Gözler.
Perdenin arasından sızıyor gün.
Gözler.
Yüzüme güneşin gölgesi düşüyor.
Bakış.
Ardından geçen elli dakika.
Güneş çıplak bedenimde şimdi. Artık uyanmaktan başka bir çarem kalmadı.
Kalkıyorum, yatakta doğruluyorum. Önce tuvalete gidiyorum, ardından tişörtümü giyiyorum. Geceden kalma yemekleri yemek için hazırlık yapıyorum. Taze fasulye, pilav, ayran. Hem pişirmesi kolay hem tadı güzel.
Masanın üzerinde kül tablası, futbol kitapları, Saramago'nun birkaç kitabı –en güzeli silah şirketiyle ilgili olanı– Milan Kundera'dan Roman Sanatı, içki şişeleri ve küflenmiş ekmek.
Bu detaylar rahatsız verici ama orada bulunuyorlar ve onların bu bulunma durumlarını bir şekilde dile getirmeliyim. Anlattığım şeyin bir önemi varsa o kitapların, kül tablasının ve içki şişelerini ve hatta küflenmiş ekmeğin de bir önemi daha da önemlisi bir hikâyesi var. Ve binlerce önemsiz ya da önemli hiç fark etmiyor detayın birleştiği, geliştiği ve çözümlendiği bir hikâyedir hayat. En azından benim için öyle. Zaten insan sadece kendinden bahsedebilir. Başkasından bahsetmek içinde bir sahteliği barındırmaktır. Didaktik biri olmaktan korkan biri için fazla iddialı sözler bunlar ama belki de hikayeyi doğru anlatmak için bundan kaçınmamak gerekiyor.
Hikâye. Ne demek hikâye? Hayatın her ânında bizim şu anda yani şimdide olmamızı sağlayan başımızdan geçen, geçtiğini hissettiğimiz ya da geçmesinden korktuğumuz, geceleri uyuyamadığımız her şeyi içine alan, geride bir şey bırakmayan ama önündekileri de hapseden bir süreç. Hikâyeleri seviyouz ve temelde bizi çekici kılan şey de bu.
Yemekten sonra yatağa geçiyorum.
***
O yolculuk hayatımı değiştirmedi. Son birkaç yılda sürekli tekrar eden, hayatımın bir döneminde yapmaktan keyif aldığım bir eylemdi. O yolculuk diye belirttiğim; aslında ne diyeceğim biliyor musunuz, buna gerek yok. Her tarihi, her olayı net olarak, ayrıntıları anlatmak benim karakterimin bir parçası olmamalı. O yolculuk! Nedir ki bu zaten. Denizin üzerinde geçen iki saat ya da biraz daha fazlası.
Hayatta bazı anlar vardır. Bir şeylerin değişeceğini bilirsiniz ama geriye dönmek imkânsızdır. Anda kalıp bir şeyleri daha derinden duyumsamaya çalışırsınız ya, işte tam da böyle bir an. Denizin üzerinde sallanan hacimli taşıt, taşıtın içinde ben, benim içimde bir hayat, hayatın içinde bir kadın, kadının içinde evren ve o evrenin içinde sorular, cevaba gerek duymayan sorular; o evren önce kadını, sonra beni, sonra bu hayatta temas ettiğim her şeyi içine alıyor ve dahası sabote ediyor.
Güneş varlığını hissettirmek için gözüme saldırılar düzenliyor. Bir ağacın altındayım ve sırtımı yaslıyorum kahverengi gövdeye. Uzaktan biri yanıma geliyor. O kadar yavaş yürüyor ki. Sanki aynı zaman diliminde değiliz. Ben dışarıda bir izleyici, o katılımcı. Hayatta bazen böyle hissediyorum. Bana doğru adım atıyor. Alnı gergin. Yüzünde şapsal bir gülümseme, öndeki iki dişi belirgin. Beyaz. Yanakları kocaman. Gözleri yeşil, tıpkı çocukluğumda gitmek istediğim yerlerin büyüsü gibi. (Bunu daha önce bir yerde okumuştum, yoksa ben mi yazmıştım.) Saçları benim saçlarıma benziyordu ama düzdü. Yürürken el işaret parmakları gideceği yeri gösteriyordu. Uzun bir etek ve kolsuz bir bluz giyiyor. Eteğinde çiçek desenleri var ama bluz düz siyah. Dört tane kolye takıyor. En uzun kolye göğüslerinin arasına girmiş. En kısa kolye ise boynuna hemen hemen yapışık.
Gözlerimiz birbirine değiyor, gülüyor ama dudakları kendine has bir biçimde; birbirinden ayrılmıyor. Tavrı bu anı önemsizleştiriyor. Gelip yanıma oturuyor.
***
Tanrı'ya yalvarmıyorum. İçimden sessiz sessiz düşüncelerimi aktarıyorum. Neden oldu, diye soruyorum.
Neden?
Hayatın her saniyesinde olan, olması muhtemel, olabilecek ya da olması mümkün olmayan her şeyin ardından gelecek neden sorusu vardır ya, işte bu soru kafamın içinde çarmıha gerilmiş can çekişiyor.
Bir divanın üstünde uzanıyorum. Dünyanın en erotik yatağı. Şimdi Tanrı'yla konuşmak için uygun bir zaman mı? Değil mi?
Peki nerede bulabiliriz bu neden sorusunun cevabını?
En uygunsuz zamanların dansı gibi, yağmurun altında şortla, saçlar yapışık birbirine ve ardından dudaklar birbirini takip eder, sonrasında diller.
Rastgeledir her şey. Anlatmak bunu değiştirmez. Seçeceğin yolu giderken öğrenmek bu.
Yanımda o kadın. Saçları, gözü, kıyafeti filan her şeyini anlatmıştım.
Sağ elim karnının üzerinde. Sol elimle elini tutuyorum. Gözlerimi huşu içinde kapatıyorum, ölümün hiçliğine bırakıyorum kendimi.
Nasıl da huşu içinde uyuyor. Her nefes alışverişinde karnı daha da belirginleşiyor. Göbeğini görebiliyorum. Beyaz teni ve altında kırmızı şortuyla davetkar duruyor. Eğilip ayak bileğinden öpüyorum.
Yeniden tanışmayı dilerim. Kahve almayı beklerken önümde duruyordu. Yanımda sevmediğim biri vardı ve filmlerden konuşuyorduk. Konuştuğumuz film meğerse onun en sevdiği filmmiş. Dönüp bize baktı. O bakış, hani derler ya içimde bir şey öldü; öyle bir an değildi. Nasıralı İsa gibi bir ölüyü diriltti. O anı tekrar yaşamak, her şeye aynı şekilde başlamayı tekrar tekrar dilerdim.
Pişmanlıktan filan değil üstelik ya da geçmişte yapmamam gereken şeyleri yaptığım için değil. Her şeyin içindeki o güzelliği tekrar duyumsamak için.
Son olarak yastıkları düzeltiyor ve çöpü dışarıya çıkartıyorum. Hala uyuyor. Birazdan yemek hazır olacak ve onu uyandıracağım.
***
Hangisi daha zor? Yeni olanı kabullenmek mi yoksa kendini alışıldık olanın kucağına bırakmak mı?
Yanımda uzanıyor ve ağlıyorum. Hıçkırıklarla. Nefes bile alamıyorum. Ne oldu, diye soruyor. Cevabım yok. Korkutuyorsun beni, diyor. Ağlıyor, cevap veremiyorum. Gel biraz hava alalım, diyor, git yüzünü yıka. Elini tutuyorum ve kapıyı ardımızdan kapatıyoruz.
***
Toplumda gördüğü eksiklikleri bir bir anlatıyor bana. Neyin nasıl olması gerektiğini. Her söz diğerinden daha sert ve giderek sinirleniyor. Sakinleşmesini istiyorum çünkü hiçbir şey bu durumu değiştirmez. Sinirlenmek, başka bir durumu değştirmeyen bu sinir sadece kendisine zarar veriyor. Şikayet etmek bir değişime sebep olmuyor.
Sonra o yavaşlıyor ben de komik hikayeler uyduruyorum. Bazen beni ciddiye almadığını düşünyorum, diyor.
***
Bizi çevreleyen gök yığını siyah bir hal aldı. Bir güne daha varlığımla katılım sağlıyorum. Bu kafamı karıştırıyor. Şimdinin geçmişe dönüşmesi. Durumun karşısında büyüleniyorum. Şimdiye şekil veriyor ve uğurluyorum.
Şimdi.
Geçmiş.
Devam etmek.
Bazı durumlarda kelimelerin anlamları yarattıkları etkilerden daha büyüktür. Geçmiş ne demek sahiden? Gün bitiyor, gelecek geçmişin sarmalında eriyor, hayat bir an durmaksızın keyifle varoluşturuyor kendini.
Sırtını dönüp yürüdüğünde izlemek müthiş keyifliydi.






