeniden kurarken içindeki boşluğu dağa yerleştirendir.

Çağımız “unutmanın fabrikası”, ancak dudaklarımızın ucuna, ağzımıza kuytulanan yalnızca bir “hatırlama görevi” bulunuyor: Birisi sizi zindanda dövdüğünde, duvarları yıkacak kadar yanınızda olan herkesi aklınızda tutarsanız, ancak o zaman hayatta kalabilirsiniz.

Emekçiler dünyanın türlü çeşitli biçimleriyle uğraşırlarken cam tavanlara çarpıyorlar. Neoliberalizmin koyduğu o cam duvarlar, hayatın her köşesinde bekliyor. Marksistlerin yurdu dağılırsa evleri genişler mi?

Korkunç eşitsizliklerin giderek derinleştiği meta/sermaye düzeninin tüm bu “yüzergezer gösterenler” çokluğu içinde dönüşümü ve ‘kurtuluşu’ hangi düğüm noktaları ile dikeceğimiz, yukarıdaki soruya ona hangi ana gösteren ile müdahale edeceği

1 Ursula K. Le Guin (2017). Zihinde Bir Dalga: Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine, Metis Yayınları, s.16.

2 Deleuze, G. ve Parnet C. (1990). Diyaloglar. (A. Akay Çev.). İstanbul: Bağlam Yayınları

3 Jean-François Lyotard. (1998). La Condition postmoderne: rapport sur le savoir. Editions de Minuit.

Miguel BenasayagAngélique Del Rey (2017). De l'engagement dans une époque obscure. Paris: Gallimard.

5 Friedrich Engels, (2019). Tarihte Zorun Rolü. Çev.:Erkin Özalp, Yordam Kitap.

6 Friedrich Nietzsche, Ecce Homo, The Anti-Christ, Ecce Homo, Twilight of the Idols, İng. Çev. Judith Norman, Cambridge: Cambridge University Press, 2005, s. 91.

7 Chantal Mouffe, (2023). La révolution démocratique verte: le pouvoir des affects en politique Editeur: Michel, Albin.

8 E.P. Thompson, (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. U. Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, s.39.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

En güzel aşk romanları...Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Christine Estima

20 Eylül 2025

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 191..

Devamı..

Sapanca’da Doğa Yürüyüşü Yapılabilecek..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024