Yersiz Yurtsuz Kozmonotlar
2 Haziran 2019 Öykü

Yersiz Yurtsuz Kozmonotlar


Twitter'da Paylaş
0

Kardeşimi Göztepe tren istasyonunda kaybettim. Aralık'tı, bir şeylere umutluydum. Tavana bakıp kırlangıç yuvalarını görmeye çalıştım. Bekleme salonu kalabalıktı. Kimi devlet demir yollarının cılız ampulleri altında ayakta bekliyor, banklarda omuz omuza oturuyor, sefer saatlerini inceliyor, kimi bilet gişesine eğilmiş gidecekleri yeri tekrarlayıp duruyor, üçe dörde katladıkları gazetelerine gömülmüş mırıl mırıl okuyorlardı. Hepsi birlikte büyük mü büyük bir gürültü.

Elindeki sıcak kestaneleri evirip çevirdi, bakışları oradan oraya, o surattan bu surata kondu. Eskiden binanın içinde kuşlar uçarmış, dedim. Perondan merdivenleri çıkıp, köprüye açılan kapıdan faytonu yakalardık. Hatırladın mı. At boku kokardı. Kuyruklarını sallamalarını izlerdik.

Yeterince soğuttuğu kestanenin tekini ağzına atıp yanağını şişirdi. Kafasını benden yana çevirmeden. Şimdi de farklı kokmuyor yani, diye homurdandı.

Kâğıt helva da yerdik. Babama yapışırdık. İsteksizmiş gibi ağırdan alırdı. Sonra durup ısırıklarımızı izler, ağzımızın kenarındaki kırıntıları silerdi.

Bu kez cevap vermedi. Yerinde şöyle bir kıpırdanıp, saat geliyor dedi. Artık ineyim ben. Kesekâğıdını montunun cebine tıkıştırdı. Ayaklandım ben de. Gerek yok ya, kendim giderim diye somurttu. Bir sarılayım, koçero deyip kucakladım. Asma suratını. İki ay sonra kış tatili. Atlayıp trene gelirsin.

Sana kolay tabii, Konya abi bu, insanın kıçı donuyor. İçki içsen olay, kızla gezsen sokakta dayak. Leş bir yer. Neyse, yengeme selam söyle. Sabah inince ararım. Yeğenime iyi baksın, deyip sırt çantasını düzeltti, yürüdü gitti.

Hafifçe zıplayıp merdiven başına elini koyarken, perona inmek için gözden kaybolmaya başlarken, raylara bakan bankların bittiği yerde, tren gelmeden kaçak köçek bir sigara içmek için gölgelerden tekinde erirken o, aşağısını birazcık, kalabalığı olduğu gibi gören camı buğulandırıp düşündüm durdum. Hangi yeğenden bahsediyordu.

Başka bir tuhaflık beni kendime getirdi. Cebine tıkıştırdığım harçlık ile bilet parasına karşın, gişeye uğramadan perona inmişti. Düdük sesiyle uzaklaşan treni, ardından hızla sağa sola koşuşturup istasyonu terk eden birkaç kişi gördüm. O kadar. Çıkmak üzereyken, tarifeye takıldı gözüm. Konya treninin geçişine yirmi dakika vardı. Hem bu istasyonda durmuyordu, doğrudan Bostancı'ya gidiyordu. Orada öylece durdum. Bekledim. Aşağı inip, bankların yanından istasyonun ardındaki kulübelere çıkan patikanın başında dikildim. Sigara içtiği yerde isli buz gibi havayı içime çektim. Karanlıkta çalılar hışırdıyordu. Arkalarında ufak bir sundurması olan kulübeden ışık sızıyordu. İçeride atletli bir adamla kız göründü. Adam masadaki sigara paketine uzandı. Etrafta başka kimse yoktu. Çaresiz, kardeşimsiz, eve döndüm.

Evde karımın kardeşiyle sevgilisini yemek masasında hoş bir sürprizmiş gibi gülümserken buldum. Gece bitmek bilmez artık. Enişte kardeşin çocuk değil, koca adam yahu. Gezer gezer gelir dedi sevgilisi. Pratik çözümlerin adamından yükselen bu dahiyene tavsiyenin gölgesine sığınıp etrafa bakındım. Ağzıma bir köfte attım. Tabii ya dedim. Parmaklarımı düşünceli düşünceli tıkırdattım masada. Birayı yudumladım. Başka konuşan olmadı. Cevap bekleyen sessizliği yok saydım durdum. Karım benden başka laf çıkmayacağını kavrayınca harekete geçti.

İyi bakındın mı, dedi. İlk sorduğu asla asıl soracağı değildir.

Evet.

Bekçiye sordun mu.

Kimse yoktu.

Neden Bostancı'dan yolcu etmedin, Göztepe'de durmuyor ki tren.

Eski evin önünden geçer, biraz yürürüz dedik, hem ne bileyim hangi istasyonda durmaz diye.

Parası var mı.

Var, biraz vermiştim.

Yeter mi.

Yeter herhalde.

Ay ağlayacağım şimdi.

Ağlama. Sakin ol.

Nasıl bu kadar rahat oluyorsun.

Ondan değil, er geç gelir, okuldan kaçtı benden değil.

Sana emanet o.

Biliyorum.

Düşsene peşine ne bu rahatlık, ne yer ne içer sokaklarda. Fazla kalamaz dışarıda cebindeki parayla. Nereye gider, ne yapar.

Ona doğru döndüm. Asıl ben sana bir şey soracağım, dedim, hamile misin sen.

Karım sanki sofrada karşısında ecinni görmüş gibi gözlerini koca koca açıp sustu kaldı. Enişte diye lafa girdi herif o arada. Bunu her söyleyişinde aşağılık bir ton var sanki. Pezevenge bak. Şimdiden aileden biriymiş gibi tavırlar. Babasına yaslanmış yaşayan bir herif oysa. Bir yerlerden mal getirirler, bir yerlere satarlar. Tüm bu havası bundan. Ortamı yumuşatabilir gibi yayık yayık konuşuyor.

Eniştee, kafanı hâlâ havadaki astronotlara mı takıyorsun heey.

Kozmonot onlar, diye düzeltiyorum. Kompradorları düzeltmek bizim işimiz.

Her neyse işte. Sosyalizm öldü be abi. Bak Yeltsin işi bitirdi. Senden başka komünist kalmaz yakında. Mal verdiğimiz şu Borsa lokantalarının sahibini biliyorsun. Adam devrimciymiş. Arkadaşları hapse girmiş. Biz bunlara masa örtüsüyle peçete veriyorduk biliyorsun. Neyse, sözleşmeyi imzalayacağız enişte, yemek masasındayız. Garson masaya kadehlerle buz teknesini getirdi. Herkesin önüne birer kadeh, adamın önüne ise portakal koydu. Ben de bakıyorum, bir yandan anlattıklarını dinliyorum. Adam elinde evirdi çevirdi bir süre. Sonra bıçağı aldı, maharetle soydu enişte, portakalı. Neredeyse tek parça kabuğu böyle laps diye çıkardı. Üst tarafından bir parça kopardı, altından bıçakla hafif kanırttı bunu. Masaya geri koydu. Rakı şişesini aldı, bir duble doldurdu buna. Su kattı biraz, ufak bir buz parçası da attı. Sonra portakaldan kadehi kaldırdı, yoldaşlarım içerideyken ben keyfime bakamam dedi abi. Hahahaha. İnanabiliyor musun enişte. Ben de tabii vay be yoldaşlık filan diyorum adamın yüzüne.

Herhalde elli kere anlatacaksın bu hikayeyi. O zaman inanırım herhalde. Adamlara üzülüyorum, elimde değil. Koca ülke yitti gitti altlarında, bir günde.

Abi kaç ay oldu Sovyetler yıkılalı, alış artık. Bitti o iş.

Adamlar yukarıda hala ama. Kaldılar orada öyle. Tuhaf olmalı uzaydan dünyaya bakarken birden yurtsuz kalmak. Son Sovyet yurttaşları. O sahipsiz, yersiz yurtsuz kozmonotlar. Kimi kimseleri kalmamışlar gibi öylece dolanıyorlar tepemizde.

Dert etme enişte. Amerigalılar indirir bir şekilde. Birkaç ay daha gezsinler işte. Yeğen de geziyordur şimdi İstanbul sokaklarında, kayıp kozmonotlar hesabı, he mi.

Ama elleri diyecek oldum. Yerçekimi yok. Elleri kolları böyle suyun altındaymış gibi ağır ağır salınıyor. Uzay aracının kim bilir neden yapılmış penceresinden aşağı bakıyorlar, bakıyorlar. Yurtları artık yok. Başka insanlar, başka yurttaşlar var. Onlar ise yukarıda, aşağıda olanları izliyorlar. Kendi etraflarında hafif hafif dönerken.

Pencereye bir dal vurdu. Karım mutfağa geçti. Kozmonotları bırak, kardeşini bul demiş olabilir. Duyduğumdan emin olamadım. Herif baldızın yanında olduğunu aniden hatırlamış gibi ona dönüp kolunu omzuna attı. Burnunu boynuna daldırdı. Bir bira daha alayım diye masadan kalktım. Portmantodan paltomu beremi alıp doğruca kapıdan süzüldüm. Dışarıda durdum, derin bir nefes aldım. Soğuk yüzümü kesti, elim cebimde kaya gibi ağırlaştı.

Aile olmak nedir ne bilirler. Kardeşimi bana emanet ettiler işte, bir bildikleri vardı. Doğrudan böyle demediler tabii, ama anladık biz kardeşimle, onlar ölünce biz bize kalmıştık. Kendiliğinden kendisini kesinleştirmiş bir vasiyetti. Birkaç ay arayla gitmişlerdi. Zamanla hiç sözü edilmeyen olayın şimdi aklıma gelmesi de kızgınlığımdan. Koyu bir geceydi, kış her yanımıza vurmuştu. Ne bahçeye çıkıp ağaçlara tırmanabilir ne arsaya gidip top oynayabilirdik. Yapacak bir şey bulamadığımızdan, altını çiziyorum, başka yapacak bir şey olmadığından güreşmeye başladık. Evde iki oğlan varsa güreşmelerinden doğal ne olabilir. Babamız henüz işten dönmemişti, annem herhalde yemek pişiriyordu, biz arka odada gürültüyle birbirimizin kolunu büküp, boynunu sıkıyorduk. Herhalde uzun süre bizden ses çıkmayınca, annem odaya yaklaşmış olmalı. Belki koridorda hızlıca yürümüş, o sırada seslenmeye vakit bulmamıştır. Kapıyı açınca donup kalmıştır. Beni kardeşimin üzerinde, pipimi onun kıçına beceriksizce sürterken görmüştür. İkimizin de pantolonu dizimize kadar sıyrıldığından, aniden odaya dolan o tekinsiz sessizliği fark edip beceriksizce kıçımızı başımızı toplamaya çalışmışızdır. Kapıda nutku tutulmuş halde dikilen annemiz, önce mutfağa kaçıp orayı düzene koymuştur, bir süre kendisini dinlemiş, ne yapacağını, ne söyleyeceğini düşünmüş durmuştur. Sonra çareyi, böylesi bir anda yapılacak belki de en doğru hareketi bulmuş, içgüdüsel biçimde gördüğünü görmezden gelmiştir. Hiçbir şey olmamış gibi akşam için sofrayı hazırlamış, uygun, sessiz bir anda babama neler olduğunu anlatmıştır. Ne dayak yedik, ne karşımıza oturup bu olayla ilgili iki kelime ettiler. Biz çok eğlenmemize karşılık, tuhaf bir şey yaptığımızı da inceden hissetmiş olmalıyız ki, aramızda da bir daha konuşmadık yaptığımızı. Evde kimsenin bahsetmediği, dış dünyaya, birbirimize karşı sessiz bir anlaşmayla sakladığı bir hatıra biçimine girdi, zamanla çürüdü gitti. Yıllar sonra sessiz sedasız evlenince anne babamın bir rahatlama nefesi saldığını fark ettim yine de. Sıradan, sıkıcı bir düğündü. Onun ailesinden tanımadığım bir sürü insanla aniden akraba olduğun bir toplaşmaydı. Kardeşimin kız arkadaşı olduğunu duyduklarında sevindiklerini gördüm. Annemizle babamız zorla durmuşlar, vakti gelince geciktirmeden kalkmış gitmiş misafirler gibi ayrılmışlardı hayatımızdan. Hiç söylememişlerdi, ama kardeşimi bana emanet etmişlerdi, bir borcum var da ödeyeceğimden eminlerdi sanki.

Kız arkadaşıyla takıldıkları bir yer olduğunu biliyorum. Kar kış demeden apartman girişine çökerler. Bu yüzden pek düşünmeden taksiye atlayıp karşıya geçtim, meydanda indim, Abdullah sokağa girdim. Girmemle alkış sesi duymam bir oldu. Karanlıkta bakındım, bir sarhoş gölgeden belirip sırıttı, anlamadığım bir şeyler söyledi, çırpan ellerin sahibi cevap vermeyince somurtup karanlığa çekildi. Yürüdüm, kardeşim yaşlarında bir topluluğu dikilir gördüm, yanaştım.

Ertan buralarda mı, dedim saçları örülü, oturan gence. O genç merkezdeydi çünkü. Diğerleri etrafını çevirmiş, bira içiyordu. Siyahlara bürünmüş tiplerdi bunlar, sokağın gölgelerinden ayırt edilemiyorlardı pek. Şöyle bir bakıp Ertan mı Sertan mı, dedi. Ağzının sadece kenarı kıpırdıyordu, dudağının kalan kasları felçli gibi.

Ertan.

Hangi Ertan.

Nasıl hangi Ertan. Soyadını mı soruyorsun.

Hayır, lakabını.

Yani bilmiyorum. Ufakken küçümen filan derdik ama.

Eksik dişleriyle güldü. Pank mı metalci mi hacı.

Fark eder mi.

Hayvan gibi fark eder abicim.

Yani işte cayır cayır olanından.

Of be abi. Saçı uzun mu kısa mı.

Uzun uzun. Sever saçlarını. Ben de severim.

Tamam. Ya Tikli Ertan, ya Pançik Ertan.

Pançik nedir.

Yavşak gibi bir şey üstat. Beleşçi pezevengin tekidir. Elinde bira görmeye görsün. İki muhabbette yanlar, hop gitti bitti bira. Kambur mu böyle.

Yok yavşak değildir, benden uzundur. Sırtı da düzdür yani.

O zaman tiklidir. Buralardaydı geçenlerde. Bugün görmedim ama.

Yanındaki kız sessizce bana bakıyordu. Etrafa inceler gibi yapıp yırtık file çoraplarına göz attım. Yanağının üstünde karanlıkta dahi görünür bir iki sivilce. Yamuk ağıza sormayı düşündüm, kardeşimin ne tiki vardı. Tuttum nefesimi. Sevgilisi de olacak, dedim. Didem mi Derin mi, hatırlayamıyorum. Kız o sırada havaya doğru üf püf yaptı. Döndü sokağın başına doğru yürüdü. Yamuk ağız, bir bira çaksana be abi dedi. Muhabbet uzayacaksa yani.

Yandaki bara girdim. İnsanlar tıkış tıkış, ter kokusuyla hemhal. İki şişe elimde, kollarım havada kalabalığı itekleyip çıktım, birini yamuğa uzattım. Derin bir yudum. Tikli kız arkadaşında kalır genelde, dedi. Evi fazla uzak değil. Bir şey demeden bir süre dikildim. Sonra ne yapacağından emin insanlar gibi eyvallah çektim, gerisin geri yürüdüm. Arkadaşları ardımdan bana biraz keskin bakıyorlardı belki. Sokaktan çıkarken kızı gördüm yine, tek başına dikiliyordu bu kez. Yanaşıp, bir fırt alır mısın dedim. Ellerine üfledi bu kez. Bir duraksama anı kadar bekledi. Fazlası değil. Sonra şişeyi kafasına dikti, elinin tersiyle ağzını sildi. Gidelim dedi. Birkaç sokaktan geçtik. Sessiz, ıssız yerlerden. Karanlıkta kızın kokusu vurdu. Sonra bir evin önünde durduk. İki tarafında daha yeni binalar arasına sıkışmış, dükkansız bir apartman. Kız tek bacağıyla kapıyı ardına dek açtı. Ben elektrik düğmesine bakınırken kolumu tuttu. Ben o anda bekledim. Bir şey olacak sandım. Fark etmediğim birtakım olaylara gebeyiz diye düşündüm. Haydi dedi, merdivenlere yürüdü. Bodrum kata indik. Merdivenlerin sonunda rutubet kokusu genzimi yaktı. Dipte yosun bağlamış bir kömür kovası.

Karşımıza çıkan iki kapıdan soldakini tıklattı. Ses gelmedi. Bir daha tıklattı. Kulağını kapıya dayadı. Ses yok. Saçını kulağının arkasına attı. Ne de güzel yaptı bunu. Gizem diye seslendi. Gizem, benim, aç şu kapıyı. Küf kokusu kızın sesini bastırdı. Bir süre daha geçti. Kız kapıya doğru eğilmiş, kulak kesilmişti. Ensesine yüzümü yaklaştırdım, üflesem ürperirdi o an. Kapı çıt çıkarmadan açıldı.

***

Eve girmeden önce sokakta bir süre durdum. İçeriden hiç ışık gelmeyince. Düşündüm. Baldızla yavşak sevgilisi gitmiş olmalı. Ağaçlar buz gibi rüzgarla kıpırdadı. Tuhaf sesler çıkardılar. İçeri girdim, altımdaki zeminin oynak olduğunu hissedip. Kendimi bıraksam kayacak gidecek gibi. Sarsıla sarsıla ağlamak istermişçesine.

Salondan sadece televizyon ışığı vuruyordu. Karşısındaki koltuktaki gölgeyi hemen fark ettim tabii. Kafasını sağa sola oynatışından anladım, yaklaştım. Döndün demek, dedim.

Televizyonu işaret edip, geri geldiler, dedi Ertan. Sağ eliyle sol elini kanırtırcasına kaşıyordu.

Kimler dedim. Kalbim ağzımda.

Kozmonotlar. Geri döndüler.

Gözlerim büyüdü, rahatlamayla karışık şaşkınlıkla. Gözleri büyüdü kardeşime sarılacak kadar. Hadi ya, açsana sesini, dedim, koltuğa çöktüm. Bak sen şu işe. Neredeyse umudu kesmişken.

Ekranda iki adam uzay aracından iniyordu, yüzleri soluk, ölesiye yorgun. Gülümsüyor, kendilerini karşılayanların ellerini sıkıyor, buketleri almak için uzanıyorlardı. Spiker Rusya ile A.B.D.'nin ortak çalışmasıyla dünyaya indikleri söylüyordu coşkuyla. Vatansız kozmonotlar uzun çabalar sonrası Kazakistan'daki uzay üssüne başarıyla iniş yapmışlar spikere göre. Ortak çalışma grubunun uzun süren çabaları sonunda, barış dolu bir dünyaya adım atmışlar. Bir tanesinin uzay mekiğinde bir akustik gitarı tıngırdatırken göründüğü fotoğrafı ekranda dondu kaldı.

Bana hala kızgın mısın dedim o sırada kardeşime. Yok ya, unuttum gitti, dedi yanaklarını şişirip. Ağzında bir kestane vardı sanki.

Ya sen, dedi.

Yok, endişelendim biraz sadece. Bileti yenileyeceğiz ama.

Tamam. Birkaç güne giderim. Sınavlar başlayacak zaten.

Yengen hamile değil dedim.

Güldü. Yüzüne ekranın mavi ışığı vurdu.

***

Kapı açılınca beni getiren kız ile Gizem'i hafifçe itip içeri girdim. Merhabaya filan gerek duymadan, ee, nerede Ertan, dedim. Kardeşim bu kızı birkaç kez yarım ağız anlatmıştı sanki, ismini filan geçiştirip, kafamda yer etmemiş bu yüzden. Akıllıymış, diğerleri gibi değilmiş vesaire. Oysa kızlardan bir kız gibi gözüküyor bana şu anda. Bir bacağına yüklenmiş, bir şeylere kırgın, belki sabırsız gibi karşımda dikilmiş.

Bilmiyorum dedi, yanımdaki kıza ters ters bakıp. Saçlarını düzeltti, ağırlığını diğer bacağına verdi hafifçe, bekledi. Bekledim ben de. Bir gerginlik yaratacak kadar beklediğimi umarak. Nerede olduğunu bilmiyorsun yani.

Bilmiyorum dedim ya, dedi.

Yatağın altına baksam oradan çıkabilir belki. Belki perdenin ardına göz atsam. Evde bir takım gölgede kalmış köşeler var, bakınmaya uygun. Bunları bağırarak söylemem gerekirdi belki. Kardeşime sahip çıkıyorum der gibi. Ertan'ın kızla neler konuştuğunu, neleri anlattığını merak ettim işte o anda. İçerideki odaya geçmeyi gözüm yemedi yine de. Bir süre dikildim durdum. Ayaklarımı yere sağlam basarak. Kardeşini aramaktan vaz geçmeyecek bir abinin yapacağı gibi. Burada değil yani dedim, kendi cevabını vermiş bir sorunun içinden gölgelere bakıp. Gelecektir herhalde dedim sonra, doğrudan kızlara söyledim bunu, umutkar kıpırtıyla, cevapsızlıktan bunalmışken. Gizem şortunun bittiği yerde bacağını kaşıdı. Gözüm beni getiren kızın çoraplarına kaydı yine. Aman ya, yersiz yurtsuz kalacak hali yok ya, dedi endişeden eser yok sesle, sözcükler ıslanmış dudaklarda daha fazla asılı kalamaz gibi. İkisinden biri söyledi bunu. Nefesim tıkandı, duyduğuma inanamadım.

Her şey hepsi bir anda olup bitti, herkes yerini buldu. Çok yukarılarda, uzayda, atmosferde, çok aşağılarda, çöllerde, toprakta, denizlerde, göllerde, daha aşağılarda, mezarlarda, bodrum katlarında, apış aramda.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR