Şehrin doğu tarafının en ucunda bulunan mahalleye girdiğimizde, şoföre belki unutmuştur diye hatırlatmada bulundum. Gözünü yoldan ayırmadan, “Az kaldı,” dedi. Yolun sağ ve sol yanında hep tek katlı, çatısız evler vardı. Birbirlerine çok yakın, önleri arkaları hiçbir şeyle çevrili olmayan bu evlerin dışları genellikle sıvasızdı. Bazılarıysa kaba sıvalı ama boyasız. Dolmuşun gittiği geliş gidişli asfalt yolun dışındaki kenar yollar topraktı. Hem etrafı izliyor hem de şoförü kolluyordum. Bir süre sonra yavaşlayarak durdu. Bana doğru başını çevirip, sağ elinin işaret parmağıyla göstererek, “Bu sokağın biraz ilerisinde,” dedi. Teşekkür ederek indim. Sokak öbürlerinden farklı olarak çakıl döşeliydi. Elli metre kadar yürüdükten sonra okulun bahçesine girdim. Ben toplantı için erken gelmiştim ama bahçede daha erkenci çocuklar vardı. Binanın içerisine girip sağa sola bakındım, müdür odasını göremedim. Çocuğun birine sorunca tarif etti. Koridorun sonundaymış. Odaya girip, “Günaydın,” dedikten sonra kendimi tanıttım. İçeride müdür, müdür yardımcısı ve benim gibi kurs için görevlendirilmiş bir öğretmen vardı. Kısa süre içerisinde görevlendirilen diğer öğretmenler de geldi ve toplantı başladı. Toplantıda en dikkatimi çeken şey müdürün sert mizacıydı.
İlk atamam o şehrin batı tarafındaki bir okula yapılmıştı ve meslekte ikinci yılımdı. Yeni eğitim yılının başında İl Milli Eğitim bir proje hazırlamıştı. Projeye göre, belirlenen okullarda herhangi bir dershaneye gitmeyen 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri için Liselere Giriş Sınavı’nda soru gelen derslerden hafta sonu kursları açılacaktı. Ücretsiz olan bu kurslara okullarda öğretmenlerin ortak görüş alınarak belirlediği başarılı öğrenciler gelebilecekti. Ben de hem kendimi geliştirmek, hem ek bir gelir elde etmek adına – sene sonunda düğünüm olacaktı, paraya da ihtiyacım vardı – görev almak için başvuruda bulunmuştum ve kabul edilmişti.
Toplantı bittiğinde görev dağılımımız yapılmıştı. Her sınıf bazında birer şube vardı. Benim cumartesi altı, pazar üç olmak üzere dokuz saat dersim olacaktı. Yani her sınıfa üç saat hafta sonu kursu verecektim.
Aradan bir ay geçmişti. Kurslarımız devam ediyordu. O gün 8. sınıflara olan dersimde çocuklara, “Yarın herkes elindeki fen bilgisi test kitabını getirsin, sınıfta kendiniz çözersiniz, yapamadıklarınızı da bana sorarsınız,” dedim. Amacım haziran ayında sınava girecek olan bu çocuklara soru çözme becerisi kazandırmaktı. Pazar günü derse girdiğimde herkesin önünde test kitabı vardı. Kimininki eski, kimininki yeniydi. Ama çoğununki eskiydi. Çocuklar sorulara dalmış, ben de sıraların arasında dolaşıp onlara bakınırken bir şey şaşkınlığa uğrattı beni. Pencere tarafının en arka sırasında oturan, sınıfın en sessiz, sakin öğrencilerinden Betül’le Elif’in kitaplarında çözmeye çalıştıkları çoktan seçmeli sorular beş seçenekliydi. Ortaokul seviyesinde bu olamazdı. Dört seçenekli olmalıydı. Sonra hiçbir şey söylemeden ikisinin de iyice yıpranmış kitaplarının kapaklarına baktım. Üniversite sınavına girecekler için hazırlanmış fizik dersi kitaplarıydı. Çocuklar yüzüme bakmıyorlardı. Başları öne eğik, utanmış bir haldeydiler. Masaya doğru gidip üzerindeki çantamdan iki tane kitap çıkardım. Öğretmenliğe başladığımda kendime dört beş tane farklı yayınlardan konu anlatımlı, sınava hazırlık fen bilgisi kitabı satın almıştım. Amacım alanımda iyi olup çocuklardan gelebilecek her türlü sorulara karşı bilgisiz kalmamaktı. Götürüp birini Betül’ün diğerini Elif’in önüne koydum. Kızlara doğru eğilip kısık sesle, “Bu kitaplar sınava kadar sizde kalsın, kurşun kalem kullanmak şartıyla istediğiniz gibi kullanabilirsiniz, işiniz bitince geri getirirsiniz,” dedim. Mahcup bir şekilde sessizce başlarını salladılar.
Haftalar, aylar su gibi akıp geçti. Sınav günü ve aynı zamanda düğünüm yaklaşmıştı. Kurs yapacağımız son cumartesi günü – sınava tam bir hafta kalmıştı – müdür, bütün öğretmenleri ikinci teneffüste odasında topladı. O keskin bakışlarıyla hepimize birden bakmaya çalışarak, “Ben 8. sınıflara söyledim,” dedikten sonra, “biliyorsunuz yarın son gün. Onlarla son dersin bitiminde sınav öncesi bir moral yemeği yapacağız. Yiyecek, içecek, tabak, çanak, bardak gibi şeyleri çocuklar evden getirecek. Hepimiz katılalım, kimse okuldan erken ayrılmasın,” diyerek kısa kesti. İtiraz edenimiz yahut mazeret bildirenimiz olmadı.
Pazar günü derslerin bitiminde 6 ve 7’ler evlerine giderken, 8’ler okulda kaldı. Onların dersliğinde sıralar kullanılarak ortaya bir masa ve oturma yerleri ayarlandı. İdarecilerle kurs öğretmenleri de oradaydı. Öğrencilerle birlikte oturduk. Kızlardan bazıları pasta, börek, kek ve yaprak sarmalarını tabaklara eşit şekilde koymaya çalışarak herkesin önüne birer çatalla birlikte servis yaptı. Aynı kızlar daha sonra isteklere göre bardaklara içecek koyup bu servisi de yaptılar. Betül ve Elif içecek istemedi. Çok durgun görünüyorlardı. Yiyecekler yenmeye devam ederken Betül’le Elif önündekilere henüz elini sürmemişti. “Sizler de başlasanıza,” dedim. İkisinden de ses çıkmadı. Yüzlerinden mutsuzluk akıyor, sanki o ortamın dışındaymış gibi duruyorlardı. Benden sonra birkaç öğretmen daha üsteledi ama kızların duruşunda en ufak bir değişiklik olmadı. Yemeyi bırakmış onları izlerken Betül ve Elif birden kalkarak, çantalarını alıp hiçbir şey söylemeden ağlamaklı bir halde hızlıca sınıftan çıkıp gittiler. Ortamın sessizliğini müdürün, “Aman boş verin, giderlerse gitsinler!” sözü bozdu. Evden bir şey getiremedikleri için böyle gurur yaptıkları ortadaydı. Moralim çok bozulmuş, iştahım da kaçmıştı. Çocuklar yanlış anlamasın diye tabağımdakileri zorla bitirdim.
Okullar kapanmıştı. Kurs verdiğim okulun müdürü beni aradı bir gün. Okula gelip paramı alabileceğimi söyledi. Eylül ayında İl Milli Eğitim, kursta görev alan öğretmenlerin ders ücretlerinin sene sonunda toplu olarak elden verileceğini yazıyla bildirmişti. Düğünüme az bir zaman kalmıştı, alacağım ücret paraya sıkıştığım bu zamanlarda bana ilaç gibi gelecekti. O gün öğleden sonra gidip müdürden imza karşılığında paramı aldım. Veda edip ayrılacakken, “Hocam bir saniye,” deyip masasının üzerinden Betül’le Elif’e verdiğim kitapları alıp uzattı. “Bunları iki tane kız getirmiş. O ara okulda değildim, hizmetli almış. Sizinmiş sanırım.”
Okulun bahçesine çıktığımda acaba çözmüşler mi diye, kitapların sayfalarını gözden geçireyim dedim. İlk baktığımın içinden Elif’in, diğerinin içinden de Betül’ün vesikalık fotoğrafı çıktı. Fotoğrafların arkasında mavi tükenmez kalemle yazılmış, “Her şey için teşekkürler hocam” yazısı vardı. Önce ne yapacağımı şaşırdım. Sonra ani bir kararla iki resmi de yırtmaya başladım. Küçücük parçalara ayırıp bahçedeki çöp kutusuna attım. O an tek düşündüğüm şey erkek bir öğretmende kız öğrencilerinin resimlerinin asla elinde bulunmaması gerektiğiydi. Aslında bu manzara cinsiyet ayrımı olmaksızın bütün durumlarda da geçerliydi. Çünkü yanlış anlaşılmalara çok müsaitti. Yine de içim acıyarak okuldan çıkıp dolmuşa binerek o mahalleden ayrıldım.
Şu an başka bir şehirde öğretmenliğe devam ediyorum. Meslek hayatım yirmi yıldan fazla oldu. O gün o fotoğrafları yırttığım için hâlâ bir pişmanlık duyamıyorum ya da duymak istemiyorum. Betül ve Elif hayattalar mı, bilmiyorum. Hayattalarsa, nasıl bir yaşantıları var? Lise ve üniversite okuyabildiler mi? Bir işte çalışıyorlar mı? Eğer çalışıyorlarsa hangi işi yapıyorlar? Çoluk çocuğa karıştılar mı? Maddi durumları nasıl? Mutlu ya da mutsuzlar mı? Hiçbirini bilmiyorum. Oysa bilmeyi çok isterdim.






